• Dünyanın En Tehlikeli Yolu
  • Dünyanın En Tehlikeli Yolu
  • 20180813_073318-01Dünyanın En Tehlikeli Yolu, D-915
  • D-915 yolu sonunda ki manzaralar
  • Uzungöl
  • Dünyanın En Tehlikeli Yolunda
  • Dünyanın En Tehlikeli Yolun da
  • Dünyanın En Tehlikeli Yolu, geceyi geçirdiğimiz yer
  • 20180813_073318-01Dünyanın En Tehlikeli Yolu, D-915
  • Dünyanın En Tehlikeli Yolu, geceyi geçirdiğimiz yer
  • Dünyanın En Tehlikeli Yolunda
  • Dünyanın En Tehlikeli Yolunda ki yaylalar
  • Soğanlı Geçidi. 2330 Rakım
  • Soğanlı Geçidi, 2330 Rakım. 2018'de bir ağustos günü
  • Dünyanın En Tehlikeli Yolu
  • Dünyanın En Tehlikeli Yolu
  • Dünyanın En Tehlikeli Yolu, suç ortaklarım
  • Dünyanın En Tehlikeli Yolu
  • Dünyanın En Tehlikeli Yolu
  • Dünyanın En Tehlikeli Yolu aşağıdan böyle görülüyor
  • Dünyanın En Tehlikeli Yolu
  • Dünyanın En Tehlikeli Yolu
  • D-915 yolu sonunda ki manzaralar
  • Dünyanın En Tehlikeli Yolunun çıktığı şelale
  • Dünyanın En Tehlikeli Yolu, Yol ayrımı

Dünyanın en tehlikeli yollarından biri Türkiye’de Of’la Bayburt arasında ki D-915 karayolu. Dünyanın en tehlikeli yolu cümlesi bile beni yoldan çıkarmaya sebep. D-615 Karadeniz seyahatimizin en önemli noktalarından birini oluşturdu. En efsane, hayatımın sonuna kadar unutmayacağım bir deneyimdi benim için.

Dünyanın En Tehlikeli Yolu, suç ortaklarım
Dünyanın En Tehlikeli Yolu, suç ortaklarım

Dünyanın En Tehlikeli Yolu’n da telef olanlar

Bir pazar günü sabah erken saatlerde Sürmene taraflarından aşağılara doğru inmeye başlıyoruz. Navigasyona “Dünyanın en tehlikeli yolu” yazınca size bir rota çıkartıyor. Ben biraz sonunu düşünmeyen bir kafa yapısında olduğumdan çıkan haritaya yine hiç bakmıyorum. Her bakmadığımda da pişman olmuşumdur. Bu seferde bu pişmanlık çok sonraları bizi sarıyor.

Uzungöl
Uzungöl

Karadeniz yolculuğumuz sırasında “gitmem, gitmek isteyenle kavga ederim” dediğim Uzungöl’e bir pazar akşamüstü ulaştığımızda ağlamak istiyorum. Burası benim için her zaman kaybettiğimiz ve katlettiğimiz doğanın bir simgesi gibi. Ne duymak ne görmek istiyorum. Navigasyon, yolu Uzungöl üzerinden çizmiş. Yola Sümela taraflarından başlarsanız bu yoldan geçmek durumundasınız.

Dünyanın En Tehlikeli Yolunda
Dünyanın En Tehlikeli Yolunda

Uzungöl’ün inanılmaz trafiği ve Arap turistlerini yara yara tepelere tırmanmaya başlıyoruz. Bu kalabalıktan kurtulduğumuz da derin bir oh çekiyoruz. Bir ağustos, günü buz gibi bir havada ve sisleri yara yara tırmanışa geçtiğimizde çok kısa bir süre sonra D-915 yoluna çıkıcaz sanmıştım. Ne kadar büyük bir yanılgı. Sonrasında saatler süren asıl yolculuğumuz başlamış haberimiz yok. 

Dünyanın En Tehlikeli Yolunda
Dünyanın En Tehlikeli Yolunda

Burnumuzun ucunu göremeden, uçurumların arasından ne kadar gittik, kaç yayladan geçtik bilmiyorum. Bir ara çok güzel bir yerde mola verdik. Sisler biraz dağılmıştı. Buz gibi sulara girdik. Bahar çiçeklerini sevdik. Her gördüğümüz araca yol soruyorduk. Onlar da bize. Hepimiz alaca karanlık kuşağında gibi sislerin içinde kaybolmuştuk. Navigasyon devamlı ileriyi gösteriyordu. 

Dünyanın En Tehlikeli Yolun da
Dünyanın En Tehlikeli Yolunda

Soğanlı Geçidi

Geri de dönemezdik artık. Akşam olmak üzereydi ve her yer olduğumuz yere çok uzaktı. En sonunda gide gide Soğanlı Geçidi tabelasına ulaştığımızda sisten artık hiç bir şey gözükmüyordu. Dışarısı buz gibiydi ve deli bir rüzgar esiyordu. Montumu giyip çıktım dışarı. Tabela boy seviyemizden çok yukarılardaydı. 2330 metre rakımdaydık.

Soğanlı Geçidi. 2330 Rakım
Soğanlı Geçidi, 2330 Rakım. 2018’de bir ağustos günü

Biz fotoğraf çekme derdinde arabadan fırladığımızda sislerin içinden bir genç çıktı. İneklerini sordu. Gelirken birkaç inek görmüştük yolun solunda. Onu söyledik. “Burunları nasıldı?” dedi. Bu gerçek miydi? Hakikaten o siste, o fırtınada burnumuzun ucunu göremezken bir ineğin burnuna dikkat etmiş olabilir miydik?

Dünyanın En Tehlikeli Yolunda ki yaylalar
Dünyanın En Tehlikeli Yolunda ki yaylalar

İnek burnu nasıl değişik olabilirdi. Bizimle eğleniyor muydu? Kafada onlarca soruyla gülme krizi, rüzgarda ayakta durmaya çalışmaya karıştı. Karadeniz insanı her zaman beni şaşırtmaya devam ediyor.

Soğanlı Geçidi, 2330 Rakım. 2018'de bir ağustos günü
Soğanlı Geçidi, 2330 Rakım. 2018’de bir ağustos günü

Dünyanın En Tehlikeli Yoluna Girebilecek miyiz?

Tabelanın hemen ardında yol ikiye ayrılıyordu. Yolda konuştuğumuz herkes yolun kapalı olduğunu ve geçemeyeceğimizi söylemişti. Tam yol ayrımında girilmez, tehlikeli tabelalarıyla burun burunaydık. Ne yapacağımızı bilmez halde arabada oturuyorduk. Kafam önümde, elimde navigasyon, geri dönsek o yola kimse dönmek istemiyordu.

Dünyanın En Tehlikeli Yolu, Yol ayrımı
Dünyanın En Tehlikeli Yolu, Yol ayrımı

Devam etsek biri kapalı, diğeri en yakın yer 5 saat uzaklıkta bir yol ağzındaydık. Birden Metehan’nın “bir araç çıktı” sesiyle kafamı kaldırıyorum. “Durdur durdur” diye bağırıyorum. Ben aracı görmedim bile.

Dünyanın En Tehlikeli Yolu
Dünyanın En Tehlikeli Yolu

Kapalı yoldan öyle bir hızla fırlayıp geçmiş ki. O arabanın oradan çıkması bizim kaderimizi değiştirdi. Şöyle bir birbirimize baktık. “Devam” dedik. Yürekler ağızlarda, sisleri yara yara bu girilmez tabelasının yanından geçip sislerin içinde kayboldular. Birisi ardımızdan baksa sanırım böyle derdi.

İnternet çok güzel çekiyor. En başta bu bilgi çok yararlı. Böyle yerlerde navigasyonun kesilmemesi çok yardımcı oluyor. Önümüzü sağımızı solumuzu göremesek de elimdeki navigasyondan tam o yolun tepesine, başlangıç noktasına geldiğimizi görebiliyordum. Durduk. Ne yapacağımızı bilemiyoruz. Hava kararmak üzere. Bu yolu karanlıkta ve siste geçersek hiç bir şey anlamıycaz. Üstüne üstlük çok da tehlikeli. Fotoğraf çekemiycez. Bu da başka bir handikap.

Dünyanın En Tehlikeli Yolu, geceyi geçirdiğimiz yer
Dünyanın En Tehlikeli Yolu, geceyi geçirdiğimiz yer[/caption

Dağın Başında Araba da Yatmak Pek Akıl Karı Değil

Sinop’da evini bize açan Mehmet aklıma geliyor. Mehmet meteoroliji de çalışıyor. Hayatta her şeyin bir sebebi vardır, hiç bir şey tesadüf değildir. Hemen bir mesajla yarının hava durumunu soruyorum. Gelen cevap yüzde 90 havanın açacağı müjdesini veriyor. Benim deli ekibe dönüp “Bu gece araba da yatıyoruz” diyorum.

Dünyanın En Tehlikeli Yolu, geceyi geçirdiğimiz yer
Dünyanın En Tehlikeli Yolu, geceyi geçirdiğimiz yer

Metehan hemen arabadan inip arabayı daha güvenli bir yere alma gibi konulara yöneliyor. Gül yiyecek torbasını alıyor. Neyimiz var neyimiz yok kontrol ediyor. Ben rota üzerine çalışıyorum. Öyle bir yerde konaklıycaz ki, bir tarafımız uçurum, diğer tarafımız tepemize yıkılacak gibi duran bir kaya. Çadır kurabileceğimiz bir alan yok. Dışarısı zaten çiğden sırılsıklam ve buz gibi.

Dünyanın En Tehlikeli Yolu
Dünyanın En Tehlikeli Yolu

Ağustos ayındayız ama Karadeniz için pek bir şey farketmiyor. Uzakta ki köylerin ışıklarını görebiliyoruz. Tek korkum gece birileri yoldan geçerse bizim araca çarpma ihtimali. İşte o zaman D-915 yolunu uçarak inen ilk insanlar olabiliriz. Neyse ki üç adrenalin tutkunu bir arada. Kimsenin sesi çıkmıyor. Bu korkularla erkenden uyuyoruz. Öyle yorgunuz ki. 

Dünyanın En Tehlikeli Yolu
Dünyanın En Tehlikeli Yolu

Gece yarısı Metehan beni birkaç kez uyandırıyor. “Bak Bahar, sisler kalkmaya başladı, yol gözüküyor” diyor. Kalkıp kalkıp bakıyorum. Rüya mı gerçek mi bilemiyorum. O karanlık havada bu yol nasıl böyle parlayıp görülebiliyor.

Dünyanın En Tehlikeli Yolu
Dünyanın En Tehlikeli Yolu

Dünyanın En Tehlikeli Yolu

Sabah gözümüzü pırıl pırıl bir güneşle açıyoruz. Nasıl bir mutlulukla uyandık. Bu güneş başka bir güneş. Arabadan inip yarın başına geldiğimde aşağıda ki yolu görüyorum. Tam tepesinde uyumuşuz. Filmlerdeki gibi, hayal gibi. Uzaklarda çağıl çağıl sular şelale gibi yollara dökülüyor. Seslerini duyabiliyoruz. Her yer yemyeşil. 9999 kare fotoğraf çektikten sonra yola başlıyoruz.

20180813_073318-01Dünyanın En Tehlikeli Yolu, D-915
20180813_073318-01Dünyanın En Tehlikeli Yolu, D-915

Rastgele “darigo saçlar ela” türküsü çalmaya başlıyor. Bu yolun şarkısı bu oluyor. Bu yazıyı bu türkü eşliğinde okumak sizin yararınıza. Kaniş köpekler gibi arabanın camından sarkıp tekerleğin uçurumun kenarında gidişlerini seyrediyorum. Parıl parıl parlayan güneş bir önceki güne inat bize tüm hünerlerini gösteriyor. Yüzümdeki hafif meltem esintisini ve mis gibi kokan doğanın kokusunu duyuyorum.

20180813_073318-01Dünyanın En Tehlikeli Yolu, D-915
20180813_073318-01Dünyanın En Tehlikeli Yolu, D-915

“www.dangerousroads.org ” sitesinin yetkilileri, Bayburt- Trabzon sınırında yer alan, Soğanlı Dağı’ndaki 29 keskin virajlı D- 915 yolunu ‘dünyanın en tehlikeli yolu’ seçti. Rus askerleri tarafından 1916 yılında yapıldığı ve o dönem ‘ölüm yolu’ olarak adlandırıldığı bilinen güzergahta virajlar, tek seferde dönülemiyor. ‘Derebaşı virajları’ diye bilinen yol, Trabzon ile Bayburt’u, en yakın yer olan 3 bin metre yükseklikteki Soğanlı Dağı üzerinden birbirine bağlıyor. Yol, zorlu arazi koşulları nedeniyle yılın 5- 6 ayı kar yüzünden kapalı kalıyor.

Dünyanın En Tehlikeli Yolu
Dünyanın En Tehlikeli Yolu

Bu bilgilerle çıktığımız yolda kendi deneyimlerimizi yaşıyoruz. 29 keskin viraj, dön dön bitmiyor. Bitsin de istemiyoruz zaten. Oldukça yavaş iniyoruz. Virajlar tek seferde dönülemiyor. Karşıdan araba gelirse ne yaparız derken evren sesimizi duyuyor ve bize bir araba yolluyor. Allahtan viraja yakınız. Virajda birbirimize yol veriyoruz da geçebiliyoruz.

Dünyanın En Tehlikeli Yolu aşağıdan böyle görülüyor
Dünyanın En Tehlikeli Yolu aşağıdan böyle görülüyor

20 dakika gibi bir sürede aşağı iniyoruz. Aşağı indiğimizde yukarı bakıyorum. Sadece bir dağ var. Yol yok. Gözükmüyor. Biz buradan mı indik? oluyor insan. İnanılır gibi değil. Başım yukarılarda, yüzümde kocaman bir gülümseme, başardık. Mutluyuz.

Yolun Bizi Çıkardığı Muhteşem Manzaralı Yollardan Geçiyoruz

Tepelerden gördüğümüz yola dökülen şelalelerde alıyoruz soluğu. Hayatımda girdiğim en soğuk sulara giriyorum. Hemde sabah sabah. Allahtan yoldan kimseler geçmiyor. Durumu açıklamak biraz zor olacakmış. 

Dünyanın En Tehlikeli Yolunun çıktığı şelale
Dünyanın En Tehlikeli Yolunun çıktığı şelale

Kılıçkaya Köyü- Aydıntepe civarında bu şelaleler. Bu yolu geçmiş olmak neden bu kadar mutlu etti bilmiyorum ama tarif edilemez bir neşe içindeyiz. Devamlı gülüyoruz. Yemyeşil yollardan kıvrıla kıvrıla devam ettiğimiz yol bizi köylerden kasabalardan geçiriyor. Her evde bir Türk bayrağı asılı olması dikkatimi çekiyor. Her yerde Atatürk yazıyor.

D-915 yolu sonunda ki manzaralar
D-915 yolu sonunda ki manzaralar

Otobandan giderken Karaçam Tabelasından girip yolu hiç bırakmazsanız D-915 karayolunun alt kısmına ulaşıyorsunuz. Yukarıdan aşağı inmek bence daha avantajlı ama Uzungöl üzerinden de çok uzun ve zor bir yol oldu. Konum olarak Çaykara çıkıyor. Ulaşılmasının zor olması daha da değerli kılıyor yaptığımızı. Hayatımın en güzel deneyimlerinden biri oldu. Hala gözümü kapattığımda kulağımda çalan şarkımız, o anları yaşayıp mutlu oluyorum. 

D-915 yolu sonunda ki manzaralar
D-915 yolu sonunda ki manzaralar
  • Kadın Azmağı

Akyaka Gökova Körfezi’nde gizli kalmış bir cennet gibi. Akyaka ve Azmak Çayı her zaman görmek istediğim ama bir türlü gidemediğim yerlerden biriydi. Azmak Çayı’nda yapılan bir dalış belgeseliyse hala favorilerim arasındaydı. Doğa güzellikleri olan bir yer olarak düşündüğüm Akyaka beni kendine aşık etti öyle gönderdi. Yaşlandığım zaman yaşayacağım yeri buldum diye düşündüm. 

Akyaka’yı İlk Görüş

Akyaka’ya girdiğim andan itibaren değişik mimarisi beni çok şaşırtıyor. Bir Ege kasabasında görülmeyen, belki Karadeniz’de rastlayabileceğimiz evleri beni çok şaşırtıyor. Çatıların ve balkonların alt kısımlarında ahşap işçiliğinin çok çeşitli örneklerini görebiliyorsunuz.

Arkada ki dağlar, önde begomvillerle kaplı evler ve geniş caddeleriyle bambaşka bir yere geldiğimi anlıyorum. Sezon başlamadığı için sokaklar boş ve sakin. Çarşının içinde kendimize göre güzel bir apart bulunca çok seviniyoruz. Odamızın penceresinden uzaklarda ki deniz gözüküyor. Bahçesindeki meyve ağaçları penceremize kadar geliyor.

Server Apart tam merkezde cadde üstü olmasıyla da kolayca bulunabilecek bir konumda. Burada araçlar 15 dakikaya kadar ana cadde üzerinde durabiliyor. Bu süreyi geçerseniz ücret ödüyorsunuz. Aracınızı apartın arkasındaki otoparka ücretsiz olarak parkedebilirsiniz. Sezonda gittiğimde bir hayli kalabalıktı Akyaka.

Akyaka Kaya Mezarları

Akyaka’nın içinde Kadın Azmağı tabelasının altında bir de Kaya Mezarları yazısı var. Tabi ki gitmeden görmeden olmaz. Azmak Çay’ı boyunca devam eden restoranların bitiminde hemencecik orada. Yolun hemen kenarında. Roma dönemine ait bu Kaya Mezarları. Bu Kaya Mezarının tek sutünü var. Bitirilmemiş bir Kaya Mezarı bu. Herhangi bir ücret ödemiyorsunuz.

Bir bilgilendirme tabelası var. Bu tabela da yazanlara göre 2001 yılında bir alt yapı kazı çalışmasında kapalı bir oda mezarı bulunmuş. Roma dönemine aitmiş ve şimdiye kadar bu bölgedeki açılmadan, soyulmadan bulunan ilk ve tek oda mezarıymış. Mezar girişinde M.Ö.2ci yy’la ait bir yazıtta “Eudoros’un kızı Symbra’lı sevgili Menias, elveda.” yazıyormuş.

Mezarda yedi ayrı insan iskeleti çıkmış. Milattan önce ve sonrasına ait pek çok eser çıkarılmış. Bu da 600 yıllık dönem içinde pek çok kişi için kullanılmış anlamına geliyor. Bu bilgiler sadece beni mi heyecanladırıyor? O mezar bulunduğunda orada olmayı çok isterdim ya da açılırken. 2500 yıllık geçmişi olan Antik İdyma Kenti Akyaka’nın doğal güzelliklerinin yanında tarihi güzellikleriyle de görülmesi gereken bir yer olarak ön plana çıkıyor.

Kadın Azmağı

Azmak Çayı aslında bir yeraltı nehri. Akyaka gün yüzüne çıktığı yer. Burada her yerden su kaynıyor. Ördekler, çağıl çağıl sular, Azmak Çayı boyu restoranlar.. güzel burası çok güzel. Kadın Azmağı diyorlar buraya.

Dönüş yolunda Azmak çayının kenarında mola veriyoruz. Her yerden buz gibi su kaynıyor. Ördekler yüzüyor. Bir sakinlik bir huzur dolu burası. Azmak Çayı’nın orta derecede aktığı çok derin olmadığı bölüm olarak anlattılar.

Azmak çayının kenarında ki restoranlardan birinde bir şeyler yiyelim diyoruz. Fiyatlara çok dikkat edin derim. Bu tarz mekanlardaki olan hesap şişirme olayı burada yaşanıyor ve hiç hoş olmuyor. Biz itiraz edince fiyatta biraz düzeltme yapıyorlar.

Mekanlar güzel tam çayın kenarında. Akşam ışıklandırmasıyla Azmak Çayı daha da bir güzel gözüküyor. Ördekler yakınınıza kadar geliyor. Attığınız ekmekleri kapıyor. Kimse bilmesin kimse duymasın buraları diyor içimden bir ses. Sezonda ne kadar kalabalık olduğunu merak ediyorum. 

Akyaka, Kitesurf

Burada kitesurf yapabileceğiniz gibi aynı zamanda eğitim de alabilirsiniz. Akyaka kitesurf sporcularının eğitim alanı aynı zamanda. Uçsuz bucaksız bir sahilde atlayıp zıplıyorlarmış ama ben göremiyorum. Çünkü rüzgar yok. Daha sezon başlamadığı için okullar tam açılmamış.

Ortam süper gözüküyor. Sezonda ki halini gözümün önüne getiriyorum. Cıvıl cıvıl olmalı. Sporcularla dolu bir sahil. Akyaka içinde takıldıkları barlar da var. Dünyanın dört bir yanından buraya kitesurf yapmak için geliyorlar. Bir gün bu spora da merak salar mıyım bilmiyorum ama benim beden gücümü aşıyor gibi. Kimbilir? Belki yaparım.

Azmak Çayı Kano

Akyaka merkezden tekne turu yapabilirsiniz ama benim aklımdaki Akyaka’ya 10 dakika mesafedeki Akçapınar Köyü’nden başlayan kano turu. Tekne turu burası için hafif kalacak. Bu sebeple Akyaka’ya on dakika mesafede ki Akçapınar Köyü’ne gidiyoruz.

Geçtiğimiz ağaçlıklı aşıklar yolu öyle mest ediyor ki beni yeni yağmur yağmış olmasına rağmen ıslak yerlere oturup fotoğraf çektirmekten çekinmiyorum. Öyle bir güzel yol ki. Gerçekten çok güzel. Bıkmadan usanmadan söyleyebilirim. Köye geldik ama hava biraz soğuk.

Bahar buraya torpil geçmiş. Her yer kara dut ağacı, şeftaliler, limonlar.. kimse dokunmuyor. Neden acaba derken her yerin karadut ağaçlarıyla dolu olduğunu görüyorum. Bu kadar aromalı lezzetli karadut yememişimdir, hemde dalından. Yoldan geçen amcalara “ne kadar güzel köyünüz var” deyince “gelin ev verelim size” diyorlar.

Kano yapmak için kooperatifin oraya gidiyoruz ama hava bir hayli serin. Azmak Çayı buz gibi. Gözümüz yemiyor. Yarın sabah gelelim diyoruz ama tabiki gidilemiyor ve bir sonraki gelişimize kalıyor. Küçük ve büyük Amazon’u görmeyi çok istemiştim.

Sanırım yaşlandığımda yaşayacağım yeri buldum. Akyaka harika bir yermiş. Arkada yemyeşil dağlar, Akyaka’nın kendine has lambirili tavanlı evleri, buz gibi her yerden kaynayan Azmak çayı, denizi.. neresini anlatacağını şaşırıyor insan. Akyaka ve Azmak beni kendisine aşık gönderiyor. 

  • Çökertme Koyu

Ege’de sessiz sakin bir deniz neredeyse hiç kalmadı gibi bir şey. Ege denilince Bodrum akla geliyor. Bodrum denince de hep kalesi, merkezi, Gümbet, Gümüşlük vs adları gelir aklımıza. Akyaka’ya gidicem deyince bir arkadaşım neden sahil şeridinden gitmiyorsun dedi ve ne de iyi etti. Birkaç yer de önerdi.

Çökertme

Bodrum’dan çıkınca Güvercinlik’den Mumcular yoluna sapıp bu yola ayrılabilirsiniz. Çok güzel köylerden, çam ormanlı virajlı yollardan geçerek denize ulaşıyorsunuz. Yolda internet pek çekmiyor. Haftasonunu Bodrum’da ki arkadaşımda kendimi eve hapsederek geçirdim. Kalabalığına dayanamadım resmen. Buralarda ise kimsecikler yok.

Sıcak havadan bunalan ben bir yüzme molası vermeye karar veriyorum. Uçsuz bucaksız kumsalda çok az insan var bir gün öncesine inat. Sol tarafta şezlonglar görüyorum. İnsanlar var. “Burası neresi?” diye soruyorum. Çökertme Koyu’ymuş. Şu türkülerdeki Çökertme. Ne kadar güzel ve sakin diyorum. O sakinliğini korumak istiyorlar. Son zamanlarda birşey yazarken ve konum paylaşırken iki kere düşünüyorum. Lütfen topla, tüfekle ve çöplerinizle gitmeyin.

Siteye ait şezlongları kullanmama izin veriyorlar. Sohbet ettiğim Kevser hanım beni misafir edebileceğinden bahsediyor. Yol ne kadar güzel insanlar çıkartıyor insanın karşısına. Artık ufak ufak geri dönüş yolunda olduğum için burada kalma, kamp yapma hayallerimi başka zamana saklıyorum. Gerçekten kamp yapmak için çok uygun. Küçük küçük ağaçlar da var.

Yolun öteki tarafında bir restoran da var. Denizi benim sevdiğim gibi küçük çakıllı, berrak, kısa süre sonra derinleşen denizlerden. Güzel sohbetler edip biraz serinledikten sonra yola koyuluyorum.

Turnalı Boncuk Camping

Hedefim bana önerilen Turnalı Boncuk Camping. Deniz kenarından kıvrıla kıvrıla çok güzel manzaralı koylardan geçiyorum. Akbuk bunlardan bir tanesi. Çok meşhur aslında. Yukarıdan manzara süper gözüküyor ama tesis kalabalığını görünce koya inmekten vazgeçiyorum.

En sonunda Turnalı Boncuk Camping‘i ve meşhur Serpil ablayı buluyorum. Açlıktan da ölüyorum. 16 liraya gözlememi yiyip çayımı içiyorum. Serpil abla denizden yeni çıkmış. Saçı başı dağınık diye fotoğraf çektirmedi. Bence çok güzeldi.

Burası denize sıfır, wcsi duşu olan bir camp alanı. Çadır başına 50 lira alıyorlar. Kişi sayısı farketmiyor. Ortam güzel olmasına güzel de ben tesis sevmiyorum. El değmemiş yerler de daha özgür olabiliyorum.

Sahipsiz Koylar

Akyaka’ya doğru ilerlerken deniz tarafında küçük toprak yollar görüyorum. Bu yollara sapmaktan korkmayın. Hepsi olmasa da pek çoğu çok güzel yerlere çıkar. Bir tanesine sapınca yan yana küçük küçük koylar görüyorum.  Bir kaç aile de orada.

Bir karavanım olsa kesinlikle burada bir gün geçirmek isterdim. Bu koylardan birinde kamp yapan gençler de var. Denizi mükemmel. Dalmalara, yüzmelere doyamıyorum. Asıl amacım Akyaka da kano yapmak olduğu için denize veda edip yola koyuluyorum.

Son denize girdiğim yer zaten Akyaka’ya çok yakın. Eğer daha sessiz sakin, kamp yapabileceğiniz ve denizi güzel yerler arıyorsanız Bodrum Akyaka arasındaki sahil şeridi tarafına sapın. Pek çok koy tüm sakinliğiyle sizi bekliyor.

Bu yolda tesisi olan koylarda var. Benim sevdiğim gibi kimsesiz olanları da. Yol boyunca harika manzaralarda kurulmuş gözlemeciler de var. Eşsiz bir manzara var bu yolda. İnsan adım başı arabadan inmek ihtiyacı hissediyor. 

  • Bodrum Tekne

Ve şimdi Bodrum zamanı. Kış aylarında Couchrail’de açılan bir posttan tanıştığım Mehmet Bodrum’da ki teknesinde beni bekliyor. Bir kaç gün Mehmet’in teknesinde dinlenip yol yorgunluğu atmayı planlıyorum.

Balık ve İlk Tanışma

Mehmet teknesi Balık‘ı Bodrum Kalesi önünde Paşatarlası‘n da alargada tutuyor. Teknemi sattığımdan beri denizde yaşayamadım ve çok özlem duyuyorum. Bodrum’a indiğimde Mehmet ve arkadaşı Mali beni botla almaya geliyorlar. Tekneye girer girmez de beni bırakıp yan tekneye geçiyorlar. Bir anda kocaman bir gulet bana kalıyor. Ben de kendimi masmavi sulara bırakıyorum.

Tekne charter teknesi dizaynında. İki kapalı, üç açık kamara var. İki banyosu var. Arka havuzluk kocaman. Mutfakta fırın, buz makinası bile var. Yok yok yani. Akşam yemeği için çocuklara yardım edeyim diyorum ama “illa birşey yapmak zorunda mısın?” diyerek beni püskürtüyorlar. Alışmamışım bir şey yapmadan oturmaya.

Kendi teknemde devamlı pişir, taşır uğraşıp, bir taburenin üstünde üç yıl geçirdiğim için. Prensesler gibi baş köşede denizin ve Bodrum Kalesi’nin keyfini sürüyorum. Saçlarım iyot kokuyor. Öyle güzel bir maviliğin içinde ki tekne anlatamam. Bodrum Kalesi üzerinde gün batarken tekne usul usul salınıyor.

Amraa ve Tekne Ahalisi

Gün batarken soframız yan teknede ki Lisa ve Ege’yle şenleniyor. Lisa bir İngiliz. Bir tekne almış, yazları kendi teknesi Amraa’da yaşıyor ve daha 22 yaşında. Minnacık çıtı bir bir kız çocuğu. Yaptıklarına çok saygı duyuyorum.

Ben bir kaç günlüğüne gelmiştim ama günler günleri kovalıyor. Biz bir Lisa’nın teknesin de bir Mehmet’in teknesinde, gelen giden arkadaşlarla komin hayatı yaşamaya başlamışız. Kimi zaman güvertede, kimi zaman Lisa’nın teknesinde, kimi zaman kamarada uyuyakalmışız.

Kimse git demiyor. Ben de gideyim demiyorum. Akşamları mangallar yanıyor. Masraflara ortak olmak isteyince Mehmet’ten yediğim bakışla oturuyorum. Bir kuruş harcatmıyorlar bana.

Ve sonunda ertesi gün rüzgar çıkacağını öğreniyoruz. Yelken basıcaz. Balık 50 yıllık bir tekne. Klasik gibi bir şey. Bodrum Kalesi’nin önünden salına salına ilerlerken, açıkta aradığımız rüzgarı bulunca açıyoruz yelkenleri. Herkes ne yapacağını çok iyi biliyor. Bir sağa bir sola koşuşturuyorlar. Öyle güzel ki onları seyretmek. Yelken eğitimi almaya karar veriyorum.

Orak Adası

Orak Adası’na gidiyoruz. Bundan tam 26 sene önce yani bu çocuklar yokken gitmişim Orak Adası’na. O zamanlar Bodrum’da uzak rotaydı bu ada. İki türlü tur yapılırdı. Biri Akvaryum tarafı diğeri Orak Adası. Tam 26 sene sonra dönüşüm pek bir muhteşem oldu. Kuş bakışı bakıldığında tam bir orak şeklinde olduğu için bu isim verilmiş. Burada bir yerleşim yok. Sadece tavşanlar yaşıyor. Karayla bir bağlantısı yok. Bodrum’a iki saat mesafede.   

Öyle bir açık mavi hakim ki burada. Bembeyaz kumlarından olsa gerek. Bodrum’un Maldivleri diyorlar buraya. Yanınıza mutlaka bir maske, palet alın ve suyun altındaki bu maviliği, balıkları seyredin.  Yüzmelere, dalmalara, çıkmalara doyamadım ben. Başka teknelerle birlikte Orak Adası’n da konakladık bir gece. Bir mehtap altında uyuduk. Tepemizde yıldızlar, çocukların neşeli sesleri dalgaların sesine karışırken içim huzur doluyor. Denizde yaşamayı seviyorum.

Koyun girişinde, ortada kayalık bir alan var. Oraya yüzüyorum ertesi gün. Oradan bakıyorum Orak Adası’na ve koya ve teknelere. Muhteşem bir manzara. Burası tekne yolu ve hayli açıkta. Ben de tek başıma gitmemeliydim. Siz sakın gitmeyin. Dönüşte denizde konuştuğum insanlar kayalıkları soruyor. Oraya yüzdüğümü öğrenen adam duymayacağımı düşünerek olsa gerek “ne ciğer varmış kadın da” diyor. Extrem sporlar yaptığımı ne bilsin. 

Öyle dinlendirici ki. Haftaların yorgunluğu çıktı. Buraya günübirlik tekne turları çokça geliyor. Bu teknelerde en az 30 kişi oluyor. Gündüzleri çok kalabalık oluyor yani. Tavuk, balık, köfte menülerinden oluşan yemekle birlikte 100 lira. Bodrum’dan kalkıyorlarmış. Benim bulduğum dinginliği bulabilmek mümkün değil tabi ama burayı görebilmek için bir yol. 

Ben teknede dalıp çıkıp güneşlenirken bizim çocuklar arkada, gölgede yemek yapıyor. Sohbet ediyor. Bir ara Mehmet yanıma gelip diyor ki:” Diğer teknelerden devamlı sana bakıyorlar. Kim bu kadın? Hepsinde onlarca insan varken sen tek başınasın. Biz de arkada yemek yapıyoruz çalışanlar gibi” diyor. Vay arkadaş para versen yapamazsın. Gülüyorum ve keyfini çıkarıyorum. 

Couch Sistemi

Mali ve Ege Bodrum’lu. Çocukluklarından beri hep teknelerde çalışmışlar. Enfes yemekler yapıyorlar. Mehmet İzmir’in köklü ailelerinden. Mehmet benimle yaşıt sayılır. Birkaç gün öncesine kadar hiç birini tanımıyordum. Nasıl güvendin? diyenler olacaktır. İnsan kendini belli ediyor. Couchrail sistemi de referans sistemiyle çalışıyor. 

Türkiye’de kullanılan Facebook üzerinden çalışan bir grup bu. İnterrail grubunun yan kollarından biri diyelim. Benim gibi gezenleri barındırıyor bünyesinde. Tabi benim gibi 5 gün kalınmıyor. Bir ya da iki gece dinlenmek, uyumak, duş almak için konaklıyoruz normalde. Tekne olayı çok ekstrem oldu zaten. Normalde konakladığımız yer bir ev oluyor. 

Dönerken muhteşem gün batımında yine yelken basıyoruz. Gece karanlığında yelken basmak çok değişikmiş gerçekten. Ben o gece ayrılacaktım tekneden. Bodrum’da yaşayan bir arkadaşımla buluşacaktım ama çocuklar sağa sola dağılınca, döndükleri saat geç olunca ve tekne de yeni insanlarla dolunca gidiş sabaha kalıyor. Alargadayız çünkü. Biri beni karaya botla çıkarmazsa yüzerek çıkmam gerekir.

Son gecemizde eğlencenin en hası yaşanıyor. Çoktandır bu kadar gülmediğimi farkediyorum. Ertesi gün ayrılırken yüreğimde bir burukluk olmadı değil. Onlar ne hissetti bilmiyorum ama ben alışıvermişim böyle yaşamaya. Eski hayatımdan alışık olduğum için sanırım. Birkaç gün için geldiğim teknede 5 gece 6 gün kalmışım. Kimse git dememiş, sanırım benimde gidesim gelmemiş.

Benim Sofyam

Bodrum’da yaşayan Emel ablamla buluşup çok sevdiğim Akbük koyuna gidiyoruz. Teknemi Bodrum’da yaşayan birine satmıştım. Akyarlar’da olduğunu biliyorum. Son halini görmek için onu aradığımda “Akbük’e demirliyorum” diyor. Kafamı çevirdiğimde koya demir atıyordu. Dünya hakikaten çok küçük.

Benim güzel kızım Marmara’nın pis sularından kurtulmuş Ege’nin mis gibi berrak sularında yüzüyordu. İnsanın içi bir burkuluyor ki anlatamam. Yüzerek Sofya’ya gidiyorum. Öyle güzel olmuş ki. Puruvasında oturup özlem gideriyorum. Bu Bodrum maceram iki tekne arasında geçiyor. Akşam günü en güzel yerde Gümüşlük’te batırıyoruz.

Çok güzel anılar, yeni arkadaşlıklar, dinlenmiş bir bedenle ayrılıyorum Bodrum’dan yine gelmek üzere ve ne kadar teşekkür etsem az kalıyor…

  • Bafa Gölü

Bafa Gölü Bodrum yolu üzerinde, 40 dakika mesafede. Yol alırken solunuzda kalan Bafa Gölü manzarası eşsiz. Geçtiğimiz sene İzmir’li arkadaşlarımın düzenlediği kampı kaçırarak çok üzülmüştüm. Bu sefer yolumun üstünde olunca mutlaka uğramalıyım diye aklıma yazıyorum ve Didim’de yaşayan kuzenimin tatil gününe denk getirip hep birlikte gidiyoruz.

Bodrum yoluna devam ederken yol boyu Bafa Gölü‘nün eşsiz manzaralarından geçiyoruz. Ben Kapıkırı Köyü’nde ki Heraklia Antik kalıntıların da peşindeyim. Bodrum yolu üzerinde ilerlerken Kapıkırı Köyü tabelasından sapmanız gerekiyor. Çok güzel bir yolu var. Kıvrıla kıvrıla ilerliyoruz.

Yolda değişik kayalar görünce durup fotoğraf çekiyoruz. Göl solumuzda kalmış bize enfes manzaralar sergilerken navigasyon habire yol tarif ediyor. Bir köye geliyoruz. Kapı önlerinde ve bir küçük meydanda kadınlar oturuyor. Kapıkırı‘yı soruyoruz. “Burası” diyorlar. Navigasyona göre daha gitmemiz gerekiyor.

Heraklia Antik Kenti

Kadınlar el işleri yapıyordu kapı önünde. Biz gelince biz size gezdiririz diyorlar. Evlerin arasından hep beraber yürürken birden ben bir grup kadınla kuzenim diğer grupla kalıyor. “Neredeler” diyorum. “Onlar tiyatroya gittiler herhalde” diye lafı döndürüyorlar. Kaç sefer sorduysam da hep laf karışıyor.

Kadınlar bu köyde yaşıyorlar. Sırtlarında bağlı sepetler var. Bana Kapıkırı’yı anlatıyorlar. Antik hamamı, tiyatroyu gezdiriyorlar. Fotoğraflarımı çekiyorlar. Eskiden Bafa Gölü bir körfezmiş. Antik çağların önemli bir liman kentiymiş. Zamanla toprak dolmuş ve bir göl haline gelmiş ve eski önemini yitirmiş. Antik adı Latmos. Şimdilerde Bafa Gölü Tabiat Parkı.

Sonra birkaç asır unutulmuş. Sonra Ortaçağ da keşişler burayı tekrar keşfetmiş. Bafa Gölü’nü çevreleyen Beşparmak Dağları‘nda ki manastır kalıntıları o zamandan kalmaymış. Bafa Gölü‘nün etrafında başka köyler de var ancak Kapıkırı‘da ki ve gölde ki antik kalıntılar burayı daha özel yapıyor.  Bafa Gölü’n de beş tane ada var. Tekne turuyla bu adalar gezilebiliyor. 

Burası kazılsa kim bilir nasıl şeyler çıkacak? Öyle bakımsız kalmış ki. Her yerini otlar bürümüş. Ben de ayağımdaki terlikle gelmişim. Diken bile battı ayağıma. Neden batmasın ki? Tepede bir yerlerde mağaralar ve duvar resimleri olduğunu duymuştum. Oraya gitmek istiyorum aslında. Arkadaşlarım gitmemem konusunda beni uyarmıştı. Sıcak aylarda yılan çıkma ihtimali çok yüksek oluyormuş. Bende bu seferlik uslu bir kız olup söz dinliyorum.

Her Antik Kent’te olduğu gibi burada da bir efsane var. Bir çobana aşık Selena var. Ulu Zeus çobana ölümsüzlük verir ama uyuyarak hayatını geçirecektir. Selena aşkından vazgeçmez ve çoban uyurken de ziyaret etmeye devam eder. 50 çocukları olur efsaneye göre. 

Kapıkırı Kadınları

Adaya tekneyle gitme planımız var. “Bari onu yaparım” diyorum. Kadınların içinde 70 yaşında olanı bile var. En son tiyatroya gelince bana sırtlarında ki sepetlerini açıyorlar. Çeşitli el işleri çıkıyor. Takılar, yazmalar… Beni onlar gezdirdiği için sadece onlardan alabilirmişim. Kuzeni gezdirenlerden alamazmışım.

Meğer bizi bilinçli olarak ikiye bölmüşler. Paylaşmışlar bizi. Normalde artık yoldayken bir şey almıyorum ama öyle şeker gezdirdiler ki emeklerine karşılık bir şeyler alıyorum. 10-20-30 lira civarında sattıkları ürünler. Zeytinyağı bal gibi şeylerde satıyorlar. Gezip tozup dolaştıktan sonra kuzen ve diğer kadınlar köyün küçük meydanında toplanıyoruz.

Ben zeytinyağı için şişe ararken kuzenim yağın fiyatının çok yüksek olduğunu söylüyor. Meydanda ki kadınlarda fiyat yüksek diyorlar ve kendi aralarında kavgaya tutuşuyorlar. Ben fiyat bilmiyorum. Bu beni biraz üzüyor. Emeklerine destek olmak için alıyorum yoksa o kadar uzun bir yolum var ki. O zeytinyağı benimle kilometrelerce yol yapacaktı. Almaktan vazgeçiyorum.

Bafa Gölü Tekne Turu ve Yeme İçme Hüsranım

Köyden bir kadınla göle iniyoruz. Kocasının kayığı varmış. O da kayıkla gezmek için 200 lira isteyince ondan da vazgeçiyoruz. “Normalde 10 lira kişi başı” diyorum. “Sizden başkası yok onun için böyle” diyorlar. Saygı duyuyorum. Gölde yüzme hayalimde gerçekleşmiyor.

Ada yüzebileceğim mesefade ancak çok fazla dalgalı ve bulanık. Bütün yosunlar kıyıya vurmuş durumda. Pek iştah açıcı değil. Gölün kenarında bir restoran var. Bari Bafa Gölü‘nden çıkan yılan balığından yiyelim diyoruz. Balık kalmamış, köfte 40 lira. Kuzen “sen dur” diyor ve kayboluyor. Ben gün batımının keyfini sürerken birazdan geliyor.

Biz de Çareler Tükenmez

Çıkmış göl kenarından. Yoldan geçen bir motorla köye gitmiş. Sıcak ekmek, tereyağ, bal, domates almış. Adam bir tane de karpuz hediye etmiş. Hal böyle olunca arabadaki masa sandalyeleri indiriyorum. Bafa Gölü’nde günü batırırken soframızı kuruyoruz.

Bizim genlerde var. Çaresiz kalmak diye bir şey yok. Boyun eğmek yok. Öyle fiyat uygularlarsa biz bir yolunu buluruz. Müziğimizi de açınca muhteşem gün batımında Heraklia Antik Kenti‘ni seyrediyoruz.

Bafa Gölü, Heraklia Antik Kent’in kalıntıları, gün batımı her şey harika ancak her şeyin bu kadar ticarete döküldüğü yerleri sevmiyorum sanırım. Her emeğin bir karşılığı elbet var ama bana bakan gözlerde sadece para görmek istemiyorum. Bu sebeptendir ki henüz çok fazla insanın gitmediği, her şeyin para olmadığı yerlerde dolaşmam. 

 

  • Didim Apollon Tapınağı

Didim yollarına düştüğümde akşam üzereydi ve ben İzmir’deydim. İzmir Didim arası 142 km ve iki saat gibi bir süre yolda bağıra çağıra şarkı söyleyerek geçiriyorum. Akşam vakti Didim Altınkum’a ulaştığımda senelerdir görmediğim kuzenimle buluşuyoruz.

Didim’de ki kapalı yol nasıl insan dolu. Seçimlerden dolayı tatile çıkmamış herkes artık Ege sahillerini doldurmuş durumda. Herkes aynı anda tatile çıkmış. Bense uzun zamandır yolda olmanın verdiği yorgunlukla kendimi bir eve atmanın peşindeyim. Birkaç gün dinlenip, birikmiş yazılarımı yazıp sonrasında Didim’i keşfe çıkmayı planlıyorum. Hava çok sıcak.

Didim Altınkum Sahilleri

İlk keşif yerim Altınkum sahilleri oluyor. Sezonun tam ortasında olmak kalabalığın tam kalbinde olmakla eşdeğer. Tüm Altınkum sahillerini şezlong ve şemsiyeler kaplamış durumda. Deniz sığ. Yürü yürü ıslanmak mümkün değil. Çocuklu aileler için güzel olabilecek bu tarz yerler benim için pek dinlendirici olmuyor.

İlk hedeften pek umutlu değildim zaten. Sorup soruşturup Akbük‘ün daha bakir ve güzel olduğunu öğreniyorum. Öğle sıcağında bir arabada yolculuk etmek pek kolay değil. Akbük tarafına doğru giderken dayanamayıp ilk sapaktan sapıveriyorum. Burası Didim‘e çok yakın siteler bölgesi. Rüzgar o kadar kuvvetli ki çok fazla yer aramaya gerek görmüyorum. Bir ıslanmak, bir güneşlenmek artık beni mutlu edecek bugün.

Buranın denizide sığ ve kum. Bugün daha fazla bir şey aramamam gerektiğini düşünürken daha ayağımı suya sokamadan yangın çıkıyor. Arabayı toprak yola bırakmıştım. Zeytinlikler o tarafa doğru yanmaya başladı. Koşarak arabayı çıkarıyorum oradan. Ben gelirken bir aile mangal yakmaya çalışıyordu. Rüzgar kuvvetli esince ilk çalılığa, derken zeytinliğe sıçrıyor.

Bir yangının ilk çıkış anına tanık olmuş biri olarak söyleyebilirim ki saniyeler içinde yayılıyor. İtfaiyenin gelmesi 15 dakika sürmüş olmalı. Bana sorsanız saatler sürdü. Gelen küçücük itfaiye bu kocaman yangını nasıl söndürecek derken kısa sürede söndürüyorlar.
Rüzgarından, denizinin sığlığından, yangınından yılan ben sıcağın hafiflemesiyle Apollon Tapınağı için yola koyuluyorum. Kafamda ki de buydu zaten.

Didim Apollon Tapınağı

Saat yediye kadar açık olan tapınağı çok merak ediyorum. Apollon Tapınağı hemen merkezde. Yürüyerek bile gidilebilecek bir mesafede. Benim gittiğim saatte az insan vardı. Arabamı kolayca park edebildim. Sadece bir saatim var gezmek için. Giriş ücreti 5 lira. Parmaklıkların ardından bile görülebiliyor.

Yılan saçlı kadın Medusa‘nın peşindeyim. Tam gün batımı saatlerinde Apollon Tapınağı‘n da olmak çok güzel bir şey. Burası bir antik şehir değil. Bir kehanet merkezi, kehanetin tanrısı Apollon‘a adanan bir tapınak. Öyle yüksek sütunları görünce insan şöyle bir bakakalıyor. Tripotum ve ben, elbisem ve rüzgar çok güzel kareler yakalamama sebep oluyor. Tripotu gören insanların kenara çekilip fotoğraf için müsade etmelerine teşekkür ediyorum.

Tapınağın içinde dolaşıyorum. Koridorlardan geçiyorum, geniş avlulardan. Uzakta tamamlanmamış Medusa heykelleri görüyorum. Hala yılan saçlı kadını bulamadım. Çok da büyük bir yer değil aslında ama yok işte. Tamamlanmamış heykeller yerlerde duruyor. Gidip yanlarına oturuyorum. Dokunuyorum. Konuşuyorum. Hiç biri mutlu değil. Büyük bir endişe, kaygı var gözlerinde. Neden bu şekilde yapıldılar?

Gün batarken sütunların ardından görevlilerin düdük sesleri mabedin kapandığını haber veriyor. Neden daha erken gelmediğime üzülüyorum. 

Ve İşte Karşınızda MEDUSA

Son çıkışta solda Medusa‘yı görüyorum sonunda. Meğer hemen girişteymiş. Ben sutünların heybetiyle ışığa uçuşan kelebekler gibi koşuştururken o benim hemen ardımda kalmış. Daha büyük olduğunu düşünmüştüm. Medusa zincirlerin ardında. Yanına yaklaşmak yasak. Dokunmak yasak.

Güneşte terste olunca birlikte fotoğraf çekmek pek keyifli olmuyor ama çok da dert değil. Göz göze gelmek daha önemli. “Ne anlatıyorsun” diyorum. Nedir bu endişenin sebebi? Yılan saçlı kadın mitolojik efsanelere göre kadın kıskançlığına kurban gitmiş ve başı kesilerek öldürülmüş.

Korku, hayret ve dehşet ifadelerinde heykelleri yapılan Medusa‘da ben endişe gördüm. Tapınağın kapanmasıyla ardıma baka baka çıkıyorum. Dokunamadığım için gözlerimle veda ediyorum. Endişelenme diyorum artık endişelenme. Hepsi geçti. Didim’de akşam olurken ben Medusa‘nın etkisindeyim.

Akbük Saplı Ada

Ertesi gün bir gün önce gidemediğim Akbük için yollardayım. Didim Akbük arası 21 km. Yolda Akbük‘e giderken bir ada görüyorum. Saplı Ada‘ymış. İnsanların sudan yürüyerek adaya çıktıklarını görünce ben de geçmek istiyorum. Ağaçların arasından bir toprak yol iniyor ve arabanızı parkedebiliyorsunuz. Gölge yerler kapılmış.

Akbük Koyu içerisinde bu  Saplı Ada. Bileklerime kadar gelen suyun içinde adaya geçiyorum. Ne kadar da güzel. Adaya çıktığımda burada yaşayan birinin de olduğunu görüyorum. Kendine bir dünya yaratmış. Adanın etrafında şöyle bir dolaşınca denize girmek için pek keyifli olmadığını görüyorum ama manzara çok güzel. Deniz taşlık ve yosunlu.

Manzaranın tadını çıkardıktan sonra karaya geri yürüyüp deniz keyfi yapıyorum. Su biraz soğuk gibi. Dışarısı çok sıcak. Bu sene nereye gitsem su bir türlü ısınmadı.

Didim ve Altınkum birbirine çok yakın. 5 km 9 dakika gibi bir yakınlık. Altınkum oteller bölgesi gibi. Sahil boyu oteller var. Didim’de kapalı yol turistlerin alışveriş ve yürüyüş rotası. Çok kalabalıktı benim için. Denizi çocuklu aileler için çok uygun. Ben kayalık ve taşlık seviyorum. Birden derinleşen deniz seviyorum. Didim’de sevdiğim en güzel yer Apollon Tapınağı oluyor. Bir daha gelirsem Medusa‘ya gelirim

  • Sığacık Tekne

Sığacık hep adını duyduğum ama nedense gitmediğim bir yerdi. Sığacık koyları Ege’nin en güzel koylarınını da barındırıyor. Arkadaşım Sığacık’da ki arkadaşının teknesine davet edince zaten İzmir’de olan ben koşa koşa gidiyorum.

Bir akşam vakti İstanbul’dan gelen arkadaşımı İzmir havaalanından aldıktan sonra Sığacık‘a doğru yol alıyoruz. Sığacık Teos Marina’ya gidebilmek için Seferihisar tabelasından girmeniz gerekiyor.  Seferihisar tabelasını kaçırınca da kendimizi karanlık, ıssız köy yollarında buluveriyoruz. İzmir Sığacık arası 51 km olabilir ama biz onu bir hayli uzattık.

 

Teos Marina

Bir gece vakti geldiğimiz Teos Marina’da yolculuğumun üçüncü Ali’siyle tanışıyorum. Yola çıktığımdan beri her yerde bir Ali abi buldum ve bu Aliler beni çok mutlu etti. Ali ve ailesiyle kısa bir tanışma ve sohbetten sonra ertesi gün için uykuya çekiliyoruz.

Ben yine bir teknede açık havada uyuyacağım için çok mutluyum. Sabah olmasıyla birlikte Teos Marinayı gündüz gözü görebiliyorum. Birbirinden güzel yelkenliler yeni gelin gibi süzülüyor. Gün doğumunu yakalayıp sessizliğin tadını çıkartıyorum.

Bugün biz yelken yapıcaz. Ben yelken yapmayı bilmiyorum ama onları arı gibi koşuştururken seyretmek, göğe o bembeyaz yelkenleri çekmek bende bir coşkuya sebep oluyor. İlk durağımız bizimkilerin Bodrum, yabancıların Jason, yerli halkınsa Deniz Yıldızı dediği koy oluyor.

Suya atladığımız yerde küçük bir mağara ve delikli bir taş var. Mağaranın tepesi delik daha doğrusu. Tüm gün çocuklar gibi dalıp çıkıyoruz. Teknemiz Bavarya46 yelkenlisi. Mutfak ve yaşam alanları oldukça kullanışlı. Ali kaptanın eşi bize harika yemekler hazırlamış. Akşam güneş batarken harika sohbetler eşliğinde yemeklerimizi yiyoruz.

Gecenin geç saatine kadar süren sohbetlerimize binlerce yıldız eşlik ediyor. Güvertede yatıp bu bin milyon yüz yıldızcığı seyrediyoruz.

Papaz Boğazı Koyu

Ertesi gün kahvaltı sonrası Ali bizi kocaman bir mağaranın olduğu Papaz Boğazı Koyu‘na götürüyor. Teknelerle mağaranın içine giriyorlarmış. O kadar büyük yani. Yakınında bir yere demirleyip botla mağaraya gidiyoruz. Gerçekten o kadar büyük ki.

İnsanlar içine girip yolu kaybedip ölüyorlarmış. O sebepten mağaranın belli bir yerinden sonrasını taşlarla kapatmışlar. Biz yanımıza fener almadığımız için belli bir yerden sonrası zifiri karanlık oluyor. Bir botla mağaranın içinde gezinmek çok farklı bir duygu. Kendimi bir filmin içine düşmüş defineciler gibi hissediyorum.

Mağaradaki su bir hayli soğuk ama atlamadan duramıyorum. Mağaranın genişçe olan bölümünde dalıp çıkıyorum. Suyun altından da efsanevi bir görüntüsü oluyor. O kadar çok video ve fotoğraf çekiyoruz ki. Gün içinde mağaranın pek çok ziyaretçisi oluyor.

Turkuaz Koyu

Sonrasında mağaranın az ilerisinde Turkuaz Koyu diye bir yerden bahsediliyor. Botla orayı görmeye gidiyoruz. Maldivler gibi bir rengi var. Diğer koylar biraz rüzgarlıyken burada yaprak kımıldamıyor. Botla bu turkuaz sularda salına salına ilerlerken muhteşem görselliğin tadını çıkartıyorum.

Buraya karadan bir geliş yok. Ancak denizden ulaşabilirsiniz. Turkuaz Koyu‘nun dibi biraz balçıkımsı ve beyaz olduğu için deniz bu renk gözüküyor. Artık akşam olmak üzere ve biz dönmeliyiz. Aksiyonsuz dönmek şanıma yaraşmaz.

Dönüş yolunda botun yakıtı bitiyor. Arkadaşım kürek çekmeden asla bir macerayı bitiremez. Neyse ki tekne uzakta değil, çok rüzgar yok da biraz biz kürek çekiyoruz, biraz yelkenli bize geliyor ve ortada bir yerde buluşuyoruz. 

Dönerken yelken açma fırsatını da yakalıyoruz. En öndeki yelkene genova diyorlar. Onu açması kolay ama diğerleri eğitim gerektiriyor. Ben seyirciyim. Arı gibi koşuşturmalarını izliyorum. Öyle eğlenceli ki. Yelkenlerle sayısız fotoğraf çekiyorum.

İlk başta olmayan rüzgar daha sonra çıkıyor ve biz bir hayli hızlı gidiyoruz. Önümüzdeki yıllarda yelken eğitimi almam gerektiğine karar veriyorum. Bu eğlenceye seyirci kalamam. Marinaya yaklaşırken gün batıyor ve günü batırmanın huzuruyla limana giriyoruz.

Günlük gezi tekneleri bu koylara mutlaka uğruyormuş. Birkaç tanesi biz oradayken geldi zaten. Günlük gezi tekneleri Teos Marina’dan her gün kalkıyor. Böyle bir turu 60 liraya yapabilirsiniz. Daha birkaç koya daha uğruyorlar.

Şu korsan tekneleri gibi dekore edilmiş teknelerden bahsediyorum. Çok sevmesem de herkesin teknesi yok ve buralara gelmenin başka çaresi de yok. Tekne turu yapmak için çok güzel bir rota. Bu koyları görmelisiniz.

  • Ovacık Sahil

Delikli Koy’da sohbet ettiğimiz bir İzmirli Ovacık taraflarında güzel kimsesiz bakir koylar olduğundan bahsetmişti. Alaçatı da bir kahvaltı sonrası Ovacık tabelasını görünce hatırlayıveriyorum. Ovacık tabelasından giriveriyorum. Dümdüz tarlaların arasından kıvrıla kıvrıla ilerliyoruz. Navigasyona göre Ovacık Köyü 8 km uzaklıkta.

Ovacık Sahile Nasıl Gidilir?

Navigasyona Ovacık yazınca sizi köye götürüyor. Köyde birilerine sorunca Çeşme otobanının altında ki tünelden karşıya geçmemiz gerektiğini anlıyoruz. Köylüler buna köprü diyor. Siz normal bir köprüden geçeceğinizi düşünmeyin. Otobanın altından geçiyorsunuz ve sonra sağa sonra da sola dönüp denizi görünceye kadar devam ediyorsunuz.

Yol bir derenin kenarından devam ederken sahilde son buluyor. Sol tarafınız da kapsamlı bir beach, sağ tarafta ise uçsuz bucaksız, kimsesiz, sahipsiz, bakir plajlar. Navigasyonsuz gelmek biraz karışık. Navigasyona Before Sunset Beach diye yazınca sizi götürüyor. Daha kolay gidebilirsiniz.

Alaçatı’ya 12 km uzaklıkta, Çeşmeden 8,5 km… Biz gitmeden buradaki Before Sunset Beach’i bilmediğimiz için kaybola kaybola geldik. Sıcak da da pek çekilmedi ama vardığımız yer manzarasıyla ve kimsesizliğiyle gönlümüzü aldı. Dönerken çıktığımız yoldan anladık ki köye girmeden buraya gelmek daha kolay.

Ovacık Plajları

Karavanını buraya sabitlemiş birileri bile var. Çeşme’ye bu kadar yakın ve kimseciklerin olmadığı bir yer bulmak harika bir şey. Bu taraflar hep rüzgarlı ve denizi oldukça serin. Denizin dibi kum.

Çocuklu aileler daha çok tercih edebilir. Ramazan bayramında Çeşme Ilıca plajını çok beğenmiştik ama o kadar çok insan vardı ki. Burası Ilıca plajına çok benziyor.

Benim gibi başınızda bekleyen birilerini sevmiyorsanız burası tam size göre. Eğer beach tarzı bir şey istyorsanız o da var. Yiyecek, içecek bir şeyler getirmeseniz bile bu beachten satın alabilirsiniz.

Uçsuz bucaksız sahilde yürürken kayalıkları görüyoruz. Doğal gölgeliğimiz de hazır. Ben güneş severim. Gölgeye kaçmam hiç ama çantaları koymak için çok faydalı oluyor.

Doğayla baş başa kamp yapmak için çok uygun ancak tek tük ağaçların altında ya karavan var ya da sabit çadırlar var. Çadırla geldiğiniz de güneşin alnında kamp yapacağınızı unutmayın. 

Kimsesiz bu sahilde kendimi kaptırıp suyla öyle çok oynuyorum ki giderken ayrılmak çok zor oluyor.

Çeşme ve Kalesi

Çeşme’ye çok yakınız. Otobanın altından geçip buraya geldik. Şöyle bir Çeşme’ye uğrayıp 505 yıllık tarihiyle Çeşme Kalesi’ni de gezebilirsiniz. Galerileri çok güzel ve gezmeye değer. 

Çeşme Kalesinin dışında sizi önce Cezayırlı Gazi Hasan Paşa karşılıyor. Farklı galerilerde bir çok tarihi eser sergileniyor. Yukarılara çıkıp Çeşme’ye tepelerden bakabilirsiniz. Muhteşem bir manzarası var. Giriş 8 lira, bana yine bedava. İş Bankası Kredi kartları müze kart olarak kullanılabiliyor.

16’ncı yüzyıl başlarında Piri Reis’in haritasına işaretlenen kaleyi 1671’de gören Evliya Çelebi, ünlü eseri Seyahatname’de şöyle anlatmış:
Deniz kıyısında bir alçak kaya üzere; batı tarafı deniz, doğu tarafı bayırlı sahra ve dağdır… Kale içindeki hanelerin hepsi batı tarafından Sakız Adası’na doğru denize nazır elli adet toprak örtülü evlerdir. Dizdarı ve 185 neferi hep bunda otururlar. Kalesi dörtgen şekilli, taş yapılı Hoşa-bad kalesidir. Bu kale doğudan batı tarafına uzunlamasına olub boyu yokuş aşağı hendek kenarınca iki yüz adımdır ve genişliği yüz elli adımdır. Bu hesap üzere kale çepeçevre yedi yüz adımdır. Üç tarafı derin hendektir. Lakin batı tarafı kayalarını deniz dövdüğünden hendeği yoktur. Kıbleye (güneye) bakan varoşa açılır sağlam demir kapası vardır. Hendek üzerinde zenberekli asma köprü ile geçilir köprü vardır. Bu kapu tarafı iki kat kale divandır. İç kalenin batıya nazır bir demir kapusu var ki, üzerinde tarihi yazılı olan kapudur. Bu kapudan içeri bir kat demir kapu daha vardır. İç kale böylece iki kat kapu olmuş olur. Bu iki kapunun üstünde Sultan İkinci Bayezıd’ın üst kat camii var.”

Bir yerleri gezerken hiç adımlayarak anlatmak aklıma gelmemişti. Anlatım öyle güzel ki üstüne ben bir şey yazmak istemedim. Biraz deniz, biraz tarih, biraz güzel manzaralar, bir tutam huzurdu aradığımız. Bugünde bulduk çok şükür

  • Delikli Koy

Tüm blogerların bir dönem fotoğrafının olduğu Delikli Koy’a gitmek için yoldayım. Delikli Koy’un son zamanlar da en çok fotoğrafı çekilen yer olma olasılığı çok yüksek. Gelin fotoğrafı denince ilk akla gelen yer de Delikli Koy oluyor.

Delikli Koy’a Nasıl Gidilir?

Bir dönem Delik Koy’da fotoğrafınız yoksa blogger sayılmazdınız. Alaçatı’ya 16 km uzaklıkta ki bu gizli cennete birkaç hafta içinde tam üç kez gittim. İlkinde gider biraz denize girerim bir kaç fotoğraf çekerim ve yoluma devam ederim diye düşünmüştüm. Alaçatıdan sonra sahil boyunca ine çıka kıvrıla kıvrıla bu koya ulaşıyorsunuz. Navigasyon doğru olarak sizi götürüyor.

Alaçatı’dan buraya dolmuşların çalıştığını söylediler ya da taksiyle geliyorlarmış. Ben kendi aracımla gittim. Bir tepeden, aşağıda ki manzarayı seyrettim. Doyumsuzdu. İlk aşağıya indiğimde birilerine sordum ve Delikli Koy’un iki girişi olduğunu öğrendim. Asıl Delikli Koy biraz daha ilerideymiş ama tepeden aşağıya inen yol çok bozukmuş.

Genelde arabaları yukarıda bırakıyorlar” diyor. Yere yakın araçlar çok zorlanıyormuş. Sahil boyunca yürüyerek oraya ulaşabileceğimi öğrenince işi riske atmıyorum. Bakir bir koy olduğunu bildiğim için yanıma para bile almıyorum. Benim indiğim ağaçlıklı tarafta gençler kamp yapıyor. Çok özeniyorum. Bir sürü de köpek var.

İşte Buradasın Delikli Koy

Sahil boyunca yürüyerek kısa sürede meşhur Delikli Koy‘a ve Delikli taşa ulaşıyorum. Delikli Koy‘a adını veren denize uzanan bembeyaz kayaların içindeki tünel gibi bir delik. Bu kayalar ve delik bu iki koyu birbirinden ayırıyor. İlk gittiğimde kayaların üstünden çok zor bir şekilde o tarafa geçiyorlardı. İkinci gittiğimde kayalardan aşağıya bir merdiven koymuşlar. Herkes rahat rahat geçiyordu.

Hatta arabayı bıraktığım diğer koya ve buraya seyyar wcler konmuştu. O kadar insan var ki çok isabetli karar olmuş. Hatta belediye gelip çöpleri topluyor. Delikli Koy da hummalı bir fotoğraf trafiği var. Resmen kuyruğa girmeniz gerekiyor. Sahile havlumu atıp ben de fotoğraf işine başlıyorum. Bakıyorum işitme engelli bir çift fotoğraf için bir hayli uğraşıyor. O zaman fotoğrafımı onların çekmesi lazım deyip rica ediyorum. Birbirinden güzel fotoğraflar çekiyorlar.

Ben erken gelip kayaların üstünde dolanıp sonra plaja sermiştim ya havlumu, meğer burada kıymetli olan o kayanın tepesiymiş. Tüm gençler sandalyesini birasını kapıp gelmiş. Kayanın üstü hiç boş kalmıyor. Ben de ilk fırsatta kayalarda kendime bir yer buluyorum. Gençler öyle güzel eğleniyorlar ki. Açmışlar müziklerini, biralarını kah dans ediyorlar, kah sohbet ediyorlar. İstanbul’un Caddebostan’ı gibi. Çok hoşuma gidiyor.

Aç Bıraktın Delikli Koy

Sadece birkaç saat geçirir giderim dediğim Delikli Koy‘da canım bir türlü gitmek istemiyor. Koyda çok sevimli bir karavan var. Anadol arabasından inen adam karavanı açıyor. Meğer içecek satıyormuş. Bira 17 liraydı. Yiyecek satmıyor. Yanıma para, yiyecek, su hiç bir şey almadım. Mısırcısından tut midyecisine kadar geliyor ama param yok. Arabaya gitmeye de üşeniyorum.

Delikli Taş’da gün boyu fotoğraf trafiği hiç bitmiyor. Denizin arka tarafı da bembeyaz kayalarla dolu. Orası da fotoğraf alanı. Sonraki gidişlerimde o kadar çok gelin geliyor ki. Kafanızı nereye çevirseniz bir dış çekime denk geliyorsunuz. En son Delikli Taş’da gelinlikle suyun içine giren bir çift de görüyoruz. Ben kendimi fotoğraf delisi sanırdım ama bence alakası yok.

Delikli Taşın arkasında suyun içinde bir mağara var. Yüzerek içine girince dışarıya bağlantısı da var. Oraya girip yüzmek ve mağaradaki masmavi suyu görmek beni çok mutlu ediyor. Genelde herkes saat 5 gibi dönüşe geçer ve sahilde bir ben kalırım. Burada akşam oldukça kalabalık artıyor. Anladığım kadarıyla işten çıkanlar yiyeceğini içeceğini alıp burada alıyor soluğu.

Orada tanıştığım bir İzmir’li “Biz beğenip de gelmezdik buraya, çok popüler oldu sonradan” diyor. Akşam gün batarken canım hiç gitmek istemese de toparlanıyorum ve sahilden yürüyerek arabanın olduğu koya yürüyorum. Bir minübüste köfte ekmek satan bir aile var. Şirin oğulları devamlı koyu dolaşıyor. “Köfte ayran- köfte ayran” diye bağırıyor. Açlıktan ölmeden önce 15 lira verip aç kurtlar gibi saldırıyorum. Sonraki gidişlerimde bu köfte ekmek minübüsü de yoktu.

  • Bu taraflarda hep bir rüzgar var. O rüzgar yukarıda ki beyaz kayaların tozunu toprağını üstünüze estirebiliyor. Bir sonraki gidişimde bayağı toza bulandım. Demedi demeyin.
  • Denizi biraz taşlık. Yanınızda bir deniz ayakkabısı götürmeniz de fayda var. Bir maskeniz olursa denizin dibini seyretmek de keyifli. Özellikle Delikli taşın dibindeki görüntü çok efsane. Küçük kırmızı balıklar yüzüyordu ben gittiğimde.
  • Yanınıza mutlaka yiyecek, içecek bir şeyler alın. 

Biraz Mavi, Biraz Beyaz, Bir Tutam Begonvil, Al sana Alaçatı

Sonraki gidişlerimde Alaçatı’ya gidip bir şeyler yiyorum. 15 dakikada Alaçatı’dayım çünkü. O kadar yakın. Alaçatıya gitmişken de harika sokaklarını, harika evlerini geziyorum.

Beyazla mavinin ve huzurun fotoğrafını çekebilirsiniz. Mavi kapılara dolanmış fuşya begonvillere hayran hayran bakabilirsiniz. Alaçatı sokakları açık hava meyhanesi gibi. Sokaklarda sıra sıra zevkle döşenmiş masalar sizi bekliyor.

Alaçatı son zamanlarda bir hayli popüler. Fiyatları da diğer yerlere göre yüksek haliyle.Bir arkadaşım bana hayret etmiş. “Herkes Alaçatı’ya gece gider, içer. Sen gündüz gittin gezdin” diye. Ben o sokakları görmeye ve fotoğraf çekmeye gittim. Gece o fotoğraflar çıkmıyor. Gecesini de yaşamak isterdim ama bu sefer olmadı. Bir sonraya kaldı. 

Ildır pek çok film ve dizi filme ev sahipliği yapmış küçük bir Ege kasabası. Ildır’ın sakin huzurlu ortamı, muhteşem gün batımları, Gerence Körfezi gerçekten görülmeye değer. Daha önce Ildır’a hiç gelmemiştim ve bu kadar dingin, bu kadar güzel olabileceğini hayal edememiştim. Oraya gitmeden de bu kadar kalbi güzel insanla tanışacağımı bilmiyordum. İlk giderken bir kişiydim ama sonra giderek çoğaldık. 

 

İkinci Ali Abi Hikayem

Ramazan Bayramını kalabalıktan uzak, sakin bir köşede geçirmek gibi bir planım vardı. Uzun zamandır yolda olduğum için arkadaşlarımla çok özleşmişiz ki kalkıp yanıma geldiler. Birkaç günlük tatilde Gerence Körfezi‘nde kamp yapmayı planlıyoruz. Günkent Sitesinin arkasındaki sitenin içinden Gerence Körfezi£ne inilen toprak bir yol var. İki araba önlü arkalı gidiyoruz.

Yolun bittiği noktada bir kulübe görüyorum. Arabadan inip köpeğini seven adama selam veriyorum ve diyorum ki  “Nereye çadır kurarsak sizi rahatsız etmeyiz?” Adam diyor ki; “Gelin evin önüne kurun” Ben “Yok artık daha neler” derken adam diyor ki “gelin benim evde kalın. Ben iki gün kızlarımı ve torunlarımı görmeye İzmir’e gidicem“. Ben “olur” diyorum ama sadece bir dakika önce tanıştık. Ben bile bu kadar hızlı nasıl olur dedim kendime hayret ediyorum.

Sonrası daha da hızlı akıyor. Bana evini gezdiriyor. Teknede ki yaşamdan bildiğim 12 volt elektrikle çalışan aletler, güneş enerjisi gibi bir takım şeyleri anlatıyor. Dalından topladığı domates ve biberleri gösterip “yiyin” diyor. Dolapları açıp kendi yaptığı içkileri gösterip “için” diyor. “Köpeğe biz bakarız” diyorum. Daha sonraki günlerde köpeğin adını hatırlayamayınca Gül kocaman köpeğe devamlı “Minnoş” deyip bizi gülmekten öldürüyor. Köpeğin adı Bozki. Bütün bunlar Metehan arabayı parkedip gelinceye kadar 5 dakika içinde oluyor. Metehan “çadırları nereye kuralım” derken ben anahtarı uzatıp “evimiz” diyorum. Burada kalıcaz. “Nasıl yani” diyor. “Öyle işte” diyorum.

Gerence Körfezi’nin Abileri

Bu körfezde yalnız başına yaşayan bir kaç adam var. Bize evini açan bu koca yürekli adam Ali abi, arka tarafında bir otobüsü kendine ev yapmış olan Bülent abi, adada yaşayan Fevzi ve ileri ki koyda yaşayan Yusuf abi. Neden böyle bir hayatı tercih ettikleri, neler olduğu muamma. Ali abi çok mutlu, gülünce gözlerinin içi gülen bir adam. Bana bir şey olmuş da burada inzivaya çekilmiş gibi gelmedi. Hepsinin evi tekerlekli çünkü belediye sabit evlere izin vermiyor. Öyle bir yerleşilmiş ki bu kulübelerinde bir yere gidebilecek durumu yok.

Ali abi bize ileride ki koya gitmemizi söylüyor. Daha güzelmiş denizi. Ali abinin kulübesinin bulunduğu noktadan denizi takip edince 10 dakikalık bir yürüyüşle koya ulaşıyoruz. Arkadaşlarım bütün gece yol geldiler ve yorgunlar. Gül yüzme bilmiyor. Üç dakika içinde yüzme öğrenen ilk insan olarak tarihe adını altın harflerle yazabiliriz.

Öğleye doğru Ali abi çıkıp geliyor. “Öğlen yemeğine gelmediniz” diyor. Şehir hayatında öyle hasret kalmışız ki böyle insanlara. Biz şaşkınız. Bizimle biraz sohbet ettikten sonra vedalaşıp gidiyor. Akşama kadar denizde kalıyoruz. Öyle güzel ki. Akşam kulübemize geldiğimizde Ali abi çoktan gitmiş. Anahtarı gösterdiği yerden alıp eve yerleşiyoruz. Bizim için temizleyip bırakmış.

Erythrai Antik Kenti

Akşam gün batımını Ildır köyünün yukarılarında olan Erythrai Antik Kenti’nde yapmayı planladık. Gerence Körfezi Ildır köyüne 3,5 km uzaklıkta. Köyün içinde ki tabelaları takip ederek yukarılara tırmanıyoruz. Erythrai Antik Kenti ücretli değil. Kapısı yok. Dışarıda arabayı bırakıp enginar tarlalarının içinden geçip önce antik tiyatroya ulaşıyoruz.

O kadar bakımsız kalmış ki her yerini otlar bürümüş. Yarı yıkık merdivenlerinden tırmanıp tepelere ulaşmaya çalışıyoruz. Burasını kimse önemsememiş. Kaderine terkedilmiş gibi bir hali var. İnsanın içi acıyor. Ildırı Köyü, Erythrai Antik Kenti’ne evsahipliği yapmakta. Erythrai Karaburun Yarımadası’nın en eski yerleşim bölgesi. Tarihte kurulan 12 İon kentinin en önemlilerinden birisi. Erythrai kentinin ilk kurucusu Giritli Rhadamanthes’in oğlu Erythros. Kentin ismi de Yunanca “kırmızı” anlamına gelen Erythros’tan türediği, toprağının kırmızı olmasından dolayı Kızıl Kent anlamında Erythrai kullanıldığı düşünülmekte. Erythrai’ya sırasıyla Atina Krallığı, İonlar, Lidyalılar, Persler, Büyük İskender, Bergama Krallığı, Roma, Bizans ve Osmanlılar hakim olur. Hangi dönem olursa olsun Ege Denizi’ndeki ticari önemini kaybetmez.

Tam tepeye çıkınca muhteşem bir gün batımına şahit oluyoruz. Deniz, içindeki adalar, batan güneş… Sayısız fotoğraf karesi çıkıyor. Tepenin diğer tarafından Ildır’ı seyrediyoruz. Tam tepeye kocaman bir bayrak dikmişler. Öyle güzel bir manzara oluşturuyor ki.

Ali abi marangozmuş. Öyle güzel bir mutfak yapmış ki. Kulübesi İkea evleri gibi minicik ve işlevsel. Sabahın altısında doluyla karışık öyle bir yağmur yağıyor ki gürleyen gök yerleri titretiyor. Çakan şimşekler ödümüzü patlatıyor. Ali abi kulübesini bize vermese bu yağmurda perişan olacakmışız.

Biz bu küçük kulübede bir kaç gün oturduğumuz yerden muhteşem gün batımları seyrettik. Harika sofralar hazırladık. Adaya yüzdük. Kendimize ait bir koyumuz oldu. Hep güldük ama hep. Biz burada çok mutlu olduk. Önemli olan içinde yaşadığımız binalar değil, içinde yaşadığımız kocaman yüreklerdi. 

Ayıbalığı Koyu

Sonraki iki günümüzü çevreyi gezerek geçiriyoruz. Yakınlarda Çeşme ve Alaçatı var. Diğer tarafta Mordoğan ,Karaburun. Mordoğan tarafındaki günümüzde Ayıbalığı koyunu söylüyorlar. Ayı balıklarının ürediği yermiş. Mağaralar varmış. Oraya giden yol üstüne bir beach kondurmuşlar. 40 lira vermeden gidilemiyor. Arkasında minik bir halk plajı da var. Oradan suya girip burnu yüzerek geçerek mağaralara gidiyoruz.

Baştan hava çok güzeldi ama bir anda hava kapatıyor ve buz gibi oluyor. Kısa sürede de tufan gibi bir yağmur başlıyor. O masmavi Ayıbalığı mağaralarının tepesinden suya atlamak hayal oluyor. İşin kötüsü Gül yüzmeyi yeni öğrendi ve karadan dönebileceğimiz bir yol yok. Bir elinden Metehan diğer elinden ben tutup yüzerek karaya çıkıyoruz. Eşyalarımızın yanına ulaştığımız da artık sel götürüyor her yeri ve çok soğuk. İnsanlar kafelere sığınmış, kafedekiler kimseyi salmıyor. Hesap toplamaya çalışıyor.

Böyle bir kaostan kurtulup yola düştüğümüzde yola damla yağmur düşmediğini görüp hayret ediyoruz. Ayıbalığı Koyu‘na tekrar gidip fotoğraflamak ve yazmak için başka bir gün tekrar gitmeyi planlıyorum. Son günümüzde Ali abi gelmiş. “Ali abi biz çadırları nereye kuralım” diyorum. “Ya ne çadırı oturun işte” diyor. “O zaman senin çadırı nereye kuralım” deyince bir kahkaha kopuyor.

Son Akşam Yemeği

Son akşam da balıklı uzolu bir masa kuruyoruz. Ali abi bize evini açtığı gibi elimizi cebimize de attırmıyor. Kızıyor.  Gözümüzden yaşlar gelinceye kadar gülüp eğleniyoruz. Zaten bu üç günümüzde o kadar çok güldük ve eğlendik ki. Ertesi gün arkadaşlarımı yolcu ediyorum. Bir gün daha kalıp Ildır’dan ayrılırken sabah kahvaltı için Ildır köyünde duruyorum.

Dolmuşlarında kalktığı minicik meydanında bir börekçi var. İçeri girip börek çöreklere bakıyorum. Börekçide ki adam “Nerelisiniz” diyor. İstanbullu olduğumu öğrenince yüzü buruşuyor. O da İstanbul’dan taşınmış buraya. “Ben İstanbul’a aşığım” deyince inanamıyor ve “Her zaman burada konuşacak insan bulamıyorum lütfen oturun. İlk defa birisi İstanbul’u seviyorum dedi” diyor.

O sırada dolmuşu kaçıran biri giriyor. “Tanıyor musunuz” diye soruyorum. Aldığım evet cevabı üstüne “eğer beklerseniz sizi Alaçatı’ya götürebilirim. O tarafa gidiyorum zaten” diyorum. Börekçi abimle yoğunluğundan oturup konuşamasak da bana getirdiği hiç bir şeyden para almıyor. Üstüne bana kolyeler hediye ediyor. En son elinde topladığı çiçeklerden minicik bir demetle bana öyle güzel dualar, temenniler ediyor ki tüylerim diken diken, gözlerim dolu dolu oluyor.

Videoya alamadığıam çok üzülüyorum sonraları. Arabaya bindikten sonrada elinde bir bardak su görüyorum. Baktığımı görünce “arkandan dökücem” diyor. Hayatımda hiç ardımdan su dökenim olmamıştı. Hiç bu kadar sevgiyi iliklerime kadar hissettiğim de olmamıştı. Ne börekçinin adını hatırlıyorum ne de adamın adını. İletişim bilgilerimi bir kağıda yazıp bırakmıştım. Belki günün birinde beni ararsa tekrar konuşabiliriz.

Ildır Köyü

Ildır’dan aldığım yolcumla önce köyü geziyoruz. En son Fatmagül’ün Suçu Ne dizisi burada çekilmiş.  Ildır’da okulun orada kamp yapmak için güzel yerler olduğundan bahsediyor. Beni tepelere çıkartıyor. Fotoğraflarımı çekiyor. Tepelerden denizi seyrediyoruz. Bir ada var. Adı Zeki Müren adasıymış. Zeki Müren zamanında o adayı satın almak istemiş ama devlet satmamış. Adı da öyle kalmış.

Yol boyu Ildır’dan aldığım yol arkadaşım Şeref’le sohbet ediyoruz. Aslen Erzurumlu olan Şeref bir arkadaşının düğünü için İzmir’e gelmiş senelerce önce ve çok beğenmiş. Fizik öğretmeniymiş. Tayinini Alaçatı’ya aldırmış. Devler ona Ildır’da lojman vermiş. Annesi ve babasını da getirmiş. Şuan babası memleketteymiş.

Evde annem var, sizi misafir etmek isteriz” diye kaç kez söyledi bilmiyorum. Yolcumu Alaçatı’da bırakıp yoluma devam ederken şu birkaç günde kaç tane yüreği dev, elindekileri başkalarıyla paylaşan, gülünce gözlerinin içi gülen iyi insanla tanıştım diye düşünüyorum. Ildır’da iyi insanlar yaşıyor. Denizi, havası çok güzel. Evleri ve köyü muhteşem. Biliyorum ki Ildır’a tekrar gelmeden duramıycam artık.