• Kadın Azmağı

Akyaka Gökova Körfezi’nde gizli kalmış bir cennet gibi. Akyaka ve Azmak Çayı her zaman görmek istediğim ama bir türlü gidemediğim yerlerden biriydi. Azmak Çayı’nda yapılan bir dalış belgeseliyse hala favorilerim arasındaydı. Doğa güzellikleri olan bir yer olarak düşündüğüm Akyaka beni kendine aşık etti öyle gönderdi. Yaşlandığım zaman yaşayacağım yeri buldum diye düşündüm. 

Akyaka’yı İlk Görüş

Akyaka’ya girdiğim andan itibaren değişik mimarisi beni çok şaşırtıyor. Bir Ege kasabasında görülmeyen, belki Karadeniz’de rastlayabileceğimiz evleri beni çok şaşırtıyor. Çatıların ve balkonların alt kısımlarında ahşap işçiliğinin çok çeşitli örneklerini görebiliyorsunuz.

Arkada ki dağlar, önde begomvillerle kaplı evler ve geniş caddeleriyle bambaşka bir yere geldiğimi anlıyorum. Sezon başlamadığı için sokaklar boş ve sakin. Çarşının içinde kendimize göre güzel bir apart bulunca çok seviniyoruz. Odamızın penceresinden uzaklarda ki deniz gözüküyor. Bahçesindeki meyve ağaçları penceremize kadar geliyor.

Server Apart tam merkezde cadde üstü olmasıyla da kolayca bulunabilecek bir konumda. Burada araçlar 15 dakikaya kadar ana cadde üzerinde durabiliyor. Bu süreyi geçerseniz ücret ödüyorsunuz. Aracınızı apartın arkasındaki otoparka ücretsiz olarak parkedebilirsiniz. Sezonda gittiğimde bir hayli kalabalıktı Akyaka.

Akyaka Kaya Mezarları

Akyaka’nın içinde Kadın Azmağı tabelasının altında bir de Kaya Mezarları yazısı var. Tabi ki gitmeden görmeden olmaz. Azmak Çay’ı boyunca devam eden restoranların bitiminde hemencecik orada. Yolun hemen kenarında. Roma dönemine ait bu Kaya Mezarları. Bu Kaya Mezarının tek sutünü var. Bitirilmemiş bir Kaya Mezarı bu. Herhangi bir ücret ödemiyorsunuz.

Bir bilgilendirme tabelası var. Bu tabela da yazanlara göre 2001 yılında bir alt yapı kazı çalışmasında kapalı bir oda mezarı bulunmuş. Roma dönemine aitmiş ve şimdiye kadar bu bölgedeki açılmadan, soyulmadan bulunan ilk ve tek oda mezarıymış. Mezar girişinde M.Ö.2ci yy’la ait bir yazıtta “Eudoros’un kızı Symbra’lı sevgili Menias, elveda.” yazıyormuş.

Mezarda yedi ayrı insan iskeleti çıkmış. Milattan önce ve sonrasına ait pek çok eser çıkarılmış. Bu da 600 yıllık dönem içinde pek çok kişi için kullanılmış anlamına geliyor. Bu bilgiler sadece beni mi heyecanladırıyor? O mezar bulunduğunda orada olmayı çok isterdim ya da açılırken. 2500 yıllık geçmişi olan Antik İdyma Kenti Akyaka’nın doğal güzelliklerinin yanında tarihi güzellikleriyle de görülmesi gereken bir yer olarak ön plana çıkıyor.

Kadın Azmağı

Azmak Çayı aslında bir yeraltı nehri. Akyaka gün yüzüne çıktığı yer. Burada her yerden su kaynıyor. Ördekler, çağıl çağıl sular, Azmak Çayı boyu restoranlar.. güzel burası çok güzel. Kadın Azmağı diyorlar buraya.

Dönüş yolunda Azmak çayının kenarında mola veriyoruz. Her yerden buz gibi su kaynıyor. Ördekler yüzüyor. Bir sakinlik bir huzur dolu burası. Azmak Çayı’nın orta derecede aktığı çok derin olmadığı bölüm olarak anlattılar.

Azmak çayının kenarında ki restoranlardan birinde bir şeyler yiyelim diyoruz. Fiyatlara çok dikkat edin derim. Bu tarz mekanlardaki olan hesap şişirme olayı burada yaşanıyor ve hiç hoş olmuyor. Biz itiraz edince fiyatta biraz düzeltme yapıyorlar.

Mekanlar güzel tam çayın kenarında. Akşam ışıklandırmasıyla Azmak Çayı daha da bir güzel gözüküyor. Ördekler yakınınıza kadar geliyor. Attığınız ekmekleri kapıyor. Kimse bilmesin kimse duymasın buraları diyor içimden bir ses. Sezonda ne kadar kalabalık olduğunu merak ediyorum. 

Akyaka, Kitesurf

Burada kitesurf yapabileceğiniz gibi aynı zamanda eğitim de alabilirsiniz. Akyaka kitesurf sporcularının eğitim alanı aynı zamanda. Uçsuz bucaksız bir sahilde atlayıp zıplıyorlarmış ama ben göremiyorum. Çünkü rüzgar yok. Daha sezon başlamadığı için okullar tam açılmamış.

Ortam süper gözüküyor. Sezonda ki halini gözümün önüne getiriyorum. Cıvıl cıvıl olmalı. Sporcularla dolu bir sahil. Akyaka içinde takıldıkları barlar da var. Dünyanın dört bir yanından buraya kitesurf yapmak için geliyorlar. Bir gün bu spora da merak salar mıyım bilmiyorum ama benim beden gücümü aşıyor gibi. Kimbilir? Belki yaparım.

Azmak Çayı Kano

Akyaka merkezden tekne turu yapabilirsiniz ama benim aklımdaki Akyaka’ya 10 dakika mesafedeki Akçapınar Köyü’nden başlayan kano turu. Tekne turu burası için hafif kalacak. Bu sebeple Akyaka’ya on dakika mesafede ki Akçapınar Köyü’ne gidiyoruz.

Geçtiğimiz ağaçlıklı aşıklar yolu öyle mest ediyor ki beni yeni yağmur yağmış olmasına rağmen ıslak yerlere oturup fotoğraf çektirmekten çekinmiyorum. Öyle bir güzel yol ki. Gerçekten çok güzel. Bıkmadan usanmadan söyleyebilirim. Köye geldik ama hava biraz soğuk.

Bahar buraya torpil geçmiş. Her yer kara dut ağacı, şeftaliler, limonlar.. kimse dokunmuyor. Neden acaba derken her yerin karadut ağaçlarıyla dolu olduğunu görüyorum. Bu kadar aromalı lezzetli karadut yememişimdir, hemde dalından. Yoldan geçen amcalara “ne kadar güzel köyünüz var” deyince “gelin ev verelim size” diyorlar.

Kano yapmak için kooperatifin oraya gidiyoruz ama hava bir hayli serin. Azmak Çayı buz gibi. Gözümüz yemiyor. Yarın sabah gelelim diyoruz ama tabiki gidilemiyor ve bir sonraki gelişimize kalıyor. Küçük ve büyük Amazon’u görmeyi çok istemiştim.

Sanırım yaşlandığımda yaşayacağım yeri buldum. Akyaka harika bir yermiş. Arkada yemyeşil dağlar, Akyaka’nın kendine has lambirili tavanlı evleri, buz gibi her yerden kaynayan Azmak çayı, denizi.. neresini anlatacağını şaşırıyor insan. Akyaka ve Azmak beni kendisine aşık gönderiyor. 

  • Çökertme Koyu

Ege’de sessiz sakin bir deniz neredeyse hiç kalmadı gibi bir şey. Ege denilince Bodrum akla geliyor. Bodrum denince de hep kalesi, merkezi, Gümbet, Gümüşlük vs adları gelir aklımıza. Akyaka’ya gidicem deyince bir arkadaşım neden sahil şeridinden gitmiyorsun dedi ve ne de iyi etti. Birkaç yer de önerdi.

Çökertme

Bodrum’dan çıkınca Güvercinlik’den Mumcular yoluna sapıp bu yola ayrılabilirsiniz. Çok güzel köylerden, çam ormanlı virajlı yollardan geçerek denize ulaşıyorsunuz. Yolda internet pek çekmiyor. Haftasonunu Bodrum’da ki arkadaşımda kendimi eve hapsederek geçirdim. Kalabalığına dayanamadım resmen. Buralarda ise kimsecikler yok.

Sıcak havadan bunalan ben bir yüzme molası vermeye karar veriyorum. Uçsuz bucaksız kumsalda çok az insan var bir gün öncesine inat. Sol tarafta şezlonglar görüyorum. İnsanlar var. “Burası neresi?” diye soruyorum. Çökertme Koyu’ymuş. Şu türkülerdeki Çökertme. Ne kadar güzel ve sakin diyorum. O sakinliğini korumak istiyorlar. Son zamanlarda birşey yazarken ve konum paylaşırken iki kere düşünüyorum. Lütfen topla, tüfekle ve çöplerinizle gitmeyin.

Siteye ait şezlongları kullanmama izin veriyorlar. Sohbet ettiğim Kevser hanım beni misafir edebileceğinden bahsediyor. Yol ne kadar güzel insanlar çıkartıyor insanın karşısına. Artık ufak ufak geri dönüş yolunda olduğum için burada kalma, kamp yapma hayallerimi başka zamana saklıyorum. Gerçekten kamp yapmak için çok uygun. Küçük küçük ağaçlar da var.

Yolun öteki tarafında bir restoran da var. Denizi benim sevdiğim gibi küçük çakıllı, berrak, kısa süre sonra derinleşen denizlerden. Güzel sohbetler edip biraz serinledikten sonra yola koyuluyorum.

Turnalı Boncuk Camping

Hedefim bana önerilen Turnalı Boncuk Camping. Deniz kenarından kıvrıla kıvrıla çok güzel manzaralı koylardan geçiyorum. Akbuk bunlardan bir tanesi. Çok meşhur aslında. Yukarıdan manzara süper gözüküyor ama tesis kalabalığını görünce koya inmekten vazgeçiyorum.

En sonunda Turnalı Boncuk Camping‘i ve meşhur Serpil ablayı buluyorum. Açlıktan da ölüyorum. 16 liraya gözlememi yiyip çayımı içiyorum. Serpil abla denizden yeni çıkmış. Saçı başı dağınık diye fotoğraf çektirmedi. Bence çok güzeldi.

Burası denize sıfır, wcsi duşu olan bir camp alanı. Çadır başına 50 lira alıyorlar. Kişi sayısı farketmiyor. Ortam güzel olmasına güzel de ben tesis sevmiyorum. El değmemiş yerler de daha özgür olabiliyorum.

Sahipsiz Koylar

Akyaka’ya doğru ilerlerken deniz tarafında küçük toprak yollar görüyorum. Bu yollara sapmaktan korkmayın. Hepsi olmasa da pek çoğu çok güzel yerlere çıkar. Bir tanesine sapınca yan yana küçük küçük koylar görüyorum.  Bir kaç aile de orada.

Bir karavanım olsa kesinlikle burada bir gün geçirmek isterdim. Bu koylardan birinde kamp yapan gençler de var. Denizi mükemmel. Dalmalara, yüzmelere doyamıyorum. Asıl amacım Akyaka da kano yapmak olduğu için denize veda edip yola koyuluyorum.

Son denize girdiğim yer zaten Akyaka’ya çok yakın. Eğer daha sessiz sakin, kamp yapabileceğiniz ve denizi güzel yerler arıyorsanız Bodrum Akyaka arasındaki sahil şeridi tarafına sapın. Pek çok koy tüm sakinliğiyle sizi bekliyor.

Bu yolda tesisi olan koylarda var. Benim sevdiğim gibi kimsesiz olanları da. Yol boyunca harika manzaralarda kurulmuş gözlemeciler de var. Eşsiz bir manzara var bu yolda. İnsan adım başı arabadan inmek ihtiyacı hissediyor. 

  • Bafa Gölü

Bafa Gölü Bodrum yolu üzerinde, 40 dakika mesafede. Yol alırken solunuzda kalan Bafa Gölü manzarası eşsiz. Geçtiğimiz sene İzmir’li arkadaşlarımın düzenlediği kampı kaçırarak çok üzülmüştüm. Bu sefer yolumun üstünde olunca mutlaka uğramalıyım diye aklıma yazıyorum ve Didim’de yaşayan kuzenimin tatil gününe denk getirip hep birlikte gidiyoruz.

Bodrum yoluna devam ederken yol boyu Bafa Gölü‘nün eşsiz manzaralarından geçiyoruz. Ben Kapıkırı Köyü’nde ki Heraklia Antik kalıntıların da peşindeyim. Bodrum yolu üzerinde ilerlerken Kapıkırı Köyü tabelasından sapmanız gerekiyor. Çok güzel bir yolu var. Kıvrıla kıvrıla ilerliyoruz.

Yolda değişik kayalar görünce durup fotoğraf çekiyoruz. Göl solumuzda kalmış bize enfes manzaralar sergilerken navigasyon habire yol tarif ediyor. Bir köye geliyoruz. Kapı önlerinde ve bir küçük meydanda kadınlar oturuyor. Kapıkırı‘yı soruyoruz. “Burası” diyorlar. Navigasyona göre daha gitmemiz gerekiyor.

Heraklia Antik Kenti

Kadınlar el işleri yapıyordu kapı önünde. Biz gelince biz size gezdiririz diyorlar. Evlerin arasından hep beraber yürürken birden ben bir grup kadınla kuzenim diğer grupla kalıyor. “Neredeler” diyorum. “Onlar tiyatroya gittiler herhalde” diye lafı döndürüyorlar. Kaç sefer sorduysam da hep laf karışıyor.

Kadınlar bu köyde yaşıyorlar. Sırtlarında bağlı sepetler var. Bana Kapıkırı’yı anlatıyorlar. Antik hamamı, tiyatroyu gezdiriyorlar. Fotoğraflarımı çekiyorlar. Eskiden Bafa Gölü bir körfezmiş. Antik çağların önemli bir liman kentiymiş. Zamanla toprak dolmuş ve bir göl haline gelmiş ve eski önemini yitirmiş. Antik adı Latmos. Şimdilerde Bafa Gölü Tabiat Parkı.

Sonra birkaç asır unutulmuş. Sonra Ortaçağ da keşişler burayı tekrar keşfetmiş. Bafa Gölü’nü çevreleyen Beşparmak Dağları‘nda ki manastır kalıntıları o zamandan kalmaymış. Bafa Gölü‘nün etrafında başka köyler de var ancak Kapıkırı‘da ki ve gölde ki antik kalıntılar burayı daha özel yapıyor.  Bafa Gölü’n de beş tane ada var. Tekne turuyla bu adalar gezilebiliyor. 

Burası kazılsa kim bilir nasıl şeyler çıkacak? Öyle bakımsız kalmış ki. Her yerini otlar bürümüş. Ben de ayağımdaki terlikle gelmişim. Diken bile battı ayağıma. Neden batmasın ki? Tepede bir yerlerde mağaralar ve duvar resimleri olduğunu duymuştum. Oraya gitmek istiyorum aslında. Arkadaşlarım gitmemem konusunda beni uyarmıştı. Sıcak aylarda yılan çıkma ihtimali çok yüksek oluyormuş. Bende bu seferlik uslu bir kız olup söz dinliyorum.

Her Antik Kent’te olduğu gibi burada da bir efsane var. Bir çobana aşık Selena var. Ulu Zeus çobana ölümsüzlük verir ama uyuyarak hayatını geçirecektir. Selena aşkından vazgeçmez ve çoban uyurken de ziyaret etmeye devam eder. 50 çocukları olur efsaneye göre. 

Kapıkırı Kadınları

Adaya tekneyle gitme planımız var. “Bari onu yaparım” diyorum. Kadınların içinde 70 yaşında olanı bile var. En son tiyatroya gelince bana sırtlarında ki sepetlerini açıyorlar. Çeşitli el işleri çıkıyor. Takılar, yazmalar… Beni onlar gezdirdiği için sadece onlardan alabilirmişim. Kuzeni gezdirenlerden alamazmışım.

Meğer bizi bilinçli olarak ikiye bölmüşler. Paylaşmışlar bizi. Normalde artık yoldayken bir şey almıyorum ama öyle şeker gezdirdiler ki emeklerine karşılık bir şeyler alıyorum. 10-20-30 lira civarında sattıkları ürünler. Zeytinyağı bal gibi şeylerde satıyorlar. Gezip tozup dolaştıktan sonra kuzen ve diğer kadınlar köyün küçük meydanında toplanıyoruz.

Ben zeytinyağı için şişe ararken kuzenim yağın fiyatının çok yüksek olduğunu söylüyor. Meydanda ki kadınlarda fiyat yüksek diyorlar ve kendi aralarında kavgaya tutuşuyorlar. Ben fiyat bilmiyorum. Bu beni biraz üzüyor. Emeklerine destek olmak için alıyorum yoksa o kadar uzun bir yolum var ki. O zeytinyağı benimle kilometrelerce yol yapacaktı. Almaktan vazgeçiyorum.

Bafa Gölü Tekne Turu ve Yeme İçme Hüsranım

Köyden bir kadınla göle iniyoruz. Kocasının kayığı varmış. O da kayıkla gezmek için 200 lira isteyince ondan da vazgeçiyoruz. “Normalde 10 lira kişi başı” diyorum. “Sizden başkası yok onun için böyle” diyorlar. Saygı duyuyorum. Gölde yüzme hayalimde gerçekleşmiyor.

Ada yüzebileceğim mesefade ancak çok fazla dalgalı ve bulanık. Bütün yosunlar kıyıya vurmuş durumda. Pek iştah açıcı değil. Gölün kenarında bir restoran var. Bari Bafa Gölü‘nden çıkan yılan balığından yiyelim diyoruz. Balık kalmamış, köfte 40 lira. Kuzen “sen dur” diyor ve kayboluyor. Ben gün batımının keyfini sürerken birazdan geliyor.

Biz de Çareler Tükenmez

Çıkmış göl kenarından. Yoldan geçen bir motorla köye gitmiş. Sıcak ekmek, tereyağ, bal, domates almış. Adam bir tane de karpuz hediye etmiş. Hal böyle olunca arabadaki masa sandalyeleri indiriyorum. Bafa Gölü’nde günü batırırken soframızı kuruyoruz.

Bizim genlerde var. Çaresiz kalmak diye bir şey yok. Boyun eğmek yok. Öyle fiyat uygularlarsa biz bir yolunu buluruz. Müziğimizi de açınca muhteşem gün batımında Heraklia Antik Kenti‘ni seyrediyoruz.

Bafa Gölü, Heraklia Antik Kent’in kalıntıları, gün batımı her şey harika ancak her şeyin bu kadar ticarete döküldüğü yerleri sevmiyorum sanırım. Her emeğin bir karşılığı elbet var ama bana bakan gözlerde sadece para görmek istemiyorum. Bu sebeptendir ki henüz çok fazla insanın gitmediği, her şeyin para olmadığı yerlerde dolaşmam. 

 

  • Thassos Adası, Marbel Beach

Turkuaz sularıyla dillere destan Thassos Adası yollarındayım şimdi. Çok fazla tarihi eserinin olmadığı, adanın heryerinden denize girildiği, ünlü plajlarıyla benim gibi deniz aşığı birinin merakını cezbeden Thassos namı diğer Taşöz.

Thassos Adası’na Nasıl Gidilir?

İstanbul’dan gece 4 civarı yola çıkıp 7 civarı sınırda oluyoruz. Arabanın yeşilini almak pek zor olmuyor ama 7-8 arası vardiya değişimine denk gelip yolda kazandığımız bir saati gümrükte bekleyerek harcıyoruz. Olsun, dinlendik biraz.

Sınırdan sorunsuz geçip 1 saat 40 dakikada Keramoti limanına ulaşıp 10 feribotunu yakalıyoruz. 20 euro aracımız, daha küçük araçlar 16 euro, kişi başı da 3,5 euro. Yarım saatlik yolculuğumuza martılar eşlik ediyor. Onlar için yanınızda simit götürmeyi unutmayın. Elinizden simitle beslemek çok hoşunuza gidecek.

Marbel Beach

Adanın kuzeyine inince kısa bir şehir turundan sonra hemen çok merak ettiğimiz Marbel Beach‘e doğru yol alıyoruz. Ada oldukça sulak ve yemyeşil. Çam ağaçlarının arasından bozuk ada yollarında ilerlerken, karşı dağların kesilmiş, mermer çıkarılan madenlerini görüyorsunuz. Bembeyaz mermerler ve o maden ocaklarının tozlu yollarında ilerleyip Marbel Beach’e iniyoruz.

Oldukça tozlu, bozuk, dik ve virajlı bir yol. İki tane Marbel Beach varmış. Bizim gittiğimiz büyük olan. Diğerine gitmek daha kolay ve oradan sonra buraya daha ulaşabilirsiniz. Biz zor olanından iniyoruz. Mevsim itibariyle çok kalabalık değil. Aracımız mermer tozundan bembeyaz oldu.

Yukarıdan gördüğümüz bembeyaz kumlar ve turkuaz deniz bir adım ilerimizde artık. Küçücük bir kumsal aslında. İlk iki sıra şezlonglar 15, üçüncü sıra şezlonglar 10 euro. En arkadakiler ne yer içerseniz onu ödüyorsunuz. Biz bütün günü orada geçirmeyi düşünmediğimizden ve genelde denizde olduğumuzdan havlularımızı sahile bırakıyoruz. Bizim gibi yapanlar çoğunlukta.

Plajda yeme içme ve şezlong ücreti diğer yerlere kıyasla oldukça pahalı. Bembeyaz kumsal dediğimiz bildiğimiz mermer kırıkları ve tozu. Bu sebepten yer çok soğuk, deniz sıcacık. Genelde kızgın kumlardan serin sulara cümlesi burada tamamen tersine çalışıyor. Sudan çıkınca yere oturmak hayli zor. Yer buz gibi çünkü.

Herkes fotoğraf çekmek, çektirmek derdinde. Su da görüş çok net değil. Sağ taraf mermer madeni. Her yer arı dolu. Denizden çıkar çıkmaz üstünüze hücum ediyorlar. Manzaraya gelirsek olağanüstü. İnsan gözünü alamıyor. Bakmaya doyamıyor. Arkası yemyeşil çam ormanları ayağınızın altı bembeyaz ve turkuaz bir deniz. Bir kaç saatimizi burada geçirdikten sonra başka yerleri keşfetme ve kamp için yer bulmak için hareket ediyoruz. Benim aklım Marbel Beach‘te kalıyor ama bakalım başka neler var adada?

Kamp

Yarım saat gibi bir sürede Limenas‘tan sonra ikinci büyük şehir Skala Panagias‘a geliyoruz. Oldukça sevimli bir yer. Kamp burada Golden Beach‘te. Hayli rüzgarlı bir halde plaj. Uçsuz bucaksız altın kumları var. O dalgaya rüzgara rağmen suyun dibini ta ötelerden bile görebiliyorum. Öyle berrak, öyle temiz. Kamp alanında oldukça fazla karavan var.

Çadır için 5 euro, kişi başı 5 euro, elektrik için araba için derken üst üste toplayınca otelde kalmak daha mantıklı geliyor. Akşama doğru hava serinliyor, hem de arada çok fark olmayınca çadır kurmakla uğraşmak anlamsız kalıyor. Skala Potamia‘da biraz dolaşınca Blue Sea Hotel’i görüp beğeniyoruz. Normalde sezonda 100 euro olan odaları sezon dışı olduğu için 30 euroya, 5 daha verince kahvaltı dahile dönüşüyor.

Deniz manzaralı bir odamız oluyor. Oda hakikaten çok güzel. Hemen yanındaki tavernada akşam yemeğimizi yiyoruz. Tabi ki deniz mahsullerinin her çeşidi var. Servis hızlı, insanlar güzel yüzlü, müzikler harika. Sadece bir kaç adasında yiyebildiğimiz, anlatmakta zorluk çektiğimiz zucchini cips bile yapıyorlar. Bu bir kabak kızartması ama cips gibi kıtır kıtır. Özel bir sosla kızartıp yanında caciki sos veriyorlar. Her taverna yapamıyor. Burada bulabilmek beni acayip mutlu ediyor. Kalamar ızgara her zamanki fiks menüm zaten.

Archangelos Manastırı

Kahvaltı sonrası Giola yolundayken bir kilise görüyoruz. Ne çok araba var. Pazar olmasından sanırım. Archangelos Manastırıymış. İçeri girerken üstümüze etek ve pelerin veriyorlar. İlk defa bir kilisede örtünmemiz isteniyor. Şaşırıyorum.

Manastır bir falezin üstünde, muhteşem bir manzarası var. Pazar ayinine denk gelip sessizce onlara katılıyoruz. Limonlu lokum yiyip odaları ziyaret edip halk ne yapıyorsa bizde yapıyoruz. Değişik bir deneyim.

Kapıda kıyafetleri teslim ederken kapıdaki görevli dinimizi soruyor. Arkadaşım inancım yok deyince adam bize çok kızıyor. “Madem inancınız yok neden bir ibadethanedesiniz?” der gibi. Benim her inanca saygım var. Manastır da öyle güzel bir yerde ki.

Giola

Arkadaşlarımın fotoğraflarından görüp hayran olduğum Giola için yola devam ediyoruz. Burası adanın güneyinde. İki tane girişi var buranında ama ilkini konuşurken kaçırınca zor olan etaptan Giola’ya ulaşmak kalıyor. Aracımızı ana yola bırakıp toprak yoldan toz toprak içinde yürümeye başlıyoruz. Yarı yola kadar bazı arabalar inmiş ama yukarı çıkmaya çalışanları görünce biz kendi aracımızı indirmiyoruz.

Bir sonraki yerde hem bir taverna var hem buraya kadar motorlar inebilmiş. Gerisini yürümek zorundalar. Zaten toplamını yürümek 10 dakika sürüyor. Manzara yukarıdan muhteşem. Dalgaların oyduğu bir kaya göl gibi olmuş. En yüksek yerden bu deliğe atlayanlar var. Söylediklerine göre yaralanan çok oluyormuş. Siz atlamayın. Keskin kayalar var sonuçta dibinde.

Bulgar ve Romen turistlerle birlikteyiz. Bir pazar gününe denk gelmesi de bizim şanssızlığımız. Çok fazla insan var ama herkes birbirine saygılı. Fotoğraf çekerken karenize girmemeye çalışıyorlar. Buranın aslında denizi efsane. Öyle bir turkuaz ki anlatılmaz yaşanır. Buradan denize girmek kolay değil. Deniz kestaneleri var. Her zaman “aman bir deniz ayakkabısı götürün, dikkat edin” diyen ben, o ayakkabıyı götürüp, ayağına giymeyip, ayağına kestane batırmayı başaran yine ben.

Serbest dalışta video çekerken birden karşıma çıkan kocaman ağzı açık bir müren ve videoyu falan unutup arkadaşımında görmesi için suyun dibinde çırpınan bir Bahar. Uzun süre mürenin avlanmasını izledik belgesel gibi. Ben izlemişim daha doğrusu. Arkadaşım “ay çok korkunç bu ” demişti. Sonra kaçıp gitmiş.

Ben tek kalmışım ama farketmemişim bile. Denizinden kopmak zor gelse de adanın diğer taraflarını görmek için hazırlanıyoruz. Burada da çok fazla arı var. Yukarı yürümek çok zorlamadı. İsteyen oradaki tavernada bir şeyler yiyip içebilir, dinlenebilir. Fiyatları gayet makul.

Limenaria

Yol üstünde manzaradan manzaraya koylardan koylara giriyorsunuz. Adanın her yerinden denize girilebiliyor genelde. Yolda gün batımını huşu içinde hayran hayran seyrettikten sonra bir diğer büyük şehire Limenaria’ya geliyoruz. Kampı falan unuttuk direkt otel bakıyoruz. Sezon dışı olduğu için her yer ucuz.

Anna daha fiyat sormak için girdiğimizde beni kendine hayran bırakıyor. Ne muhteşem bir kadın. Menel The Tree House otelinde Anna‘yla tanışmalısınız. 30 euro kahvaltı dahil odamızı alıyoruz. İnternet süper hızlı. Hemen yakınında ki Tavern George’a yemeğe gidiyoruz. Patlıcan salatasının hiç böyle lezzetlisini yememiştim. Deneyin derim.

Bugün adada ki son günümüz. İki gün bize harika bir güneş sunan ada bugün bulutlu. Limenaria’nın çok güzel bir çarşısı var. Ada arıdan geçilemeyince balın en doğalını, zeytinyağını, enteresan reçellerini derken kendimizi alışverişte buluyoruz. Türk lirasına çevirmesek fiyatlar ucuzun ucuzu olur ama maalesef çevirince normal değerde kalıyor.

Ada manzaralarından, radyomuzda çalan yunan müziklerinden, arada Prinos’ta verdiğimiz Frappe molasından sonra başladığımız noktaya Limenas’a ulaşıyoruz. Burada Türk dostu aynı zamanda bir biker point olan Cris’le bir randevumuz var. Cris, ME Gusta adlı bir cafe işletiyor. Kendisi bir motorcu ve Türk motorcular ona uğramadan geçmezler. Karakolun hemen yanında tüm samimiyetiyle sizi bekliyor. Saat 3.30’da ki feribotumuza binip adaya yine gelmek üzere veda ediyoruz.

En ünlü plajlardan Aliki’de denize girmeye yeltenmedik çünkü uzaktan bakınca bile çok kalabalıktı. Ben mümkünse daha bakir plajları tercih ediyorum. Adanın batısı hariç neredeyse tüm koyları kum iki tarafı kayalık. Çoğunda bir tesis var. Yeme içme wc imkanları var. Batısındaki plajlar oldukça kayalık ve insansız.

Denildiği gibi hakikaten denizi çok güzelmiş. adanın iç kısımlarına çok fazla gidilemediği yolların belli bir yere kadar olduğu ve geri dönmek gerektiği söylendi. Bir sonraki sefer treking için adanın içerilerine yol almayı planlıyorum.

  • Didim Apollon Tapınağı

Didim yollarına düştüğümde akşam üzereydi ve ben İzmir’deydim. İzmir Didim arası 142 km ve iki saat gibi bir süre yolda bağıra çağıra şarkı söyleyerek geçiriyorum. Akşam vakti Didim Altınkum’a ulaştığımda senelerdir görmediğim kuzenimle buluşuyoruz.

Didim’de ki kapalı yol nasıl insan dolu. Seçimlerden dolayı tatile çıkmamış herkes artık Ege sahillerini doldurmuş durumda. Herkes aynı anda tatile çıkmış. Bense uzun zamandır yolda olmanın verdiği yorgunlukla kendimi bir eve atmanın peşindeyim. Birkaç gün dinlenip, birikmiş yazılarımı yazıp sonrasında Didim’i keşfe çıkmayı planlıyorum. Hava çok sıcak.

Didim Altınkum Sahilleri

İlk keşif yerim Altınkum sahilleri oluyor. Sezonun tam ortasında olmak kalabalığın tam kalbinde olmakla eşdeğer. Tüm Altınkum sahillerini şezlong ve şemsiyeler kaplamış durumda. Deniz sığ. Yürü yürü ıslanmak mümkün değil. Çocuklu aileler için güzel olabilecek bu tarz yerler benim için pek dinlendirici olmuyor.

İlk hedeften pek umutlu değildim zaten. Sorup soruşturup Akbük‘ün daha bakir ve güzel olduğunu öğreniyorum. Öğle sıcağında bir arabada yolculuk etmek pek kolay değil. Akbük tarafına doğru giderken dayanamayıp ilk sapaktan sapıveriyorum. Burası Didim‘e çok yakın siteler bölgesi. Rüzgar o kadar kuvvetli ki çok fazla yer aramaya gerek görmüyorum. Bir ıslanmak, bir güneşlenmek artık beni mutlu edecek bugün.

Buranın denizide sığ ve kum. Bugün daha fazla bir şey aramamam gerektiğini düşünürken daha ayağımı suya sokamadan yangın çıkıyor. Arabayı toprak yola bırakmıştım. Zeytinlikler o tarafa doğru yanmaya başladı. Koşarak arabayı çıkarıyorum oradan. Ben gelirken bir aile mangal yakmaya çalışıyordu. Rüzgar kuvvetli esince ilk çalılığa, derken zeytinliğe sıçrıyor.

Bir yangının ilk çıkış anına tanık olmuş biri olarak söyleyebilirim ki saniyeler içinde yayılıyor. İtfaiyenin gelmesi 15 dakika sürmüş olmalı. Bana sorsanız saatler sürdü. Gelen küçücük itfaiye bu kocaman yangını nasıl söndürecek derken kısa sürede söndürüyorlar.
Rüzgarından, denizinin sığlığından, yangınından yılan ben sıcağın hafiflemesiyle Apollon Tapınağı için yola koyuluyorum. Kafamda ki de buydu zaten.

Didim Apollon Tapınağı

Saat yediye kadar açık olan tapınağı çok merak ediyorum. Apollon Tapınağı hemen merkezde. Yürüyerek bile gidilebilecek bir mesafede. Benim gittiğim saatte az insan vardı. Arabamı kolayca park edebildim. Sadece bir saatim var gezmek için. Giriş ücreti 5 lira. Parmaklıkların ardından bile görülebiliyor.

Yılan saçlı kadın Medusa‘nın peşindeyim. Tam gün batımı saatlerinde Apollon Tapınağı‘n da olmak çok güzel bir şey. Burası bir antik şehir değil. Bir kehanet merkezi, kehanetin tanrısı Apollon‘a adanan bir tapınak. Öyle yüksek sütunları görünce insan şöyle bir bakakalıyor. Tripotum ve ben, elbisem ve rüzgar çok güzel kareler yakalamama sebep oluyor. Tripotu gören insanların kenara çekilip fotoğraf için müsade etmelerine teşekkür ediyorum.

Tapınağın içinde dolaşıyorum. Koridorlardan geçiyorum, geniş avlulardan. Uzakta tamamlanmamış Medusa heykelleri görüyorum. Hala yılan saçlı kadını bulamadım. Çok da büyük bir yer değil aslında ama yok işte. Tamamlanmamış heykeller yerlerde duruyor. Gidip yanlarına oturuyorum. Dokunuyorum. Konuşuyorum. Hiç biri mutlu değil. Büyük bir endişe, kaygı var gözlerinde. Neden bu şekilde yapıldılar?

Gün batarken sütunların ardından görevlilerin düdük sesleri mabedin kapandığını haber veriyor. Neden daha erken gelmediğime üzülüyorum. 

Ve İşte Karşınızda MEDUSA

Son çıkışta solda Medusa‘yı görüyorum sonunda. Meğer hemen girişteymiş. Ben sutünların heybetiyle ışığa uçuşan kelebekler gibi koşuştururken o benim hemen ardımda kalmış. Daha büyük olduğunu düşünmüştüm. Medusa zincirlerin ardında. Yanına yaklaşmak yasak. Dokunmak yasak.

Güneşte terste olunca birlikte fotoğraf çekmek pek keyifli olmuyor ama çok da dert değil. Göz göze gelmek daha önemli. “Ne anlatıyorsun” diyorum. Nedir bu endişenin sebebi? Yılan saçlı kadın mitolojik efsanelere göre kadın kıskançlığına kurban gitmiş ve başı kesilerek öldürülmüş.

Korku, hayret ve dehşet ifadelerinde heykelleri yapılan Medusa‘da ben endişe gördüm. Tapınağın kapanmasıyla ardıma baka baka çıkıyorum. Dokunamadığım için gözlerimle veda ediyorum. Endişelenme diyorum artık endişelenme. Hepsi geçti. Didim’de akşam olurken ben Medusa‘nın etkisindeyim.

Akbük Saplı Ada

Ertesi gün bir gün önce gidemediğim Akbük için yollardayım. Didim Akbük arası 21 km. Yolda Akbük‘e giderken bir ada görüyorum. Saplı Ada‘ymış. İnsanların sudan yürüyerek adaya çıktıklarını görünce ben de geçmek istiyorum. Ağaçların arasından bir toprak yol iniyor ve arabanızı parkedebiliyorsunuz. Gölge yerler kapılmış.

Akbük Koyu içerisinde bu  Saplı Ada. Bileklerime kadar gelen suyun içinde adaya geçiyorum. Ne kadar da güzel. Adaya çıktığımda burada yaşayan birinin de olduğunu görüyorum. Kendine bir dünya yaratmış. Adanın etrafında şöyle bir dolaşınca denize girmek için pek keyifli olmadığını görüyorum ama manzara çok güzel. Deniz taşlık ve yosunlu.

Manzaranın tadını çıkardıktan sonra karaya geri yürüyüp deniz keyfi yapıyorum. Su biraz soğuk gibi. Dışarısı çok sıcak. Bu sene nereye gitsem su bir türlü ısınmadı.

Didim ve Altınkum birbirine çok yakın. 5 km 9 dakika gibi bir yakınlık. Altınkum oteller bölgesi gibi. Sahil boyu oteller var. Didim’de kapalı yol turistlerin alışveriş ve yürüyüş rotası. Çok kalabalıktı benim için. Denizi çocuklu aileler için çok uygun. Ben kayalık ve taşlık seviyorum. Birden derinleşen deniz seviyorum. Didim’de sevdiğim en güzel yer Apollon Tapınağı oluyor. Bir daha gelirsem Medusa‘ya gelirim

  • Sığacık Tekne

Sığacık hep adını duyduğum ama nedense gitmediğim bir yerdi. Sığacık koyları Ege’nin en güzel koylarınını da barındırıyor. Arkadaşım Sığacık’da ki arkadaşının teknesine davet edince zaten İzmir’de olan ben koşa koşa gidiyorum.

Bir akşam vakti İstanbul’dan gelen arkadaşımı İzmir havaalanından aldıktan sonra Sığacık‘a doğru yol alıyoruz. Sığacık Teos Marina’ya gidebilmek için Seferihisar tabelasından girmeniz gerekiyor.  Seferihisar tabelasını kaçırınca da kendimizi karanlık, ıssız köy yollarında buluveriyoruz. İzmir Sığacık arası 51 km olabilir ama biz onu bir hayli uzattık.

 

Teos Marina

Bir gece vakti geldiğimiz Teos Marina’da yolculuğumun üçüncü Ali’siyle tanışıyorum. Yola çıktığımdan beri her yerde bir Ali abi buldum ve bu Aliler beni çok mutlu etti. Ali ve ailesiyle kısa bir tanışma ve sohbetten sonra ertesi gün için uykuya çekiliyoruz.

Ben yine bir teknede açık havada uyuyacağım için çok mutluyum. Sabah olmasıyla birlikte Teos Marinayı gündüz gözü görebiliyorum. Birbirinden güzel yelkenliler yeni gelin gibi süzülüyor. Gün doğumunu yakalayıp sessizliğin tadını çıkartıyorum.

Bugün biz yelken yapıcaz. Ben yelken yapmayı bilmiyorum ama onları arı gibi koşuştururken seyretmek, göğe o bembeyaz yelkenleri çekmek bende bir coşkuya sebep oluyor. İlk durağımız bizimkilerin Bodrum, yabancıların Jason, yerli halkınsa Deniz Yıldızı dediği koy oluyor.

Suya atladığımız yerde küçük bir mağara ve delikli bir taş var. Mağaranın tepesi delik daha doğrusu. Tüm gün çocuklar gibi dalıp çıkıyoruz. Teknemiz Bavarya46 yelkenlisi. Mutfak ve yaşam alanları oldukça kullanışlı. Ali kaptanın eşi bize harika yemekler hazırlamış. Akşam güneş batarken harika sohbetler eşliğinde yemeklerimizi yiyoruz.

Gecenin geç saatine kadar süren sohbetlerimize binlerce yıldız eşlik ediyor. Güvertede yatıp bu bin milyon yüz yıldızcığı seyrediyoruz.

Papaz Boğazı Koyu

Ertesi gün kahvaltı sonrası Ali bizi kocaman bir mağaranın olduğu Papaz Boğazı Koyu‘na götürüyor. Teknelerle mağaranın içine giriyorlarmış. O kadar büyük yani. Yakınında bir yere demirleyip botla mağaraya gidiyoruz. Gerçekten o kadar büyük ki.

İnsanlar içine girip yolu kaybedip ölüyorlarmış. O sebepten mağaranın belli bir yerinden sonrasını taşlarla kapatmışlar. Biz yanımıza fener almadığımız için belli bir yerden sonrası zifiri karanlık oluyor. Bir botla mağaranın içinde gezinmek çok farklı bir duygu. Kendimi bir filmin içine düşmüş defineciler gibi hissediyorum.

Mağaradaki su bir hayli soğuk ama atlamadan duramıyorum. Mağaranın genişçe olan bölümünde dalıp çıkıyorum. Suyun altından da efsanevi bir görüntüsü oluyor. O kadar çok video ve fotoğraf çekiyoruz ki. Gün içinde mağaranın pek çok ziyaretçisi oluyor.

Turkuaz Koyu

Sonrasında mağaranın az ilerisinde Turkuaz Koyu diye bir yerden bahsediliyor. Botla orayı görmeye gidiyoruz. Maldivler gibi bir rengi var. Diğer koylar biraz rüzgarlıyken burada yaprak kımıldamıyor. Botla bu turkuaz sularda salına salına ilerlerken muhteşem görselliğin tadını çıkartıyorum.

Buraya karadan bir geliş yok. Ancak denizden ulaşabilirsiniz. Turkuaz Koyu‘nun dibi biraz balçıkımsı ve beyaz olduğu için deniz bu renk gözüküyor. Artık akşam olmak üzere ve biz dönmeliyiz. Aksiyonsuz dönmek şanıma yaraşmaz.

Dönüş yolunda botun yakıtı bitiyor. Arkadaşım kürek çekmeden asla bir macerayı bitiremez. Neyse ki tekne uzakta değil, çok rüzgar yok da biraz biz kürek çekiyoruz, biraz yelkenli bize geliyor ve ortada bir yerde buluşuyoruz. 

Dönerken yelken açma fırsatını da yakalıyoruz. En öndeki yelkene genova diyorlar. Onu açması kolay ama diğerleri eğitim gerektiriyor. Ben seyirciyim. Arı gibi koşuşturmalarını izliyorum. Öyle eğlenceli ki. Yelkenlerle sayısız fotoğraf çekiyorum.

İlk başta olmayan rüzgar daha sonra çıkıyor ve biz bir hayli hızlı gidiyoruz. Önümüzdeki yıllarda yelken eğitimi almam gerektiğine karar veriyorum. Bu eğlenceye seyirci kalamam. Marinaya yaklaşırken gün batıyor ve günü batırmanın huzuruyla limana giriyoruz.

Günlük gezi tekneleri bu koylara mutlaka uğruyormuş. Birkaç tanesi biz oradayken geldi zaten. Günlük gezi tekneleri Teos Marina’dan her gün kalkıyor. Böyle bir turu 60 liraya yapabilirsiniz. Daha birkaç koya daha uğruyorlar.

Şu korsan tekneleri gibi dekore edilmiş teknelerden bahsediyorum. Çok sevmesem de herkesin teknesi yok ve buralara gelmenin başka çaresi de yok. Tekne turu yapmak için çok güzel bir rota. Bu koyları görmelisiniz.

  • Ovacık Sahil

Delikli Koy’da sohbet ettiğimiz bir İzmirli Ovacık taraflarında güzel kimsesiz bakir koylar olduğundan bahsetmişti. Alaçatı da bir kahvaltı sonrası Ovacık tabelasını görünce hatırlayıveriyorum. Ovacık tabelasından giriveriyorum. Dümdüz tarlaların arasından kıvrıla kıvrıla ilerliyoruz. Navigasyona göre Ovacık Köyü 8 km uzaklıkta.

Ovacık Sahile Nasıl Gidilir?

Navigasyona Ovacık yazınca sizi köye götürüyor. Köyde birilerine sorunca Çeşme otobanının altında ki tünelden karşıya geçmemiz gerektiğini anlıyoruz. Köylüler buna köprü diyor. Siz normal bir köprüden geçeceğinizi düşünmeyin. Otobanın altından geçiyorsunuz ve sonra sağa sonra da sola dönüp denizi görünceye kadar devam ediyorsunuz.

Yol bir derenin kenarından devam ederken sahilde son buluyor. Sol tarafınız da kapsamlı bir beach, sağ tarafta ise uçsuz bucaksız, kimsesiz, sahipsiz, bakir plajlar. Navigasyonsuz gelmek biraz karışık. Navigasyona Before Sunset Beach diye yazınca sizi götürüyor. Daha kolay gidebilirsiniz.

Alaçatı’ya 12 km uzaklıkta, Çeşmeden 8,5 km… Biz gitmeden buradaki Before Sunset Beach’i bilmediğimiz için kaybola kaybola geldik. Sıcak da da pek çekilmedi ama vardığımız yer manzarasıyla ve kimsesizliğiyle gönlümüzü aldı. Dönerken çıktığımız yoldan anladık ki köye girmeden buraya gelmek daha kolay.

Ovacık Plajları

Karavanını buraya sabitlemiş birileri bile var. Çeşme’ye bu kadar yakın ve kimseciklerin olmadığı bir yer bulmak harika bir şey. Bu taraflar hep rüzgarlı ve denizi oldukça serin. Denizin dibi kum.

Çocuklu aileler daha çok tercih edebilir. Ramazan bayramında Çeşme Ilıca plajını çok beğenmiştik ama o kadar çok insan vardı ki. Burası Ilıca plajına çok benziyor.

Benim gibi başınızda bekleyen birilerini sevmiyorsanız burası tam size göre. Eğer beach tarzı bir şey istyorsanız o da var. Yiyecek, içecek bir şeyler getirmeseniz bile bu beachten satın alabilirsiniz.

Uçsuz bucaksız sahilde yürürken kayalıkları görüyoruz. Doğal gölgeliğimiz de hazır. Ben güneş severim. Gölgeye kaçmam hiç ama çantaları koymak için çok faydalı oluyor.

Doğayla baş başa kamp yapmak için çok uygun ancak tek tük ağaçların altında ya karavan var ya da sabit çadırlar var. Çadırla geldiğiniz de güneşin alnında kamp yapacağınızı unutmayın. 

Kimsesiz bu sahilde kendimi kaptırıp suyla öyle çok oynuyorum ki giderken ayrılmak çok zor oluyor.

Çeşme ve Kalesi

Çeşme’ye çok yakınız. Otobanın altından geçip buraya geldik. Şöyle bir Çeşme’ye uğrayıp 505 yıllık tarihiyle Çeşme Kalesi’ni de gezebilirsiniz. Galerileri çok güzel ve gezmeye değer. 

Çeşme Kalesinin dışında sizi önce Cezayırlı Gazi Hasan Paşa karşılıyor. Farklı galerilerde bir çok tarihi eser sergileniyor. Yukarılara çıkıp Çeşme’ye tepelerden bakabilirsiniz. Muhteşem bir manzarası var. Giriş 8 lira, bana yine bedava. İş Bankası Kredi kartları müze kart olarak kullanılabiliyor.

16’ncı yüzyıl başlarında Piri Reis’in haritasına işaretlenen kaleyi 1671’de gören Evliya Çelebi, ünlü eseri Seyahatname’de şöyle anlatmış:
Deniz kıyısında bir alçak kaya üzere; batı tarafı deniz, doğu tarafı bayırlı sahra ve dağdır… Kale içindeki hanelerin hepsi batı tarafından Sakız Adası’na doğru denize nazır elli adet toprak örtülü evlerdir. Dizdarı ve 185 neferi hep bunda otururlar. Kalesi dörtgen şekilli, taş yapılı Hoşa-bad kalesidir. Bu kale doğudan batı tarafına uzunlamasına olub boyu yokuş aşağı hendek kenarınca iki yüz adımdır ve genişliği yüz elli adımdır. Bu hesap üzere kale çepeçevre yedi yüz adımdır. Üç tarafı derin hendektir. Lakin batı tarafı kayalarını deniz dövdüğünden hendeği yoktur. Kıbleye (güneye) bakan varoşa açılır sağlam demir kapası vardır. Hendek üzerinde zenberekli asma köprü ile geçilir köprü vardır. Bu kapu tarafı iki kat kale divandır. İç kalenin batıya nazır bir demir kapusu var ki, üzerinde tarihi yazılı olan kapudur. Bu kapudan içeri bir kat demir kapu daha vardır. İç kale böylece iki kat kapu olmuş olur. Bu iki kapunun üstünde Sultan İkinci Bayezıd’ın üst kat camii var.”

Bir yerleri gezerken hiç adımlayarak anlatmak aklıma gelmemişti. Anlatım öyle güzel ki üstüne ben bir şey yazmak istemedim. Biraz deniz, biraz tarih, biraz güzel manzaralar, bir tutam huzurdu aradığımız. Bugünde bulduk çok şükür

  • Delikli Koy

Tüm blogerların bir dönem fotoğrafının olduğu Delikli Koy’a gitmek için yoldayım. Delikli Koy’un son zamanlar da en çok fotoğrafı çekilen yer olma olasılığı çok yüksek. Gelin fotoğrafı denince ilk akla gelen yer de Delikli Koy oluyor.

Delikli Koy’a Nasıl Gidilir?

Bir dönem Delik Koy’da fotoğrafınız yoksa blogger sayılmazdınız. Alaçatı’ya 16 km uzaklıkta ki bu gizli cennete birkaç hafta içinde tam üç kez gittim. İlkinde gider biraz denize girerim bir kaç fotoğraf çekerim ve yoluma devam ederim diye düşünmüştüm. Alaçatıdan sonra sahil boyunca ine çıka kıvrıla kıvrıla bu koya ulaşıyorsunuz. Navigasyon doğru olarak sizi götürüyor.

Alaçatı’dan buraya dolmuşların çalıştığını söylediler ya da taksiyle geliyorlarmış. Ben kendi aracımla gittim. Bir tepeden, aşağıda ki manzarayı seyrettim. Doyumsuzdu. İlk aşağıya indiğimde birilerine sordum ve Delikli Koy’un iki girişi olduğunu öğrendim. Asıl Delikli Koy biraz daha ilerideymiş ama tepeden aşağıya inen yol çok bozukmuş.

Genelde arabaları yukarıda bırakıyorlar” diyor. Yere yakın araçlar çok zorlanıyormuş. Sahil boyunca yürüyerek oraya ulaşabileceğimi öğrenince işi riske atmıyorum. Bakir bir koy olduğunu bildiğim için yanıma para bile almıyorum. Benim indiğim ağaçlıklı tarafta gençler kamp yapıyor. Çok özeniyorum. Bir sürü de köpek var.

İşte Buradasın Delikli Koy

Sahil boyunca yürüyerek kısa sürede meşhur Delikli Koy‘a ve Delikli taşa ulaşıyorum. Delikli Koy‘a adını veren denize uzanan bembeyaz kayaların içindeki tünel gibi bir delik. Bu kayalar ve delik bu iki koyu birbirinden ayırıyor. İlk gittiğimde kayaların üstünden çok zor bir şekilde o tarafa geçiyorlardı. İkinci gittiğimde kayalardan aşağıya bir merdiven koymuşlar. Herkes rahat rahat geçiyordu.

Hatta arabayı bıraktığım diğer koya ve buraya seyyar wcler konmuştu. O kadar insan var ki çok isabetli karar olmuş. Hatta belediye gelip çöpleri topluyor. Delikli Koy da hummalı bir fotoğraf trafiği var. Resmen kuyruğa girmeniz gerekiyor. Sahile havlumu atıp ben de fotoğraf işine başlıyorum. Bakıyorum işitme engelli bir çift fotoğraf için bir hayli uğraşıyor. O zaman fotoğrafımı onların çekmesi lazım deyip rica ediyorum. Birbirinden güzel fotoğraflar çekiyorlar.

Ben erken gelip kayaların üstünde dolanıp sonra plaja sermiştim ya havlumu, meğer burada kıymetli olan o kayanın tepesiymiş. Tüm gençler sandalyesini birasını kapıp gelmiş. Kayanın üstü hiç boş kalmıyor. Ben de ilk fırsatta kayalarda kendime bir yer buluyorum. Gençler öyle güzel eğleniyorlar ki. Açmışlar müziklerini, biralarını kah dans ediyorlar, kah sohbet ediyorlar. İstanbul’un Caddebostan’ı gibi. Çok hoşuma gidiyor.

Aç Bıraktın Delikli Koy

Sadece birkaç saat geçirir giderim dediğim Delikli Koy‘da canım bir türlü gitmek istemiyor. Koyda çok sevimli bir karavan var. Anadol arabasından inen adam karavanı açıyor. Meğer içecek satıyormuş. Bira 17 liraydı. Yiyecek satmıyor. Yanıma para, yiyecek, su hiç bir şey almadım. Mısırcısından tut midyecisine kadar geliyor ama param yok. Arabaya gitmeye de üşeniyorum.

Delikli Taş’da gün boyu fotoğraf trafiği hiç bitmiyor. Denizin arka tarafı da bembeyaz kayalarla dolu. Orası da fotoğraf alanı. Sonraki gidişlerimde o kadar çok gelin geliyor ki. Kafanızı nereye çevirseniz bir dış çekime denk geliyorsunuz. En son Delikli Taş’da gelinlikle suyun içine giren bir çift de görüyoruz. Ben kendimi fotoğraf delisi sanırdım ama bence alakası yok.

Delikli Taşın arkasında suyun içinde bir mağara var. Yüzerek içine girince dışarıya bağlantısı da var. Oraya girip yüzmek ve mağaradaki masmavi suyu görmek beni çok mutlu ediyor. Genelde herkes saat 5 gibi dönüşe geçer ve sahilde bir ben kalırım. Burada akşam oldukça kalabalık artıyor. Anladığım kadarıyla işten çıkanlar yiyeceğini içeceğini alıp burada alıyor soluğu.

Orada tanıştığım bir İzmir’li “Biz beğenip de gelmezdik buraya, çok popüler oldu sonradan” diyor. Akşam gün batarken canım hiç gitmek istemese de toparlanıyorum ve sahilden yürüyerek arabanın olduğu koya yürüyorum. Bir minübüste köfte ekmek satan bir aile var. Şirin oğulları devamlı koyu dolaşıyor. “Köfte ayran- köfte ayran” diye bağırıyor. Açlıktan ölmeden önce 15 lira verip aç kurtlar gibi saldırıyorum. Sonraki gidişlerimde bu köfte ekmek minübüsü de yoktu.

  • Bu taraflarda hep bir rüzgar var. O rüzgar yukarıda ki beyaz kayaların tozunu toprağını üstünüze estirebiliyor. Bir sonraki gidişimde bayağı toza bulandım. Demedi demeyin.
  • Denizi biraz taşlık. Yanınızda bir deniz ayakkabısı götürmeniz de fayda var. Bir maskeniz olursa denizin dibini seyretmek de keyifli. Özellikle Delikli taşın dibindeki görüntü çok efsane. Küçük kırmızı balıklar yüzüyordu ben gittiğimde.
  • Yanınıza mutlaka yiyecek, içecek bir şeyler alın. 

Biraz Mavi, Biraz Beyaz, Bir Tutam Begonvil, Al sana Alaçatı

Sonraki gidişlerimde Alaçatı’ya gidip bir şeyler yiyorum. 15 dakikada Alaçatı’dayım çünkü. O kadar yakın. Alaçatıya gitmişken de harika sokaklarını, harika evlerini geziyorum.

Beyazla mavinin ve huzurun fotoğrafını çekebilirsiniz. Mavi kapılara dolanmış fuşya begonvillere hayran hayran bakabilirsiniz. Alaçatı sokakları açık hava meyhanesi gibi. Sokaklarda sıra sıra zevkle döşenmiş masalar sizi bekliyor.

Alaçatı son zamanlarda bir hayli popüler. Fiyatları da diğer yerlere göre yüksek haliyle.Bir arkadaşım bana hayret etmiş. “Herkes Alaçatı’ya gece gider, içer. Sen gündüz gittin gezdin” diye. Ben o sokakları görmeye ve fotoğraf çekmeye gittim. Gece o fotoğraflar çıkmıyor. Gecesini de yaşamak isterdim ama bu sefer olmadı. Bir sonraya kaldı. 

Ildır pek çok film ve dizi filme ev sahipliği yapmış küçük bir Ege kasabası. Ildır’ın sakin huzurlu ortamı, muhteşem gün batımları, Gerence Körfezi gerçekten görülmeye değer. Daha önce Ildır’a hiç gelmemiştim ve bu kadar dingin, bu kadar güzel olabileceğini hayal edememiştim. Oraya gitmeden de bu kadar kalbi güzel insanla tanışacağımı bilmiyordum. İlk giderken bir kişiydim ama sonra giderek çoğaldık. 

 

İkinci Ali Abi Hikayem

Ramazan Bayramını kalabalıktan uzak, sakin bir köşede geçirmek gibi bir planım vardı. Uzun zamandır yolda olduğum için arkadaşlarımla çok özleşmişiz ki kalkıp yanıma geldiler. Birkaç günlük tatilde Gerence Körfezi‘nde kamp yapmayı planlıyoruz. Günkent Sitesinin arkasındaki sitenin içinden Gerence Körfezi£ne inilen toprak bir yol var. İki araba önlü arkalı gidiyoruz.

Yolun bittiği noktada bir kulübe görüyorum. Arabadan inip köpeğini seven adama selam veriyorum ve diyorum ki  “Nereye çadır kurarsak sizi rahatsız etmeyiz?” Adam diyor ki; “Gelin evin önüne kurun” Ben “Yok artık daha neler” derken adam diyor ki “gelin benim evde kalın. Ben iki gün kızlarımı ve torunlarımı görmeye İzmir’e gidicem“. Ben “olur” diyorum ama sadece bir dakika önce tanıştık. Ben bile bu kadar hızlı nasıl olur dedim kendime hayret ediyorum.

Sonrası daha da hızlı akıyor. Bana evini gezdiriyor. Teknede ki yaşamdan bildiğim 12 volt elektrikle çalışan aletler, güneş enerjisi gibi bir takım şeyleri anlatıyor. Dalından topladığı domates ve biberleri gösterip “yiyin” diyor. Dolapları açıp kendi yaptığı içkileri gösterip “için” diyor. “Köpeğe biz bakarız” diyorum. Daha sonraki günlerde köpeğin adını hatırlayamayınca Gül kocaman köpeğe devamlı “Minnoş” deyip bizi gülmekten öldürüyor. Köpeğin adı Bozki. Bütün bunlar Metehan arabayı parkedip gelinceye kadar 5 dakika içinde oluyor. Metehan “çadırları nereye kuralım” derken ben anahtarı uzatıp “evimiz” diyorum. Burada kalıcaz. “Nasıl yani” diyor. “Öyle işte” diyorum.

Gerence Körfezi’nin Abileri

Bu körfezde yalnız başına yaşayan bir kaç adam var. Bize evini açan bu koca yürekli adam Ali abi, arka tarafında bir otobüsü kendine ev yapmış olan Bülent abi, adada yaşayan Fevzi ve ileri ki koyda yaşayan Yusuf abi. Neden böyle bir hayatı tercih ettikleri, neler olduğu muamma. Ali abi çok mutlu, gülünce gözlerinin içi gülen bir adam. Bana bir şey olmuş da burada inzivaya çekilmiş gibi gelmedi. Hepsinin evi tekerlekli çünkü belediye sabit evlere izin vermiyor. Öyle bir yerleşilmiş ki bu kulübelerinde bir yere gidebilecek durumu yok.

Ali abi bize ileride ki koya gitmemizi söylüyor. Daha güzelmiş denizi. Ali abinin kulübesinin bulunduğu noktadan denizi takip edince 10 dakikalık bir yürüyüşle koya ulaşıyoruz. Arkadaşlarım bütün gece yol geldiler ve yorgunlar. Gül yüzme bilmiyor. Üç dakika içinde yüzme öğrenen ilk insan olarak tarihe adını altın harflerle yazabiliriz.

Öğleye doğru Ali abi çıkıp geliyor. “Öğlen yemeğine gelmediniz” diyor. Şehir hayatında öyle hasret kalmışız ki böyle insanlara. Biz şaşkınız. Bizimle biraz sohbet ettikten sonra vedalaşıp gidiyor. Akşama kadar denizde kalıyoruz. Öyle güzel ki. Akşam kulübemize geldiğimizde Ali abi çoktan gitmiş. Anahtarı gösterdiği yerden alıp eve yerleşiyoruz. Bizim için temizleyip bırakmış.

Erythrai Antik Kenti

Akşam gün batımını Ildır köyünün yukarılarında olan Erythrai Antik Kenti’nde yapmayı planladık. Gerence Körfezi Ildır köyüne 3,5 km uzaklıkta. Köyün içinde ki tabelaları takip ederek yukarılara tırmanıyoruz. Erythrai Antik Kenti ücretli değil. Kapısı yok. Dışarıda arabayı bırakıp enginar tarlalarının içinden geçip önce antik tiyatroya ulaşıyoruz.

O kadar bakımsız kalmış ki her yerini otlar bürümüş. Yarı yıkık merdivenlerinden tırmanıp tepelere ulaşmaya çalışıyoruz. Burasını kimse önemsememiş. Kaderine terkedilmiş gibi bir hali var. İnsanın içi acıyor. Ildırı Köyü, Erythrai Antik Kenti’ne evsahipliği yapmakta. Erythrai Karaburun Yarımadası’nın en eski yerleşim bölgesi. Tarihte kurulan 12 İon kentinin en önemlilerinden birisi. Erythrai kentinin ilk kurucusu Giritli Rhadamanthes’in oğlu Erythros. Kentin ismi de Yunanca “kırmızı” anlamına gelen Erythros’tan türediği, toprağının kırmızı olmasından dolayı Kızıl Kent anlamında Erythrai kullanıldığı düşünülmekte. Erythrai’ya sırasıyla Atina Krallığı, İonlar, Lidyalılar, Persler, Büyük İskender, Bergama Krallığı, Roma, Bizans ve Osmanlılar hakim olur. Hangi dönem olursa olsun Ege Denizi’ndeki ticari önemini kaybetmez.

Tam tepeye çıkınca muhteşem bir gün batımına şahit oluyoruz. Deniz, içindeki adalar, batan güneş… Sayısız fotoğraf karesi çıkıyor. Tepenin diğer tarafından Ildır’ı seyrediyoruz. Tam tepeye kocaman bir bayrak dikmişler. Öyle güzel bir manzara oluşturuyor ki.

Ali abi marangozmuş. Öyle güzel bir mutfak yapmış ki. Kulübesi İkea evleri gibi minicik ve işlevsel. Sabahın altısında doluyla karışık öyle bir yağmur yağıyor ki gürleyen gök yerleri titretiyor. Çakan şimşekler ödümüzü patlatıyor. Ali abi kulübesini bize vermese bu yağmurda perişan olacakmışız.

Biz bu küçük kulübede bir kaç gün oturduğumuz yerden muhteşem gün batımları seyrettik. Harika sofralar hazırladık. Adaya yüzdük. Kendimize ait bir koyumuz oldu. Hep güldük ama hep. Biz burada çok mutlu olduk. Önemli olan içinde yaşadığımız binalar değil, içinde yaşadığımız kocaman yüreklerdi. 

Ayıbalığı Koyu

Sonraki iki günümüzü çevreyi gezerek geçiriyoruz. Yakınlarda Çeşme ve Alaçatı var. Diğer tarafta Mordoğan ,Karaburun. Mordoğan tarafındaki günümüzde Ayıbalığı koyunu söylüyorlar. Ayı balıklarının ürediği yermiş. Mağaralar varmış. Oraya giden yol üstüne bir beach kondurmuşlar. 40 lira vermeden gidilemiyor. Arkasında minik bir halk plajı da var. Oradan suya girip burnu yüzerek geçerek mağaralara gidiyoruz.

Baştan hava çok güzeldi ama bir anda hava kapatıyor ve buz gibi oluyor. Kısa sürede de tufan gibi bir yağmur başlıyor. O masmavi Ayıbalığı mağaralarının tepesinden suya atlamak hayal oluyor. İşin kötüsü Gül yüzmeyi yeni öğrendi ve karadan dönebileceğimiz bir yol yok. Bir elinden Metehan diğer elinden ben tutup yüzerek karaya çıkıyoruz. Eşyalarımızın yanına ulaştığımız da artık sel götürüyor her yeri ve çok soğuk. İnsanlar kafelere sığınmış, kafedekiler kimseyi salmıyor. Hesap toplamaya çalışıyor.

Böyle bir kaostan kurtulup yola düştüğümüzde yola damla yağmur düşmediğini görüp hayret ediyoruz. Ayıbalığı Koyu‘na tekrar gidip fotoğraflamak ve yazmak için başka bir gün tekrar gitmeyi planlıyorum. Son günümüzde Ali abi gelmiş. “Ali abi biz çadırları nereye kuralım” diyorum. “Ya ne çadırı oturun işte” diyor. “O zaman senin çadırı nereye kuralım” deyince bir kahkaha kopuyor.

Son Akşam Yemeği

Son akşam da balıklı uzolu bir masa kuruyoruz. Ali abi bize evini açtığı gibi elimizi cebimize de attırmıyor. Kızıyor.  Gözümüzden yaşlar gelinceye kadar gülüp eğleniyoruz. Zaten bu üç günümüzde o kadar çok güldük ve eğlendik ki. Ertesi gün arkadaşlarımı yolcu ediyorum. Bir gün daha kalıp Ildır’dan ayrılırken sabah kahvaltı için Ildır köyünde duruyorum.

Dolmuşlarında kalktığı minicik meydanında bir börekçi var. İçeri girip börek çöreklere bakıyorum. Börekçide ki adam “Nerelisiniz” diyor. İstanbullu olduğumu öğrenince yüzü buruşuyor. O da İstanbul’dan taşınmış buraya. “Ben İstanbul’a aşığım” deyince inanamıyor ve “Her zaman burada konuşacak insan bulamıyorum lütfen oturun. İlk defa birisi İstanbul’u seviyorum dedi” diyor.

O sırada dolmuşu kaçıran biri giriyor. “Tanıyor musunuz” diye soruyorum. Aldığım evet cevabı üstüne “eğer beklerseniz sizi Alaçatı’ya götürebilirim. O tarafa gidiyorum zaten” diyorum. Börekçi abimle yoğunluğundan oturup konuşamasak da bana getirdiği hiç bir şeyden para almıyor. Üstüne bana kolyeler hediye ediyor. En son elinde topladığı çiçeklerden minicik bir demetle bana öyle güzel dualar, temenniler ediyor ki tüylerim diken diken, gözlerim dolu dolu oluyor.

Videoya alamadığıam çok üzülüyorum sonraları. Arabaya bindikten sonrada elinde bir bardak su görüyorum. Baktığımı görünce “arkandan dökücem” diyor. Hayatımda hiç ardımdan su dökenim olmamıştı. Hiç bu kadar sevgiyi iliklerime kadar hissettiğim de olmamıştı. Ne börekçinin adını hatırlıyorum ne de adamın adını. İletişim bilgilerimi bir kağıda yazıp bırakmıştım. Belki günün birinde beni ararsa tekrar konuşabiliriz.

Ildır Köyü

Ildır’dan aldığım yolcumla önce köyü geziyoruz. En son Fatmagül’ün Suçu Ne dizisi burada çekilmiş.  Ildır’da okulun orada kamp yapmak için güzel yerler olduğundan bahsediyor. Beni tepelere çıkartıyor. Fotoğraflarımı çekiyor. Tepelerden denizi seyrediyoruz. Bir ada var. Adı Zeki Müren adasıymış. Zeki Müren zamanında o adayı satın almak istemiş ama devlet satmamış. Adı da öyle kalmış.

Yol boyu Ildır’dan aldığım yol arkadaşım Şeref’le sohbet ediyoruz. Aslen Erzurumlu olan Şeref bir arkadaşının düğünü için İzmir’e gelmiş senelerce önce ve çok beğenmiş. Fizik öğretmeniymiş. Tayinini Alaçatı’ya aldırmış. Devler ona Ildır’da lojman vermiş. Annesi ve babasını da getirmiş. Şuan babası memleketteymiş.

Evde annem var, sizi misafir etmek isteriz” diye kaç kez söyledi bilmiyorum. Yolcumu Alaçatı’da bırakıp yoluma devam ederken şu birkaç günde kaç tane yüreği dev, elindekileri başkalarıyla paylaşan, gülünce gözlerinin içi gülen iyi insanla tanıştım diye düşünüyorum. Ildır’da iyi insanlar yaşıyor. Denizi, havası çok güzel. Evleri ve köyü muhteşem. Biliyorum ki Ildır’a tekrar gelmeden duramıycam artık.

  • Mesta, Sakız Adası

Sakız adası beni çok şaşırtıyor. Bir film platosunu aratmayan sokaklarıyla, fotoğrafçılar için cennet olabilecek bir ada Sakız. Her Yunan adası başlı başına bir ülke gibi. Sakız adasında zaman içinde yaşayan halk mütemadiyen birilerinden kendini korumaya çalışmış. Cenevizlilerden, Osmanlılardan, korsanlardan.. Dünya beni şaşırtmaya devam ediyor zaten. Yüksek duvarların labirent gibi sokakların sadece birkaç girişi olan şehirlerin içinde hapis kalmış. Hep bir yaşam mücadelesi. O yaşam mücadelesinden geriye masal tadında film platosu gibi sokaklar kalmış.

 

En çok gittiğim yer Yunan adaları oldu sanırım. Her egeye gidişimde en yakındaki Yunan adasına bir kaç günlüğüne kaçıveririm. Benim için Kınalıada’ya geçmek gibi bir şey. Çeşme’ye yakın olan Yunan adası da Sakız Adası. Belki yazının sonuna kadar okumaya sabredemezsiniz diye bence en önemli iki şeyi başa yazmayı gerekli buluyorum. Birincisi yola çıktığınız arkadaşınızla aynı paralelde olmanız, ikincisi mutlaka yola çıkmadan YAKITINIZI ALMANIZ. Ada da benzinci yok gibi bir  şey. Olanda da “no gas” sözüyle dumura uğrayabiliyorsunuz.

Sakız Adası’na Nasıl Gidilir?

Çeşme Kalesi’nin biraz ilerisinde ki Ertürk Lines’dan kişi başı 25 euro gidiş dönüş biletimi alıyorum. Turyol’un fiyatları da aynı zaten ama onun feribotu yarım saat önce hareket ediyor. Önce arabayla geçmeyi düşünmüştük ama arabayla geçiş gidiş geliş 80 euro, arabanın sigortası o, şu, bu derken çok pahalıya malolduğundan feribotla geçip araba kiralamaya karar veriyoruz.

Ertürk Lines haftanın her günü var. Hatta gece seferleri bile var. Çeşmeden’den sizi götürüyorlar. Ertesi sabah dönebiliyorsunuz. Sabah 9,30 feribotu için saat 8 de limandayız. Bileti aldığınız yerden binilmiyor. Ulusoy Port’tan bineceksiniz. Onu mutlaka sorun. Acentadan bileti alınca uçaklarda olduğu gibi chek-in yaptırmanız gerekiyor. Daha önce hiç acentadan bilet almadığım için benim bilgim yok, arkadaşım da unutmuş. Sıradan çıkıp az ötedeki bürodan işlemleri yaptırmamız gerekiyor. Pasaport görevlisi sıraya girmeden gelin demişti. Döndüğümüz de beklemeden sorunsuz geçiyoruz.

Ertürk Lines’ın feribotu bana çok profesyonel gelmedi. Topçular feribotları bile daha iyi durumda. Bir saat gibi bir sürede Chios da oluyoruz. Nasıl olduysa en öndeyim ve adaya ilk adım atan ben oluyorum. Bir gün önceden internette dolaşan bilgilerden adada yaşayan Deniz diye biri olduğunu öğrenmiştik. Arayıp araba ayırtmıştık.

Ona giderken başka bir yere daha bir soralım dedik ve gördük ki önceden rezerve ettirmek çok pahalı. Otomatik vites arabaları günlük 25 euroya kadar veriyorlar ki bizim rezerve ettiğimiz 30 euroya düz vites veriyordu. Hepsi yan yana ve feribot iskelesine çok yakın zaten. Bir kaç dükkan dolaşıp fiyat almadan kiralamayın derim. Hatta günlük 5 euro fazla verince son gün akşam getirmemize razı oluyorlar. Toplam üç gün kiralamış gibi olduk.

Nea Moni Manastırı

Benim için Yunanistan da olmanın en güzel yanlarından biri gider gitmez radyoyu açıp yunan müzikleri dinlemektir ama radyo bir kaçTürk kanalından başka bir şey çekmiyor. Adanın diğer tarafına kadar da çekmeyeceğini, orada çeken yunan kanallarının da cızırtıdan ibaret olduğunu daha bilmiyoruz tabi. 

Arabamızı aldığımız gibi önce her gün sadece saat bire kadar açık olan Nea Moni Manastırı’nı görmeyi düşünüyoruz. Nea Moni Manastırı Chios merkeze 15 km ötede. Devamlı kıvrılan ve tırmanılan bir yolu var. Tabelalar sizi yönlendiriyor. Çoğu yerde kaybolduk mu acaba, geçtik mi acaba diye düşünmeyin bizim gibi. Ana yolu bırakmayın. Oraya giden yolun başında tabelası var.

UNESCO DÜNYA KÜLTÜR MİRASI listesinde olan manastır da tadilat var. 1042 Yılında üç rahip tarafından kurulduğu düşünülüyor. Adanın en önemli Bizans anıtıymış. 1881 yılında ki bir depremde kubbesi ve saat kulesinin yıkıldığını okumuştum. Sanırım onarmışlar. Arka taraflardaki binalar tamamen yıkılmış ama.

Ana kapısından içeri girince binanın fotoğrafını çekmek istiyorum. O sırada bir rahip elinde poşetler bir şeyler taşıyor. Benim fotoğraf çektiğimi görünce telaşla ağacın arkasına saklanıyor ve çıkmıyor. İkimizde birbirimizin gitmesini bekliyoruz ama ikimizde kımıldamıyoruz. En sonunda çalışanlara bir şeyler söylüyor. Meğer benim fotoğraf çekmemmiş sorun.

Ben manastırı fotoğraflamak istiyorum onu değil. Komple fotoğraf çekmek mi yasak yoksa sadece rahibin fotoğraflanması mı yasak anlayamıyorum. Tüm manastır gezim boyunca rahip adım adım peşimde. Ne zaman fotoğraf çekecek olsam kadrajıma giriyor ve kaçıyor. İnanılır gibi değil. Halbuki sabit dursa ve ben manastırı gezip fotoğraflasam herkes rahat edecek.

Sakız Adasında Exchange İşi Nasıl Yapılmaz?

Manastırı gezip geldiğimiz yoldan aşağı inip yakıt alıyoruz. Arkadaşım yanındaki frankları euroya çevirmek istiyor. Para bozdurmayı unutmuş. Merkeze inip meydanın kalabalık trafiğinde bir yer arıyorum durmak için. Arkadaşım polisten izin aldığını söyleyerek beni bırakıp “bankaya gidiyorum” diye çıkıyor. Sonrasında ben önce polisle, otobüs durağındakilerle sonra taksicilerle kısaca önüme kim çıktıysa hepsiyle kavga etmek zorunda kalıyorum.

O polis ardımdan gelip bir şeyler yazıyor. Büyük ihtimalle cezayı yedik. İlerleyen zamanlarda ki gelişmeleri buraya ilave ederim.Meydandan uzaklaşamıyorum. Yurt dışındayız, telefonlarımız kapalı. Gidersem beni nerede bulacağını bilemez. O sıcak da arabayı kaç kez saçma sapan yerlere bıraktığımı, kaç kez indirdiğim yere yürüdüp beklediğimi, kaç kez çıldırdığımı hatırlamıyorum. Sanırım biraz kocadım.

Bir buçuk saat sonra bile hala gelmeyince başına bir şey geldiğini düşünüyorum artık. Sonra banka demişti diye bankaya gidiyorum. Arkadaşım bir yunan adasında, bir bankanın klimalı bekleme salonunda sırasının gelmesini bekliyor ama dönüp haber vermiyor. Daha bir kaç saat önce geldik, üç gün burada birlikteyiz ve ben hiç eğlenmiyorum.

Mavra Volia, Emporios

Elimizde ki haritadan Pirgi tabelalarını takip ederek Chios merkezden çıkıyoruz. Çok zor olmuyor. Limanı ardınızda bırakıp sahil yolundan devam edince tabelalar sizi yönlendiriyor. Yollar çok düzgün ama daracık. Kimsecikler yok. Yolda tek başımıza gidiyoruz. Arada tek tük araç çıkıyor o kadar.

Yolumuzun üstünde önce Armolia diye bir köyden geçiyoruz. Burası seramik işçiliğiyle ünlü. Tutamayıp kendime çok güzel çorba fincaları alıyorum. Euroyu 5,5’le çarpmayınca çok ucuza geliyor. Çarpınca da insanda çarpıntıya sebebiyet veriyor.

Sıcaktan baygınlık geçirmek üzereyken öğle sıcağını Mavra Volia‘da değerlendirelim istiyorum. Pirgi‘den hemen önce Emporios tabelasından girmeniz gerekiyor. Boşuna Mavra Volia tabelası aramayın çünkü yok. Bu volkanik siyah taşlı plaj Emporios köyünün plajı.

Tabelalar da o şekilde. Ana yoldan ayrılınca kısa sürede plajda oluyorsunuz. Girişinde bir ücretsiz otopark var. O kadar az insan var ki inanılır gibi değil. Şezlong yok, şemsiye yok. Biri başınıza dikilmiyor. Bir köşede bir taverna var. Eğer isterseniz kahvenizi, biranızı içebiliyorsunuz. Sessiz sakin.

Üç beş insandan başka insan yok. Biz de olsa nasıl olurdu diye düşünmeden edemiyor insan. İlk inilen ana plajdan başka sağdaki tavernanın oradan yürüyünce daha büyük ve heybetli bir siyah plajla karşılaşıyorsunuz.

Burada sadece iki kişi var. Plajda olanların çoğu Türk zaten. Dediklerine göre bu taşları avucunuzda tutup ısıtırsanız manyetik bir gücü varmış. Deneyip görücez bakalım. Daldım, çıktım. Öğlen yaşadığım stresi suya bıraktım gidiyorum şimdi.

Pirgi

Yolumuzun üstünde ki ve benim fotoğraflarını görüp çok merak ettiğim köyün adı Pirgi. Burada ki binaların üstü Ksista yani çizik denilen süslemelerle kaplı. Tüm evler tüm sokaklar desenli. Bir rivayete göre Cristof Colomb dünya turuna çıkmadan önce burada kalmış ama kimse sorsam böyle bir bilgiye sahip değil.

Köy meydanında oturup bir şeyler içmek için bir sürü masa sandalye var. Sorun şu ki adada yaşayan ya da dolaşan insan pek yok. Daracık sokaklarına kendimizi salıp birbirinden güzel evlerden hangisini fotoğraflayacağımızı şaşırmışken teyzeler kapıların önünde kahve bisküvi keyfindeydiler. Tabi ki arkadaş oldum. O bisküvinin tadına baktım. 

Enteresan olan fotoğraf çekilirken kameraya bakmamaları. Çoğu fotoğraf isteğime yanaşmıyor. Zaten siyah giyinmiş kadınların fotoğrafını çekmemem gerektiğini Thassos adasında öğrenmiştim. Onlar kocaları ölmüş yas tutan kadınlar. Saygı duymak lazım.

Kartpostal gibi fotoğraflar çıkartıyoruz. Hayatımın en dar sokaklarından birinden geçiyorum. Bizim Mardin evlerinden bildiğimiz abbaralar her yerde var burada da. Hiç gidesim gelmiyor.

Mesta

Artık dolaşmaktan yorulan ve acıkan arkadaşımın isteğiyle Olympi köyünü yarın gelmek şartıyla es geçip Mesta’ya gidiyoruz. Adada ki diğer köyler gibi Mesta da yüksek duvarlı ve labirent gibi. Burada ki köylerin özelliği bu. Zaman içerisinde mütemadiyen korsan saldırılarından, Cenevizlilerden, Osmanlıdan hep birilerinden korunmak için yüksek duvarlarla, beşgen şeklinde labirent gibi inşa edilmiş.

Şehrin ilk başta iki kapısı varmış. Şimdilerde dört kapısı var. Her köşesinde bulunan kuleler şimdilerde ev olarak kullanılıyor. Sakız da sağlıklı bir konaklama ancak merkezde yapılabiliyor. Mesta da ilk başta sadece Anna’nın evini bulabildik. İnternet dahil hiç bir şey yok. 40 euro bir gece konaklama. Bir kuruş inmeyen Anna “işinize gelirse” diye bir hareket yapınca arkadaşım ve ben çıkıyoruz. “Birkaç saat uyuyacam zaten. Yatarım ben arabada” diyorum. Arkadaşım ben de yatarım deyip beni çok şaşırtıyor.

Otelden vazgeçip, limana inip, yemek yemek istiyoruz. Mesta Port’ta iki tane taverna var. Bir tanesine oturup muhteşem deniz ürünlerine boğuyoruz kendimizi. Tabelası yunanca olduğu için tavernanın adını öğrenemiyorum. Ahtapotundan kalamarına uzosuna kadar birçok şey yiyip 40 euro ödüyoruz. Sakız diğer yunan adalarından birkaç euro daha pahalı.

Akşam serinliği de başlayınca içeri geçip interneti kullanıyoruz. Oldukça uzun saatler geçirmemiz arkadaşımı rahatsız edince tavernadakilere durumu anlatıyorum. Kalacak yer bulamadığımızı söyleyince önce arabayı tavernanın önüne çekmemizi söylüyorlar.

Ben bunun rahatlığıyla Mesta’nın gece ışıklandırılmış halini görmek istiyorum. Arkadaşım araba kalıp dinlenecek. Ben kendimi kimsenin olmadığı sokaklara salıyorum. İn cin top oynuyor. Kah fotoğraf, kah video çekerken yanımdan biri geçiyor ve beni takip ediyor sanarak ilk kalp çarpıntımı yaşıyorum. Bir şey olsa kimse yok etrafta.

Nasıl becerdiysem sadece 4 çıkışı olan köyden çıkmayı da başarmışım. İstesen olmaz. Şimdi dik duvarların dibinden yürüyerek bir kapı bulmalıyım. Neyse ki çok aramadan buluyorum. Yürürken kapının önünde sigara içen bir kadınla sohbet ediyorum. “Nerede bu insanlar” diyorum. Çoğunun Amerika gibi başka ülkelerde yaşadıklarını, sadece yazları geldiklerini, hafta içi olduğundan pek turistinde olmadığını öğreniyorum.

Mesta da sadece 50 kişi yaşıyormuş. O evlerin hepsi bomboş. Tüm bunları ne Türkçe ne Yunanca ne İngilizce konuşamadan anlayabilmiş, onunda anlatabilmiş olması ne mucize değil mi? Nece konuştuk bilmiyorum ama anlaştık. Sarılıp ayrılıyorum. Sarılmadan bırakmam mümkün değil.

Mesta Ve Joon

Tekrar Mesta Port’a döndüğümüzde arabayı tavernanın önüne çekiyorum. Joon onda kalabileceğimizi söylüyor. Joon tavernanın sahibi sanıyorum. Yol harika insanlar çıkartıyor karşıma. Tekrar Mesta’ya dönüyoruz. Evin alt katı kubbeli, çok dik ahşap merdivenden üst kata çıkılıyor. Çok yüksek tavanlı olan üst katta ahşaptan bir asma kat daha var. O asma katın tavanı çok alçak. Ben ayakta duramıyorum, uzun da değilim o derece yani. Joon bize temiz çarşaflar veriyor. Oğluyla kızının odasında kalıcaz. Çocukları Atina da yaşıyormuş.

Evi dolaşıp sorular soruyorum Bir fotoğrafa gözüm takılıyor. Fotoğraftaki insanları Joon şöyle anlatıyor. “Arkadaki (parmağıyla işaret ederek) father father father, solda ki mother mother mother, sağdaki mother mother mother mother.” Buradan da anlaşılacağı üzere pek Ingilizce konuşan yok bu taraflarda. Yine hiç bir dil konuşamıyoruz. Ayni ruhtaki insanlar için çok da gerek yok aynı dili konuşmaya. O fotoğraf kaldığımız evin kapısında çekilmiş.

Bize sakız reçeli hediye ediyor. Sonra da bir sabah kahvesi yapıp uğurluyor. Türk kahvesine onlar Greek coffee diyor. Joon içine süte benzer bir şey koyduruyor. Çok sevdim. Aynı dibek kahvesi gibi oldu. Gittim aradım buldum aldım. John yine bizi bekliyor. Ben de İstanbul’a davet ettim.

Bir yunan adasında, ortaçağdan kalma bir köyde, yine ortaçağdan kalma bir evde uyudum. Sabah sokaklarında son bir kez dolaşırken otel sorduğumuz meydanın hemen yanında bir otel görüyoruz. Otel için 70 euro fiyat veren garson kız bize buradan bahsetmemiş. Anna’nın evine mecbur olmuştuk. Hem de iki adım daha yürüsek görecekmişiz.

Bu otel tertemiz ve çok güzel. İnternet, kahvaltı her şey var ve 40 euro. Burada kalınabilirdi. Anna’nın evine para vermek pek akıllıca değil. Lida Mary Rooms&Suites otelin adı. +30 6976629668(Tasos) tabelasında böyle yazıyor

Olympi

Dün göremediğim Olympi köyüne gidiyoruz. Önce bu köyün yakınlarında ki Olympi Mağarası’nı görelim diyoruz. Yol sorduğumuz motorlu bir amca yolunu değiştirip, önümüze düşüp, bize öncülük yapıyor bir müddet.

Dere tepe aşıp gidiyoruz ama kapı duvar maalesef. Geç saatte açılıyormuş sonradan öğrendiğimize göre. Onu görmek bir sonraki gelişime kalıyor. Olympi, Mesta’nın küçüğü gibi. Aynı korsan saldırılarından yüksek duvarlar ve labirent sokaklar.

Anladığım kadarıyla Mesta daha turistik ve bakımlı. Burada ki minik meydanda kahvaltı ederken bir kadın bize nereli olduğumuzu soruyor. Türk ve İstanbul olduğunu duyunca gözleri neşeyle parlıyor.

Türkçe”Hoşgeldiniz” diyor. İstanbul’da doğduğunu anlatıyor. Bir kahvaltı 7,5 euro ve iki kişiye yetecek kadar çok.

Lithi’ye Giderken Yakıt Sorunumuz Başlıyor

Arkadaşım daha önce Sakız’a beş kez, günübirlik gelmiş. Lithi’yi çok beğenmiş. Bir sonraki durağımız orası olacak ama aracımızın benzin ışığı yandı. Biz az almıştık. Bittikçe doldururuz diye düşünmüştük ama bu işlem Sakız adası için geçerli değil.

Bir benzinci buluyoruz ama bir kadın bize yüzünde garip bir ifadeyle “no gas” diyor. İlk başta bir sonrakinden alırız diyoruz. O yüzündeki ifade bize acıma ifadesiymiş sonradan anladığımıza göre. Bir sonraki benzinci komple kapalı. Lithi‘de oteller var, yerleşim bölgesi, orada kesin vardır diyoruz ama orada da yok. Sahile inip birilerine yedek benzinleri var mı diye sormaya başlıyorum.

Orada otel işleten bir Türkle karşılaşıyoruz. Onlar da bize en yakın yerin 10 km ötede olduğundan bahsediyor ama o ışık yanalı çok oldu. Bu araba oraya gitmez. O sırada bir motor ve yemek yiyen motorcular farkediyorum. Bir motorcu asla kimseyi yolda bırakmaz. Alman bir motorcudan bize yardım etmesini istiyorum. Aralarında konuştuktan sonra bana yemeği bittikten sonra gidip alabileceği işaret ediyor.

İşte bu kadar” diyorum ama arkadaşım ağlamaya başlıyor. Onun için bu yeterli değil. O birinin deposundan çekelim istiyor. Ben yaşanan her şeye rağmen eğleniyorum, o ağlıyor. İnsanların olaylara yaklaşımı çok farklı. Zaten sonradan Alman motorcu kendi deposundan çekip bizim depoya 3 litre benzin veriyor. Nasıl müteşekkirim anlatamam. 5 euroluk yakıt bizi bir sonraki benzinciye götürür.

Tüm stresli anlarda dimdik ayakta kalıp gülümseyen ve çözmeye çalışan ben her şey bittikten sonra bir sinir çökmesi yaşarım. O zaman suya stresimizi bırakma zamanı. Kısa bir yüzme molası veriyoruz.

Lithi kumluk bir deniz. Şezlong şemsiye ve tesis sevenler için harika bir yer. Çocuğu olanlar çok mutlu olabilir. Denizi sığ ve kumluk. Lihti’de 40 eurodan başlayan fiyatlarla birkaç otel mevcut. Lithi’ye gelirken o kadar çok muhteşem turkuaz renkli bakir koydan geçtik ve benzin olmadığı için giremedik ki. Onların üstüne bu denizde yüzmekten mutlu olmamam gayet doğal bir şey.

Volissos

Yakıtımızı alınca adanın kuzeyine doğru yol alıyoruz. Yol üstünde ki bakir koylar devam ediyor ama arkadaşım bakir koylara girmekten korktuğunu söylüyor. İnemiyoruz. Volissos Köyü var hedefimizde. Minicik köy meydanında küçücük bir bakkal ve önünde çok şirin masa sandalyeleri var.

Kadına köyle ilgili bir şeyler soruyoruz. Yukarıda ki kaleyi gösteriyor. Başka bir şey yok diyor. İnternette okuduklarımdan Homeros’un doğduğu ortaçağ köyünün burası olduğuna dair bilgilerim var. “Homeros’un evi nerede” diyorum? Biraz düşündükten sonra kimlerden diye sorunca gülümseyip teşekkür edip ayrılıyorum. Homerosgillerden diyemiyorum.

Yukarıda ki kaleyi görelim bari diyorum. Arkadaşım “aman kale işte” diyor. Arkadaşım bir arkeolog. Şaşırıyorum. En iyisi bir benzinci bulmak ve derin derin nefes almak. Adanın en büyük benzincisini bulmak ve yakıt alabilmek bende bir coşku seline sebep oluyor.

Anavatos

Anavatos‘la ilgili okuduklarım o kadar çok ilgimi çekmişti ki. Anavatos‘un anlamı erişilmezmiş. Denizden 450 metre yukarıda kurulu bir ortaçağ köyü burası. Osmanlıdan kaçmak için sığınan, esir düşmektense ölmeyi tercih edip uçurumdan atlayan 400 kişinin bir zamanlar yaşadığı yer ve ben görmeyi çok istemiştim.

Sadece bir ailenin yaşadığını geçen gece sokakta karşılaştığım kadın anlatmıştı. Tek bir girişi bulunan üç tarafı uçurumlarla çevrili bu köye tabi ki gittim ama göremedim. Arkadaşım görmek istemedi. “Köy işte diğerleri gibi” dedi. Artık savaşmaya gücüm kalmadı. Köyün yanından geçip gittim.

Lagkada

Eğlence ve taverna arıyorsanız Chios’un kuzeyindeki Lagkada çok şirin bir kasaba ama kalacak yer HİÇ yok. Chios merkezden kuzeye doğru gittiğinizde oldukça yakın olduğunu göreceksiniz. Biz gittiğimizde oldukça rüzgarlıydı ve pek kimse yoktu.

Ada da normalde kimsecikler yok zaten. Lagkada bana aradığımı vermeyince diyorum ki “hadi Chios’ a dönelim ve merkezi gezelim.” Sakız adasının kuzeyinden merkeze inerken kayıp insanları buluyoruz. Araba koyacak yer yok.

Sakız adasının güneyi bomboş plajlarıyla dururken küçücük bir koyun içinde 300 spartalı ve yol üstündeki arabaları, üst üste denize giriyorlar. Hayat çok garip.

Chios merkeze yaklaştıkça da Sakız adasının sembollerinden olan yeldeğirmenleriyle karşılaşıyoruz. Değirmenlerin binaları var ama yelleri yok.

Chios

Chios merkeze gelince arabayı parkedecek yer arıyoruz. İlk geldiğimiz gün deli gibi kalabalık olan meydanda kimsecikler yok. Arkadaşım ehliyetini unuttuğu için arabayı ben kullanıyorum. Kendisi mükemmel araba kullandığı için kimseyi beğenmiyor.

Önce bir otel arayışına giriyoruz. Limanda deniz boyunca yürüyünce arka sokaklarında bir sürü otel var. Çok fazla düşünmeden Holidays Rooms Hotel de odamızı alıyoruz. 35 euro fiyatı ve asla indirim yapmıyorlar. Kostas bize odamızı gösteriyor. Minicik balkonundan denizi ve Osmanlı camisinin minaresini görebiliyorum.

İnterneti bulur bulmaz önce birikmiş işlerimi halledip kendimi sokaklara salıyorum. Chios merkezde her şey var. Marketler, mağazalar, tavernalar…Bildiğimiz şehir burası

Greek Fish Taverna

Gece de tek başıma çıkıp yemek yiyeceğim bir yer arıyorum. Kalabalıklara karışasım yok. Hiç kimsenin olmadığı tam köşedeki Greek Fish Taverna‘ya oturuyorum. Kalamar ızgara yemek gibi bir planım var. Tava yaptıklarını öğrenince kalkmaya yelteniyorum ama istediğimi yapacaklarını söylüyorlar. Beni ikna ediyorlar.

Sakız adasına özgü uzodan içmek istiyorum. Normalde alkol kullanmam. Anason kokusuna hiç dayanamam ama bu akşam ihtiyacım var. Sakız adasında uzoyu bardağın yarısına kadar doldurup üstünü ağzına kadar buzla doldurup içiyorlarmış. Diğer uzolardan da farklıymış. İçebilmem bu sebeptenmiş.

Yemek yiyip, internette arkadaşlarımla sohbet edip, kafamı dağıtıyorum. Arkada harika greek müzikler çalıyor.İlerleyen saatlerde tavernanın sahibi Dimitrios nereli olduğumu soruyor ve sohbet böyle başlıyor.  En son masaya şirin garsonumuz da dahil oluyor. Çok eğlenceli saatler yaşıyoruz.Mükemmel insanlar.

Bana Sakız adasına özgü sakız likörü tattırıyorlar. Çok beğenince bir litrelik şişeyi bana hediye ediyor. Uzoyu da çok beğendiğimi söylemiştim. Bir şişede ondan getirtirirken durduruyorum. En son, bir sonraki sefer geldiğimde Çeşme manzaralı sadece bana ait bir evde kalabileceğimi, araba kiralamamamı, onunkini alabileceğimi söylüyor. Ben de onları İstanbul’a davet ediyorum. Sabah dörde kadar sohbet devam ediyor.

Gidebilirim desem de beni otel odama kadar bırakıyorlar. Suriyelilerin çok olduğundan ve beni hop diye kolumdan çekip götürebileceklerinden bahsediyorlar. Geçekten adada çok fazla arap var. Şimdiye kadar hiç bir yunan adasında karşılaşmadığım kadar gözle taciz olayı yaşadım merkezde dolaşırken.

Eğer giderseniz mutlaka Greek Fish Taverna ve güleryüzlü sahibi Dimitrios‘la tanışın. Muhteşem lezzetlerinden, hoş sohbetlerinden tadın. Yüzünüz ne kadar asık girerseniz bir o kadar gülerek çıkacağınızın garantisi var. Ertesi gün markette baktığımda bana hediye ettikleri likörün 19 euro olduğunu görüyorum. Ben 18 euro hesap ödemiştim.

Ve Son Gün Neye Niyet Neye Kısmet

Hayatımda pek nadir olarak kabinlerde üst değiştiririm. O tek seferde de şapkamı, maskemi kabinde unuttuğumu ertesi gün farkediyorum. Lithi’de ki otelde çalışan türkün kartını almıştım. Arıyorum ve kabinde buluyor bir gün sonra bile. Bizde olsa nasıl olurdu diye bir kez daha sorguluyorum.

Son günümüzü denize ayırmıştık. Mavra Volia hayalleriye kıvranırken yine sevmediğim ve beğenmediğim Lihi’ye gitmek zorunda kalıyoruz. Hava zaten bulutlu. Madem öyle burada takılalım diye düşünüp şezloga geçiyoruz. Hemen bir çocuk beliriyor. Bir şeyler içersek oturabileceğimizi söylüyor. “Tamam” diyoruz. Gelince hemen parasını istiyor ama biz çantamızı arabada bıraktık.

Araba onların otelinin önünde. Bir yere kaçamayız yani. Zaten 1,5 euro için neden kaçalım. İşletmeci bir Türk olunca o çocuğu defalarca yanımıza gönderiyor. Arkadaşım üstünü değiştirmek için arabaya gidince de arabaya gidip istiyor. Yunan da böyle şeyler yaşanmaz. Adamların umrunda değil. Böyle olduğu içinde kimse kaçmaz. Bunu bir kez daha düşünmek lazım.

Bu sefer başka bir dağ yolundan Chios’a dönüyoruz. Arabayı teslim etmemiz lazım ama araba kiraladığımız yer kapalı. Genelde “arabanın üstünde anahtarı bırak git” derlermiş. Rahat insanlar yani. Feribot saatini beklerken alış veriş yapıp bir şeyler yiyoruz. Arkadaşım buranın peynirlerini çok seviyor ve sabah peynir alış verişi yapmış. Feribota getiriyorlarmış. Peynirler o kadar geç geliyor ki neredeyse feribota yetişmeyecekti. 

  • Sakız ağaçlarıyla ünlü ada da birkaç sene önce çıkan yangında simsiyah yanmış ağaçlar kalmış. Yollar bomboş.
  • O kadar çok bakir koydan geçtim ki karavanla gelsem hepsine girer çıkardım dedim. Kamp yapmaya çok uygun. Sakız adasın da farlar açık gidilirse ceza yiyeceğimizi söylediler. Ne kadar doğru bilemiyorum.
  • Bu adayla ilgili okuduklarımla adayı çok farklı buldum ben. Çoğu bloğun masa başından yazıldığı izlenimi verdi ya da bakış açılarımız çok farklı.

Ve Bir Bahar İsyanı

Alıştığınız gibi bir yazı değil bu sefer ki. Bolca neşe ve eğlence barındırmıyor. Arada can sıkıcı şeylerde yaşanıyor bu sefer olduğu gibi. Çoğu zaman yaşananları kendime saklama gereği duyardım, artık yazmam gerektiğini düşünüyorum. Üç gün boyunca devamlı kendimi anlattığım, güzel bir şeyler yaşamak için çırpındığım, birilerini bir yerler görmek için ikna etmek zorunda kaldığım zamanlar geçirdim.

Bu vesileyle bunu buraya yazayım ki bu bloğu yazdığım için bu şekilde geziyor değilim. Ben iş yapmıyorum. Benim gezme tarzım bu. Hep böyleydim. Yazma kısmı sonradan geldi. Fotoğraf çekmeyi ve güzel kareler yakalamayı seviyorum. Rastgele fotoğraf çekmekten, çektirmekten hoşlanmıyorum ve gezilerimde fotoğrafa vakit ayırıyorum. Benimle bir yere gitmek isteyen herkese duyurulur ki ben zalım geziyorum.

Telef olursunuz. Bir daha düşünün. Her sokakta kaybolmaya, gerekirse arabada yatmaya, gerekirse aç kalmaya, okuduğum ya da duyduğum bir şey için kilometrelerce yol gitmeye hazırsanız gidelim.  Bütün bunların yanında eğer yoldan çıkmaya hazırsanız ve inat etmezseniz  sınırsız kahkaha, bolca bulaşıcı neşe , eğlence garantisi var.

Sonra “niye yalnız geziyorsun, sıkılmıyor musun”? diyorlar. Sıkılmıyorum. Ben yolun bana verdiği şeylerle çok eğleniyorum. Bu gezide ben yine başıma gelen her şeyde çok eğlendim, çok güldüm ve tecrübe edindim.Bana yakıştırıldığı gibi belki HİPPİyimdir. Benim dünyam sizin yaşadığınız dünyadan farklı. Sonuçta kendimden memnun ve de mutluyum. Önemli olan tek şeyde bu.