• Kadın Azmağı

Akyaka Gökova Körfezi’nde gizli kalmış bir cennet gibi. Akyaka ve Azmak Çayı her zaman görmek istediğim ama bir türlü gidemediğim yerlerden biriydi. Azmak Çayı’nda yapılan bir dalış belgeseliyse hala favorilerim arasındaydı. Doğa güzellikleri olan bir yer olarak düşündüğüm Akyaka beni kendine aşık etti öyle gönderdi. Yaşlandığım zaman yaşayacağım yeri buldum diye düşündüm. 

Akyaka’yı İlk Görüş

Akyaka’ya girdiğim andan itibaren değişik mimarisi beni çok şaşırtıyor. Bir Ege kasabasında görülmeyen, belki Karadeniz’de rastlayabileceğimiz evleri beni çok şaşırtıyor. Çatıların ve balkonların alt kısımlarında ahşap işçiliğinin çok çeşitli örneklerini görebiliyorsunuz.

Arkada ki dağlar, önde begomvillerle kaplı evler ve geniş caddeleriyle bambaşka bir yere geldiğimi anlıyorum. Sezon başlamadığı için sokaklar boş ve sakin. Çarşının içinde kendimize göre güzel bir apart bulunca çok seviniyoruz. Odamızın penceresinden uzaklarda ki deniz gözüküyor. Bahçesindeki meyve ağaçları penceremize kadar geliyor.

Server Apart tam merkezde cadde üstü olmasıyla da kolayca bulunabilecek bir konumda. Burada araçlar 15 dakikaya kadar ana cadde üzerinde durabiliyor. Bu süreyi geçerseniz ücret ödüyorsunuz. Aracınızı apartın arkasındaki otoparka ücretsiz olarak parkedebilirsiniz. Sezonda gittiğimde bir hayli kalabalıktı Akyaka.

Akyaka Kaya Mezarları

Akyaka’nın içinde Kadın Azmağı tabelasının altında bir de Kaya Mezarları yazısı var. Tabi ki gitmeden görmeden olmaz. Azmak Çay’ı boyunca devam eden restoranların bitiminde hemencecik orada. Yolun hemen kenarında. Roma dönemine ait bu Kaya Mezarları. Bu Kaya Mezarının tek sutünü var. Bitirilmemiş bir Kaya Mezarı bu. Herhangi bir ücret ödemiyorsunuz.

Bir bilgilendirme tabelası var. Bu tabela da yazanlara göre 2001 yılında bir alt yapı kazı çalışmasında kapalı bir oda mezarı bulunmuş. Roma dönemine aitmiş ve şimdiye kadar bu bölgedeki açılmadan, soyulmadan bulunan ilk ve tek oda mezarıymış. Mezar girişinde M.Ö.2ci yy’la ait bir yazıtta “Eudoros’un kızı Symbra’lı sevgili Menias, elveda.” yazıyormuş.

Mezarda yedi ayrı insan iskeleti çıkmış. Milattan önce ve sonrasına ait pek çok eser çıkarılmış. Bu da 600 yıllık dönem içinde pek çok kişi için kullanılmış anlamına geliyor. Bu bilgiler sadece beni mi heyecanladırıyor? O mezar bulunduğunda orada olmayı çok isterdim ya da açılırken. 2500 yıllık geçmişi olan Antik İdyma Kenti Akyaka’nın doğal güzelliklerinin yanında tarihi güzellikleriyle de görülmesi gereken bir yer olarak ön plana çıkıyor.

Kadın Azmağı

Azmak Çayı aslında bir yeraltı nehri. Akyaka gün yüzüne çıktığı yer. Burada her yerden su kaynıyor. Ördekler, çağıl çağıl sular, Azmak Çayı boyu restoranlar.. güzel burası çok güzel. Kadın Azmağı diyorlar buraya.

Dönüş yolunda Azmak çayının kenarında mola veriyoruz. Her yerden buz gibi su kaynıyor. Ördekler yüzüyor. Bir sakinlik bir huzur dolu burası. Azmak Çayı’nın orta derecede aktığı çok derin olmadığı bölüm olarak anlattılar.

Azmak çayının kenarında ki restoranlardan birinde bir şeyler yiyelim diyoruz. Fiyatlara çok dikkat edin derim. Bu tarz mekanlardaki olan hesap şişirme olayı burada yaşanıyor ve hiç hoş olmuyor. Biz itiraz edince fiyatta biraz düzeltme yapıyorlar.

Mekanlar güzel tam çayın kenarında. Akşam ışıklandırmasıyla Azmak Çayı daha da bir güzel gözüküyor. Ördekler yakınınıza kadar geliyor. Attığınız ekmekleri kapıyor. Kimse bilmesin kimse duymasın buraları diyor içimden bir ses. Sezonda ne kadar kalabalık olduğunu merak ediyorum. 

Akyaka, Kitesurf

Burada kitesurf yapabileceğiniz gibi aynı zamanda eğitim de alabilirsiniz. Akyaka kitesurf sporcularının eğitim alanı aynı zamanda. Uçsuz bucaksız bir sahilde atlayıp zıplıyorlarmış ama ben göremiyorum. Çünkü rüzgar yok. Daha sezon başlamadığı için okullar tam açılmamış.

Ortam süper gözüküyor. Sezonda ki halini gözümün önüne getiriyorum. Cıvıl cıvıl olmalı. Sporcularla dolu bir sahil. Akyaka içinde takıldıkları barlar da var. Dünyanın dört bir yanından buraya kitesurf yapmak için geliyorlar. Bir gün bu spora da merak salar mıyım bilmiyorum ama benim beden gücümü aşıyor gibi. Kimbilir? Belki yaparım.

Azmak Çayı Kano

Akyaka merkezden tekne turu yapabilirsiniz ama benim aklımdaki Akyaka’ya 10 dakika mesafedeki Akçapınar Köyü’nden başlayan kano turu. Tekne turu burası için hafif kalacak. Bu sebeple Akyaka’ya on dakika mesafede ki Akçapınar Köyü’ne gidiyoruz.

Geçtiğimiz ağaçlıklı aşıklar yolu öyle mest ediyor ki beni yeni yağmur yağmış olmasına rağmen ıslak yerlere oturup fotoğraf çektirmekten çekinmiyorum. Öyle bir güzel yol ki. Gerçekten çok güzel. Bıkmadan usanmadan söyleyebilirim. Köye geldik ama hava biraz soğuk.

Bahar buraya torpil geçmiş. Her yer kara dut ağacı, şeftaliler, limonlar.. kimse dokunmuyor. Neden acaba derken her yerin karadut ağaçlarıyla dolu olduğunu görüyorum. Bu kadar aromalı lezzetli karadut yememişimdir, hemde dalından. Yoldan geçen amcalara “ne kadar güzel köyünüz var” deyince “gelin ev verelim size” diyorlar.

Kano yapmak için kooperatifin oraya gidiyoruz ama hava bir hayli serin. Azmak Çayı buz gibi. Gözümüz yemiyor. Yarın sabah gelelim diyoruz ama tabiki gidilemiyor ve bir sonraki gelişimize kalıyor. Küçük ve büyük Amazon’u görmeyi çok istemiştim.

Sanırım yaşlandığımda yaşayacağım yeri buldum. Akyaka harika bir yermiş. Arkada yemyeşil dağlar, Akyaka’nın kendine has lambirili tavanlı evleri, buz gibi her yerden kaynayan Azmak çayı, denizi.. neresini anlatacağını şaşırıyor insan. Akyaka ve Azmak beni kendisine aşık gönderiyor. 

  • Çökertme Koyu

Ege’de sessiz sakin bir deniz neredeyse hiç kalmadı gibi bir şey. Ege denilince Bodrum akla geliyor. Bodrum denince de hep kalesi, merkezi, Gümbet, Gümüşlük vs adları gelir aklımıza. Akyaka’ya gidicem deyince bir arkadaşım neden sahil şeridinden gitmiyorsun dedi ve ne de iyi etti. Birkaç yer de önerdi.

Çökertme

Bodrum’dan çıkınca Güvercinlik’den Mumcular yoluna sapıp bu yola ayrılabilirsiniz. Çok güzel köylerden, çam ormanlı virajlı yollardan geçerek denize ulaşıyorsunuz. Yolda internet pek çekmiyor. Haftasonunu Bodrum’da ki arkadaşımda kendimi eve hapsederek geçirdim. Kalabalığına dayanamadım resmen. Buralarda ise kimsecikler yok.

Sıcak havadan bunalan ben bir yüzme molası vermeye karar veriyorum. Uçsuz bucaksız kumsalda çok az insan var bir gün öncesine inat. Sol tarafta şezlonglar görüyorum. İnsanlar var. “Burası neresi?” diye soruyorum. Çökertme Koyu’ymuş. Şu türkülerdeki Çökertme. Ne kadar güzel ve sakin diyorum. O sakinliğini korumak istiyorlar. Son zamanlarda birşey yazarken ve konum paylaşırken iki kere düşünüyorum. Lütfen topla, tüfekle ve çöplerinizle gitmeyin.

Siteye ait şezlongları kullanmama izin veriyorlar. Sohbet ettiğim Kevser hanım beni misafir edebileceğinden bahsediyor. Yol ne kadar güzel insanlar çıkartıyor insanın karşısına. Artık ufak ufak geri dönüş yolunda olduğum için burada kalma, kamp yapma hayallerimi başka zamana saklıyorum. Gerçekten kamp yapmak için çok uygun. Küçük küçük ağaçlar da var.

Yolun öteki tarafında bir restoran da var. Denizi benim sevdiğim gibi küçük çakıllı, berrak, kısa süre sonra derinleşen denizlerden. Güzel sohbetler edip biraz serinledikten sonra yola koyuluyorum.

Turnalı Boncuk Camping

Hedefim bana önerilen Turnalı Boncuk Camping. Deniz kenarından kıvrıla kıvrıla çok güzel manzaralı koylardan geçiyorum. Akbuk bunlardan bir tanesi. Çok meşhur aslında. Yukarıdan manzara süper gözüküyor ama tesis kalabalığını görünce koya inmekten vazgeçiyorum.

En sonunda Turnalı Boncuk Camping‘i ve meşhur Serpil ablayı buluyorum. Açlıktan da ölüyorum. 16 liraya gözlememi yiyip çayımı içiyorum. Serpil abla denizden yeni çıkmış. Saçı başı dağınık diye fotoğraf çektirmedi. Bence çok güzeldi.

Burası denize sıfır, wcsi duşu olan bir camp alanı. Çadır başına 50 lira alıyorlar. Kişi sayısı farketmiyor. Ortam güzel olmasına güzel de ben tesis sevmiyorum. El değmemiş yerler de daha özgür olabiliyorum.

Sahipsiz Koylar

Akyaka’ya doğru ilerlerken deniz tarafında küçük toprak yollar görüyorum. Bu yollara sapmaktan korkmayın. Hepsi olmasa da pek çoğu çok güzel yerlere çıkar. Bir tanesine sapınca yan yana küçük küçük koylar görüyorum.  Bir kaç aile de orada.

Bir karavanım olsa kesinlikle burada bir gün geçirmek isterdim. Bu koylardan birinde kamp yapan gençler de var. Denizi mükemmel. Dalmalara, yüzmelere doyamıyorum. Asıl amacım Akyaka da kano yapmak olduğu için denize veda edip yola koyuluyorum.

Son denize girdiğim yer zaten Akyaka’ya çok yakın. Eğer daha sessiz sakin, kamp yapabileceğiniz ve denizi güzel yerler arıyorsanız Bodrum Akyaka arasındaki sahil şeridi tarafına sapın. Pek çok koy tüm sakinliğiyle sizi bekliyor.

Bu yolda tesisi olan koylarda var. Benim sevdiğim gibi kimsesiz olanları da. Yol boyunca harika manzaralarda kurulmuş gözlemeciler de var. Eşsiz bir manzara var bu yolda. İnsan adım başı arabadan inmek ihtiyacı hissediyor. 

  • Bodrum Tekne

Ve şimdi Bodrum zamanı. Kış aylarında Couchrail’de açılan bir posttan tanıştığım Mehmet Bodrum’da ki teknesinde beni bekliyor. Bir kaç gün Mehmet’in teknesinde dinlenip yol yorgunluğu atmayı planlıyorum.

Balık ve İlk Tanışma

Mehmet teknesi Balık‘ı Bodrum Kalesi önünde Paşatarlası‘n da alargada tutuyor. Teknemi sattığımdan beri denizde yaşayamadım ve çok özlem duyuyorum. Bodrum’a indiğimde Mehmet ve arkadaşı Mali beni botla almaya geliyorlar. Tekneye girer girmez de beni bırakıp yan tekneye geçiyorlar. Bir anda kocaman bir gulet bana kalıyor. Ben de kendimi masmavi sulara bırakıyorum.

Tekne charter teknesi dizaynında. İki kapalı, üç açık kamara var. İki banyosu var. Arka havuzluk kocaman. Mutfakta fırın, buz makinası bile var. Yok yok yani. Akşam yemeği için çocuklara yardım edeyim diyorum ama “illa birşey yapmak zorunda mısın?” diyerek beni püskürtüyorlar. Alışmamışım bir şey yapmadan oturmaya.

Kendi teknemde devamlı pişir, taşır uğraşıp, bir taburenin üstünde üç yıl geçirdiğim için. Prensesler gibi baş köşede denizin ve Bodrum Kalesi’nin keyfini sürüyorum. Saçlarım iyot kokuyor. Öyle güzel bir maviliğin içinde ki tekne anlatamam. Bodrum Kalesi üzerinde gün batarken tekne usul usul salınıyor.

Amraa ve Tekne Ahalisi

Gün batarken soframız yan teknede ki Lisa ve Ege’yle şenleniyor. Lisa bir İngiliz. Bir tekne almış, yazları kendi teknesi Amraa’da yaşıyor ve daha 22 yaşında. Minnacık çıtı bir bir kız çocuğu. Yaptıklarına çok saygı duyuyorum.

Ben bir kaç günlüğüne gelmiştim ama günler günleri kovalıyor. Biz bir Lisa’nın teknesin de bir Mehmet’in teknesinde, gelen giden arkadaşlarla komin hayatı yaşamaya başlamışız. Kimi zaman güvertede, kimi zaman Lisa’nın teknesinde, kimi zaman kamarada uyuyakalmışız.

Kimse git demiyor. Ben de gideyim demiyorum. Akşamları mangallar yanıyor. Masraflara ortak olmak isteyince Mehmet’ten yediğim bakışla oturuyorum. Bir kuruş harcatmıyorlar bana.

Ve sonunda ertesi gün rüzgar çıkacağını öğreniyoruz. Yelken basıcaz. Balık 50 yıllık bir tekne. Klasik gibi bir şey. Bodrum Kalesi’nin önünden salına salına ilerlerken, açıkta aradığımız rüzgarı bulunca açıyoruz yelkenleri. Herkes ne yapacağını çok iyi biliyor. Bir sağa bir sola koşuşturuyorlar. Öyle güzel ki onları seyretmek. Yelken eğitimi almaya karar veriyorum.

Orak Adası

Orak Adası’na gidiyoruz. Bundan tam 26 sene önce yani bu çocuklar yokken gitmişim Orak Adası’na. O zamanlar Bodrum’da uzak rotaydı bu ada. İki türlü tur yapılırdı. Biri Akvaryum tarafı diğeri Orak Adası. Tam 26 sene sonra dönüşüm pek bir muhteşem oldu. Kuş bakışı bakıldığında tam bir orak şeklinde olduğu için bu isim verilmiş. Burada bir yerleşim yok. Sadece tavşanlar yaşıyor. Karayla bir bağlantısı yok. Bodrum’a iki saat mesafede.   

Öyle bir açık mavi hakim ki burada. Bembeyaz kumlarından olsa gerek. Bodrum’un Maldivleri diyorlar buraya. Yanınıza mutlaka bir maske, palet alın ve suyun altındaki bu maviliği, balıkları seyredin.  Yüzmelere, dalmalara, çıkmalara doyamadım ben. Başka teknelerle birlikte Orak Adası’n da konakladık bir gece. Bir mehtap altında uyuduk. Tepemizde yıldızlar, çocukların neşeli sesleri dalgaların sesine karışırken içim huzur doluyor. Denizde yaşamayı seviyorum.

Koyun girişinde, ortada kayalık bir alan var. Oraya yüzüyorum ertesi gün. Oradan bakıyorum Orak Adası’na ve koya ve teknelere. Muhteşem bir manzara. Burası tekne yolu ve hayli açıkta. Ben de tek başıma gitmemeliydim. Siz sakın gitmeyin. Dönüşte denizde konuştuğum insanlar kayalıkları soruyor. Oraya yüzdüğümü öğrenen adam duymayacağımı düşünerek olsa gerek “ne ciğer varmış kadın da” diyor. Extrem sporlar yaptığımı ne bilsin. 

Öyle dinlendirici ki. Haftaların yorgunluğu çıktı. Buraya günübirlik tekne turları çokça geliyor. Bu teknelerde en az 30 kişi oluyor. Gündüzleri çok kalabalık oluyor yani. Tavuk, balık, köfte menülerinden oluşan yemekle birlikte 100 lira. Bodrum’dan kalkıyorlarmış. Benim bulduğum dinginliği bulabilmek mümkün değil tabi ama burayı görebilmek için bir yol. 

Ben teknede dalıp çıkıp güneşlenirken bizim çocuklar arkada, gölgede yemek yapıyor. Sohbet ediyor. Bir ara Mehmet yanıma gelip diyor ki:” Diğer teknelerden devamlı sana bakıyorlar. Kim bu kadın? Hepsinde onlarca insan varken sen tek başınasın. Biz de arkada yemek yapıyoruz çalışanlar gibi” diyor. Vay arkadaş para versen yapamazsın. Gülüyorum ve keyfini çıkarıyorum. 

Couch Sistemi

Mali ve Ege Bodrum’lu. Çocukluklarından beri hep teknelerde çalışmışlar. Enfes yemekler yapıyorlar. Mehmet İzmir’in köklü ailelerinden. Mehmet benimle yaşıt sayılır. Birkaç gün öncesine kadar hiç birini tanımıyordum. Nasıl güvendin? diyenler olacaktır. İnsan kendini belli ediyor. Couchrail sistemi de referans sistemiyle çalışıyor. 

Türkiye’de kullanılan Facebook üzerinden çalışan bir grup bu. İnterrail grubunun yan kollarından biri diyelim. Benim gibi gezenleri barındırıyor bünyesinde. Tabi benim gibi 5 gün kalınmıyor. Bir ya da iki gece dinlenmek, uyumak, duş almak için konaklıyoruz normalde. Tekne olayı çok ekstrem oldu zaten. Normalde konakladığımız yer bir ev oluyor. 

Dönerken muhteşem gün batımında yine yelken basıyoruz. Gece karanlığında yelken basmak çok değişikmiş gerçekten. Ben o gece ayrılacaktım tekneden. Bodrum’da yaşayan bir arkadaşımla buluşacaktım ama çocuklar sağa sola dağılınca, döndükleri saat geç olunca ve tekne de yeni insanlarla dolunca gidiş sabaha kalıyor. Alargadayız çünkü. Biri beni karaya botla çıkarmazsa yüzerek çıkmam gerekir.

Son gecemizde eğlencenin en hası yaşanıyor. Çoktandır bu kadar gülmediğimi farkediyorum. Ertesi gün ayrılırken yüreğimde bir burukluk olmadı değil. Onlar ne hissetti bilmiyorum ama ben alışıvermişim böyle yaşamaya. Eski hayatımdan alışık olduğum için sanırım. Birkaç gün için geldiğim teknede 5 gece 6 gün kalmışım. Kimse git dememiş, sanırım benimde gidesim gelmemiş.

Benim Sofyam

Bodrum’da yaşayan Emel ablamla buluşup çok sevdiğim Akbük koyuna gidiyoruz. Teknemi Bodrum’da yaşayan birine satmıştım. Akyarlar’da olduğunu biliyorum. Son halini görmek için onu aradığımda “Akbük’e demirliyorum” diyor. Kafamı çevirdiğimde koya demir atıyordu. Dünya hakikaten çok küçük.

Benim güzel kızım Marmara’nın pis sularından kurtulmuş Ege’nin mis gibi berrak sularında yüzüyordu. İnsanın içi bir burkuluyor ki anlatamam. Yüzerek Sofya’ya gidiyorum. Öyle güzel olmuş ki. Puruvasında oturup özlem gideriyorum. Bu Bodrum maceram iki tekne arasında geçiyor. Akşam günü en güzel yerde Gümüşlük’te batırıyoruz.

Çok güzel anılar, yeni arkadaşlıklar, dinlenmiş bir bedenle ayrılıyorum Bodrum’dan yine gelmek üzere ve ne kadar teşekkür etsem az kalıyor…

  • Zanzibar, Tanzanya

Zanzibar’a Fredy Mercury’nin doğduğu topraklara gidiyoruz. Zanzibar,Tanzanya’ya bağlı bir tropik ada. Bembeyaz kumlara inat simsiyah insanların yaşadığı, Hint Okyanusu’nda ki miniminnacık bir ada. Bizi neler bekliyor bilmiyoruz. Son derece heyecanlı ve kabına sığmayan neşemizle yollardayız. 

Zanzibar’a Nasıl Gittik?

Kenya topraklarında ki tüm safarilerimiz bitti ve biz artık ülke değiştiriyoruz. Önce Nairobi’den Mombasa’ya uçuyoruz. Uçağımız turuncu renkte, üstünde Bags Bunny’nin karikatürü var. Uçağımızın adı Bob Marley. Bağcılar dolmuşunun uçan versiyonu adeta.

Uçağa biner binmez hosteslerin kabalığından ne olduğumuzu şaşırıyoruz. Yiyecekleri resmen kucağımıza atıyorlar. Mombasa da inenler, binenler olması ve yakıt ikmali için uçaktan iniyoruz. Suratsız hostesimiz yakıt alacakları ve bizim güvenliğimiz için uçaktan inmemizi rica ediyor.

Rehberimiz sigara içebilir miyiz diye sorunca o suratsız hostes biran da kahkahalarla gülmeye başlıyor. Rehberimiz bizi havaya uçuracak. Bizden başkası soramazdı böyle bir şey zaten.

Zanzibar Havaalanı Bir Mahşer Yeri

Mombasa Zanzibar arası çok kısa. Kenya bozkırlarında biraz üşümüştüm, burası yanıyor. Bir sürü inen uçak ve gümrükte bekleyen mahşeri bir kalabalık var. Selamin aleyküm dememiz ve müslüman olmamız bizden önce inen İtalyanların önüne geçmemizi sağlıyor.

İçerisi çok sıcak ve mahşeri kalabalık. Bir form doldurmamız gerekiyor. O formla başka başka sıralara girmemiz gerekiyor. Öyle karışıktı ki hatırlamakta zorluk çekiyorum. Grup olmamız sebebiyle biraz önlere geçebiliyoruz. Vize için fotoğrafınızı çekip kapıda 50 dolar karşılığında vizeyi alabiliyorsunuz. Vize memurları oldukça yavaş. Sabahın köründen beri yoldayız. Sabah üşürken şimdi yanıyoruz.

En sonunda herkes çıktığında bizi bekleyen iki araca bölünüyoruz. Adanın en kuzeyine gidicez. Tam bir saat sürüyor. Arada köylerden kasabalardan geçiyoruz. Palmiyeli tropik bir adadayız. Amman Bungalows’ta kalıcaz.

Hint Okyanusu’yla İlk Buluşma

Resepsiyon işlerimiz halledilirken ben dayanamayıp kendimi plaja atıyorum. Gördüğüm manzara olağanüstü. Hint okyanusu bembeyaz kumları ve turkuaz rengiyle karşımda, uçsuz bucaksız. Ahşap merdivenler öyle güzel ki, ayakları okyanusun içinde. Sıcak da bir taraftan.

Her şey beni yoldan çıkmam için kışkırtıyor ve dayanamayıp elbiselerle denize atlayıveriyorum. O kadar yola, uykusuzluğa ve sıcağa ilaç gibi geliyor. Aynısını gecenin bir yarısı Batum’da da yapmıştım. İlk önce deli olduğumu düşünen ekip arkadaşlarım sonradan suya atlayınca bana teşekkür etmişlerdi. İnsanı en güzel dinlendiren şey su ve deniz.

Odalara yerleşim ve sonra yine kendimizi hemen plaja atıyoruz. Artık saat geç oldu zaten, güneş etkisini kaybetti. Plajda sohbet ve gün batımının tadını çıkrmaya çalışırken etrafımızda masai yerlileri laf atıyor. Etrafımızı çember gibi çevirdiler. Otelin güvenliği başımızda bekliyor. İnanılır gibi değil. Duymamazlığa geliyoruz.

Sahilde akşam yürüyüşü yapan Zanzibar ahalisini seyrediyoruz. Zanzibar Tanzanya’ya bağlı ve müslüman bir ülke ama yakında özerk bir ülke olacağını söylüyorlar. Muhteşem bir gün batımında, bembeyaz kumlarda, kah yuvarlanıp, kah yüzüp günü bitiriyoruz.

Akşam yemeğe indiğimizde bir bakıyoruz deniz gitmiş. Coğrafya kitaplarının ekinoks olayları gözümüzün önünde gerçekleşiyor. Akşam otelimizde yemeğimizi yerken Afrikalı animasyon ekibi gösterilerini sergiliyor. Tam tamlar eşiliğinde dans ediyorlar. Final de bir kobra yılanı geliyor. Biz de tabiki yılanı alıyoruz. Çok ağır ve kaygan olan derisinden taşımakta zorluk çekiyorum.

Yılanın ağzını bağlamışlar. Dili ağzındaki oyuktan girip çıkıyor. Ürkünç olduğu doğru. Yemekte kocaman bir balık söylüyoruz ama bizim alıştığımız tatlarda değil. Ekşimsi bir tadı var. Ne balığı olduğunu hatırlamıyorum. Bir gözü var kocaman bir inci tanesi kadar. Deniz mahsulleri çorbası bundan sonraki günlerimde favorim oluyor. Birkaç gündür yediğim her şeyden aynı tadı alıyorum. Meğer bağışıklık sistemi çökmeden önce böyle olurmuş. Döndüğümde serumlarla yattım.

Hint Okyanusu’nda Bir Ceviz Kabuğu

İkinci günümüzde tekne turu var. Stonetown’dan teknelerimize biniyoruz. Ekinokstan sular yine çekilmiş. Tüm eşyalar elinizde bata çıka sularda ilerlemeniz gerekiyor. Teknelerin yanaşabildiği derinlikte ki bu neredeyse bizim belimize gelen su yüksekliği oluyor.
 
Tekneler Simbat’ın tekneleri gibi.  Bir ceviz kabuğu adeta. Kumdan bir adaya çıkıyoruz. Film karesi gibi her şey. Kuma saplanan sopaların tepesinde rengarenk kumaşlarla tente yapmışlar. Ben suyun altını merak ediyorum. Sualtı gerçekten olağaüstü. Bir resif bulup dalıp çıkarken birden bire su öyle bir kaynar hale geliyor ki inanılır gibi değil.
 
Arkadaşıma soruyorum cevap yok. Sadece bana mı öyle geliyor yoksa deniz termal su sıcaklığında mı? Gerçekten çok sıcak. Bir ara adaya baktığımda tüm teknelerin hareket ettiğini görüyorum ve biz denizin ortasındayız. Neyse ki bizi denizden alıyorlar.  Ekinokstan kum adacık sadece 1 saat dışarıda kalıyormuş. Sonra batıyormuş.
 
Kumların sıcaklığı da denizin suyunu kaynatıyormuş. Korkacak bir şey yokmuş yani. O ceviz kabuğu tekneler dönerken öyle bir yelken açıyor ki bir an da masal dünyasına ışınlanıveriyorsunuz. Hint Okyanusu’nda ki cevizden kayıklar ve bembeyaz yelkenleri Simbat’ın bir sahnesi gibi.
 
Afrika’da beyaz olmak hele ki kadınsanız çok ilgi göreceğiniz anlamına geliyor. Akşam katıldığımız bir plaj partisinde araya karışan bir Masai yerlisi sarılıp öpüveriyor. Kendinizi kollamalısınız. Baş parmağa takılan yüzük evlilik yüzüğü anlamına geliyor. Ben çok kullandığım için bu soruyla çok karşılaştım. 
 

Hint Okyanusu’nda Dalış Zamanı

Son günümde benim için bir tutku olan dalış için hazırım. Yurtdışında dalış yapmak pek bizim ülkemizde ki gibi ucuz değil. 2 dalış yarım gün için 150 dolar ödüyorum. Tekneye yürürken hocaların peşinden ayrılmayın. Her yer deniz kestanesi. 

Tekneye ilerlerken çok değişik bir deniz yıldızı görüyoruz. Elden ele dolaşıyor önce. Fotoğraf çekmek isterken önce sağ, onu toparlayayım derken sol ayağıma deniz kestanesi batırmayı başarıyorum. Bir deniz yıldızı uğruna her iki ayağıma birden bu gözleri olan deniz kestanesini batırıp tekneye hocanın kucağında çıkıyorum. Çok canımın yandığını söyleyebilirim. 

Kızıldeniz de de dalmış biri olarak söyleyebilirim ki Zanzibar olağaüstü. Normalde 6 kiloyla dalış yapan ben 2 kiloyla dalıyorum. Uzay boşluğunda olma hissini yaşamak bu işte. Hint Okyanusu’nda dalmasanız bile maske şinorkelle pek çok şey görebilirsiniz. Mercanlar çeşit çeşit birbiriyle yarışırken rengarenk balıklar sizin ne olduğunuza bakmaya geliyorlar. Korkup kaçacaklarına hepsi toplanıp üstünüze üstünüze yüzüyor. Ne olduklarını da anlayamayınca koca cüssemle küçücük balıklardan kaçan ben oluyorum.

Stone Town

Stone Town Zanzibar’ın merkezi. Ada Afrika, Arap, Hint ve Avrupa mimarisinin izlerini taşıyınca ortaya çok değişik bir mimari çıkmış. Daracık sokaklarda hediyelik eşya dükkanları beni benden alıyor. Her şey çok mistik ve büyüleyici. Başka bir dünya adeta. 
 
Zanzibar için iki gün asla yeterli değil. Daha zamanım olsaydı bir baharat turu yapmak isterdim. Fredi Mercury’nin evine gidebilir geçmişi acılarla dolu köle pazarını gezebilirsiniz. Zanzibar oldukça fakir bir ülke. Oraya giderken çocuklar için bir şeyler götürmeyi unutmayın. Sizin dönüp bakmadığınız pek çok şey onların gözlerinde kocaman gülümsemelere dönüşüyor. 
  • Sığacık Tekne

Sığacık hep adını duyduğum ama nedense gitmediğim bir yerdi. Sığacık koyları Ege’nin en güzel koylarınını da barındırıyor. Arkadaşım Sığacık’da ki arkadaşının teknesine davet edince zaten İzmir’de olan ben koşa koşa gidiyorum.

Bir akşam vakti İstanbul’dan gelen arkadaşımı İzmir havaalanından aldıktan sonra Sığacık‘a doğru yol alıyoruz. Sığacık Teos Marina’ya gidebilmek için Seferihisar tabelasından girmeniz gerekiyor.  Seferihisar tabelasını kaçırınca da kendimizi karanlık, ıssız köy yollarında buluveriyoruz. İzmir Sığacık arası 51 km olabilir ama biz onu bir hayli uzattık.

 

Teos Marina

Bir gece vakti geldiğimiz Teos Marina’da yolculuğumun üçüncü Ali’siyle tanışıyorum. Yola çıktığımdan beri her yerde bir Ali abi buldum ve bu Aliler beni çok mutlu etti. Ali ve ailesiyle kısa bir tanışma ve sohbetten sonra ertesi gün için uykuya çekiliyoruz.

Ben yine bir teknede açık havada uyuyacağım için çok mutluyum. Sabah olmasıyla birlikte Teos Marinayı gündüz gözü görebiliyorum. Birbirinden güzel yelkenliler yeni gelin gibi süzülüyor. Gün doğumunu yakalayıp sessizliğin tadını çıkartıyorum.

Bugün biz yelken yapıcaz. Ben yelken yapmayı bilmiyorum ama onları arı gibi koşuştururken seyretmek, göğe o bembeyaz yelkenleri çekmek bende bir coşkuya sebep oluyor. İlk durağımız bizimkilerin Bodrum, yabancıların Jason, yerli halkınsa Deniz Yıldızı dediği koy oluyor.

Suya atladığımız yerde küçük bir mağara ve delikli bir taş var. Mağaranın tepesi delik daha doğrusu. Tüm gün çocuklar gibi dalıp çıkıyoruz. Teknemiz Bavarya46 yelkenlisi. Mutfak ve yaşam alanları oldukça kullanışlı. Ali kaptanın eşi bize harika yemekler hazırlamış. Akşam güneş batarken harika sohbetler eşliğinde yemeklerimizi yiyoruz.

Gecenin geç saatine kadar süren sohbetlerimize binlerce yıldız eşlik ediyor. Güvertede yatıp bu bin milyon yüz yıldızcığı seyrediyoruz.

Papaz Boğazı Koyu

Ertesi gün kahvaltı sonrası Ali bizi kocaman bir mağaranın olduğu Papaz Boğazı Koyu‘na götürüyor. Teknelerle mağaranın içine giriyorlarmış. O kadar büyük yani. Yakınında bir yere demirleyip botla mağaraya gidiyoruz. Gerçekten o kadar büyük ki.

İnsanlar içine girip yolu kaybedip ölüyorlarmış. O sebepten mağaranın belli bir yerinden sonrasını taşlarla kapatmışlar. Biz yanımıza fener almadığımız için belli bir yerden sonrası zifiri karanlık oluyor. Bir botla mağaranın içinde gezinmek çok farklı bir duygu. Kendimi bir filmin içine düşmüş defineciler gibi hissediyorum.

Mağaradaki su bir hayli soğuk ama atlamadan duramıyorum. Mağaranın genişçe olan bölümünde dalıp çıkıyorum. Suyun altından da efsanevi bir görüntüsü oluyor. O kadar çok video ve fotoğraf çekiyoruz ki. Gün içinde mağaranın pek çok ziyaretçisi oluyor.

Turkuaz Koyu

Sonrasında mağaranın az ilerisinde Turkuaz Koyu diye bir yerden bahsediliyor. Botla orayı görmeye gidiyoruz. Maldivler gibi bir rengi var. Diğer koylar biraz rüzgarlıyken burada yaprak kımıldamıyor. Botla bu turkuaz sularda salına salına ilerlerken muhteşem görselliğin tadını çıkartıyorum.

Buraya karadan bir geliş yok. Ancak denizden ulaşabilirsiniz. Turkuaz Koyu‘nun dibi biraz balçıkımsı ve beyaz olduğu için deniz bu renk gözüküyor. Artık akşam olmak üzere ve biz dönmeliyiz. Aksiyonsuz dönmek şanıma yaraşmaz.

Dönüş yolunda botun yakıtı bitiyor. Arkadaşım kürek çekmeden asla bir macerayı bitiremez. Neyse ki tekne uzakta değil, çok rüzgar yok da biraz biz kürek çekiyoruz, biraz yelkenli bize geliyor ve ortada bir yerde buluşuyoruz. 

Dönerken yelken açma fırsatını da yakalıyoruz. En öndeki yelkene genova diyorlar. Onu açması kolay ama diğerleri eğitim gerektiriyor. Ben seyirciyim. Arı gibi koşuşturmalarını izliyorum. Öyle eğlenceli ki. Yelkenlerle sayısız fotoğraf çekiyorum.

İlk başta olmayan rüzgar daha sonra çıkıyor ve biz bir hayli hızlı gidiyoruz. Önümüzdeki yıllarda yelken eğitimi almam gerektiğine karar veriyorum. Bu eğlenceye seyirci kalamam. Marinaya yaklaşırken gün batıyor ve günü batırmanın huzuruyla limana giriyoruz.

Günlük gezi tekneleri bu koylara mutlaka uğruyormuş. Birkaç tanesi biz oradayken geldi zaten. Günlük gezi tekneleri Teos Marina’dan her gün kalkıyor. Böyle bir turu 60 liraya yapabilirsiniz. Daha birkaç koya daha uğruyorlar.

Şu korsan tekneleri gibi dekore edilmiş teknelerden bahsediyorum. Çok sevmesem de herkesin teknesi yok ve buralara gelmenin başka çaresi de yok. Tekne turu yapmak için çok güzel bir rota. Bu koyları görmelisiniz.

  • Ovacık Sahil

Delikli Koy’da sohbet ettiğimiz bir İzmirli Ovacık taraflarında güzel kimsesiz bakir koylar olduğundan bahsetmişti. Alaçatı da bir kahvaltı sonrası Ovacık tabelasını görünce hatırlayıveriyorum. Ovacık tabelasından giriveriyorum. Dümdüz tarlaların arasından kıvrıla kıvrıla ilerliyoruz. Navigasyona göre Ovacık Köyü 8 km uzaklıkta.

Ovacık Sahile Nasıl Gidilir?

Navigasyona Ovacık yazınca sizi köye götürüyor. Köyde birilerine sorunca Çeşme otobanının altında ki tünelden karşıya geçmemiz gerektiğini anlıyoruz. Köylüler buna köprü diyor. Siz normal bir köprüden geçeceğinizi düşünmeyin. Otobanın altından geçiyorsunuz ve sonra sağa sonra da sola dönüp denizi görünceye kadar devam ediyorsunuz.

Yol bir derenin kenarından devam ederken sahilde son buluyor. Sol tarafınız da kapsamlı bir beach, sağ tarafta ise uçsuz bucaksız, kimsesiz, sahipsiz, bakir plajlar. Navigasyonsuz gelmek biraz karışık. Navigasyona Before Sunset Beach diye yazınca sizi götürüyor. Daha kolay gidebilirsiniz.

Alaçatı’ya 12 km uzaklıkta, Çeşmeden 8,5 km… Biz gitmeden buradaki Before Sunset Beach’i bilmediğimiz için kaybola kaybola geldik. Sıcak da da pek çekilmedi ama vardığımız yer manzarasıyla ve kimsesizliğiyle gönlümüzü aldı. Dönerken çıktığımız yoldan anladık ki köye girmeden buraya gelmek daha kolay.

Ovacık Plajları

Karavanını buraya sabitlemiş birileri bile var. Çeşme’ye bu kadar yakın ve kimseciklerin olmadığı bir yer bulmak harika bir şey. Bu taraflar hep rüzgarlı ve denizi oldukça serin. Denizin dibi kum.

Çocuklu aileler daha çok tercih edebilir. Ramazan bayramında Çeşme Ilıca plajını çok beğenmiştik ama o kadar çok insan vardı ki. Burası Ilıca plajına çok benziyor.

Benim gibi başınızda bekleyen birilerini sevmiyorsanız burası tam size göre. Eğer beach tarzı bir şey istyorsanız o da var. Yiyecek, içecek bir şeyler getirmeseniz bile bu beachten satın alabilirsiniz.

Uçsuz bucaksız sahilde yürürken kayalıkları görüyoruz. Doğal gölgeliğimiz de hazır. Ben güneş severim. Gölgeye kaçmam hiç ama çantaları koymak için çok faydalı oluyor.

Doğayla baş başa kamp yapmak için çok uygun ancak tek tük ağaçların altında ya karavan var ya da sabit çadırlar var. Çadırla geldiğiniz de güneşin alnında kamp yapacağınızı unutmayın. 

Kimsesiz bu sahilde kendimi kaptırıp suyla öyle çok oynuyorum ki giderken ayrılmak çok zor oluyor.

Çeşme ve Kalesi

Çeşme’ye çok yakınız. Otobanın altından geçip buraya geldik. Şöyle bir Çeşme’ye uğrayıp 505 yıllık tarihiyle Çeşme Kalesi’ni de gezebilirsiniz. Galerileri çok güzel ve gezmeye değer. 

Çeşme Kalesinin dışında sizi önce Cezayırlı Gazi Hasan Paşa karşılıyor. Farklı galerilerde bir çok tarihi eser sergileniyor. Yukarılara çıkıp Çeşme’ye tepelerden bakabilirsiniz. Muhteşem bir manzarası var. Giriş 8 lira, bana yine bedava. İş Bankası Kredi kartları müze kart olarak kullanılabiliyor.

16’ncı yüzyıl başlarında Piri Reis’in haritasına işaretlenen kaleyi 1671’de gören Evliya Çelebi, ünlü eseri Seyahatname’de şöyle anlatmış:
Deniz kıyısında bir alçak kaya üzere; batı tarafı deniz, doğu tarafı bayırlı sahra ve dağdır… Kale içindeki hanelerin hepsi batı tarafından Sakız Adası’na doğru denize nazır elli adet toprak örtülü evlerdir. Dizdarı ve 185 neferi hep bunda otururlar. Kalesi dörtgen şekilli, taş yapılı Hoşa-bad kalesidir. Bu kale doğudan batı tarafına uzunlamasına olub boyu yokuş aşağı hendek kenarınca iki yüz adımdır ve genişliği yüz elli adımdır. Bu hesap üzere kale çepeçevre yedi yüz adımdır. Üç tarafı derin hendektir. Lakin batı tarafı kayalarını deniz dövdüğünden hendeği yoktur. Kıbleye (güneye) bakan varoşa açılır sağlam demir kapası vardır. Hendek üzerinde zenberekli asma köprü ile geçilir köprü vardır. Bu kapu tarafı iki kat kale divandır. İç kalenin batıya nazır bir demir kapusu var ki, üzerinde tarihi yazılı olan kapudur. Bu kapudan içeri bir kat demir kapu daha vardır. İç kale böylece iki kat kapu olmuş olur. Bu iki kapunun üstünde Sultan İkinci Bayezıd’ın üst kat camii var.”

Bir yerleri gezerken hiç adımlayarak anlatmak aklıma gelmemişti. Anlatım öyle güzel ki üstüne ben bir şey yazmak istemedim. Biraz deniz, biraz tarih, biraz güzel manzaralar, bir tutam huzurdu aradığımız. Bugünde bulduk çok şükür

  • Delikli Koy

Tüm blogerların bir dönem fotoğrafının olduğu Delikli Koy’a gitmek için yoldayım. Delikli Koy’un son zamanlar da en çok fotoğrafı çekilen yer olma olasılığı çok yüksek. Gelin fotoğrafı denince ilk akla gelen yer de Delikli Koy oluyor.

Delikli Koy’a Nasıl Gidilir?

Bir dönem Delik Koy’da fotoğrafınız yoksa blogger sayılmazdınız. Alaçatı’ya 16 km uzaklıkta ki bu gizli cennete birkaç hafta içinde tam üç kez gittim. İlkinde gider biraz denize girerim bir kaç fotoğraf çekerim ve yoluma devam ederim diye düşünmüştüm. Alaçatıdan sonra sahil boyunca ine çıka kıvrıla kıvrıla bu koya ulaşıyorsunuz. Navigasyon doğru olarak sizi götürüyor.

Alaçatı’dan buraya dolmuşların çalıştığını söylediler ya da taksiyle geliyorlarmış. Ben kendi aracımla gittim. Bir tepeden, aşağıda ki manzarayı seyrettim. Doyumsuzdu. İlk aşağıya indiğimde birilerine sordum ve Delikli Koy’un iki girişi olduğunu öğrendim. Asıl Delikli Koy biraz daha ilerideymiş ama tepeden aşağıya inen yol çok bozukmuş.

Genelde arabaları yukarıda bırakıyorlar” diyor. Yere yakın araçlar çok zorlanıyormuş. Sahil boyunca yürüyerek oraya ulaşabileceğimi öğrenince işi riske atmıyorum. Bakir bir koy olduğunu bildiğim için yanıma para bile almıyorum. Benim indiğim ağaçlıklı tarafta gençler kamp yapıyor. Çok özeniyorum. Bir sürü de köpek var.

İşte Buradasın Delikli Koy

Sahil boyunca yürüyerek kısa sürede meşhur Delikli Koy‘a ve Delikli taşa ulaşıyorum. Delikli Koy‘a adını veren denize uzanan bembeyaz kayaların içindeki tünel gibi bir delik. Bu kayalar ve delik bu iki koyu birbirinden ayırıyor. İlk gittiğimde kayaların üstünden çok zor bir şekilde o tarafa geçiyorlardı. İkinci gittiğimde kayalardan aşağıya bir merdiven koymuşlar. Herkes rahat rahat geçiyordu.

Hatta arabayı bıraktığım diğer koya ve buraya seyyar wcler konmuştu. O kadar insan var ki çok isabetli karar olmuş. Hatta belediye gelip çöpleri topluyor. Delikli Koy da hummalı bir fotoğraf trafiği var. Resmen kuyruğa girmeniz gerekiyor. Sahile havlumu atıp ben de fotoğraf işine başlıyorum. Bakıyorum işitme engelli bir çift fotoğraf için bir hayli uğraşıyor. O zaman fotoğrafımı onların çekmesi lazım deyip rica ediyorum. Birbirinden güzel fotoğraflar çekiyorlar.

Ben erken gelip kayaların üstünde dolanıp sonra plaja sermiştim ya havlumu, meğer burada kıymetli olan o kayanın tepesiymiş. Tüm gençler sandalyesini birasını kapıp gelmiş. Kayanın üstü hiç boş kalmıyor. Ben de ilk fırsatta kayalarda kendime bir yer buluyorum. Gençler öyle güzel eğleniyorlar ki. Açmışlar müziklerini, biralarını kah dans ediyorlar, kah sohbet ediyorlar. İstanbul’un Caddebostan’ı gibi. Çok hoşuma gidiyor.

Aç Bıraktın Delikli Koy

Sadece birkaç saat geçirir giderim dediğim Delikli Koy‘da canım bir türlü gitmek istemiyor. Koyda çok sevimli bir karavan var. Anadol arabasından inen adam karavanı açıyor. Meğer içecek satıyormuş. Bira 17 liraydı. Yiyecek satmıyor. Yanıma para, yiyecek, su hiç bir şey almadım. Mısırcısından tut midyecisine kadar geliyor ama param yok. Arabaya gitmeye de üşeniyorum.

Delikli Taş’da gün boyu fotoğraf trafiği hiç bitmiyor. Denizin arka tarafı da bembeyaz kayalarla dolu. Orası da fotoğraf alanı. Sonraki gidişlerimde o kadar çok gelin geliyor ki. Kafanızı nereye çevirseniz bir dış çekime denk geliyorsunuz. En son Delikli Taş’da gelinlikle suyun içine giren bir çift de görüyoruz. Ben kendimi fotoğraf delisi sanırdım ama bence alakası yok.

Delikli Taşın arkasında suyun içinde bir mağara var. Yüzerek içine girince dışarıya bağlantısı da var. Oraya girip yüzmek ve mağaradaki masmavi suyu görmek beni çok mutlu ediyor. Genelde herkes saat 5 gibi dönüşe geçer ve sahilde bir ben kalırım. Burada akşam oldukça kalabalık artıyor. Anladığım kadarıyla işten çıkanlar yiyeceğini içeceğini alıp burada alıyor soluğu.

Orada tanıştığım bir İzmir’li “Biz beğenip de gelmezdik buraya, çok popüler oldu sonradan” diyor. Akşam gün batarken canım hiç gitmek istemese de toparlanıyorum ve sahilden yürüyerek arabanın olduğu koya yürüyorum. Bir minübüste köfte ekmek satan bir aile var. Şirin oğulları devamlı koyu dolaşıyor. “Köfte ayran- köfte ayran” diye bağırıyor. Açlıktan ölmeden önce 15 lira verip aç kurtlar gibi saldırıyorum. Sonraki gidişlerimde bu köfte ekmek minübüsü de yoktu.

  • Bu taraflarda hep bir rüzgar var. O rüzgar yukarıda ki beyaz kayaların tozunu toprağını üstünüze estirebiliyor. Bir sonraki gidişimde bayağı toza bulandım. Demedi demeyin.
  • Denizi biraz taşlık. Yanınızda bir deniz ayakkabısı götürmeniz de fayda var. Bir maskeniz olursa denizin dibini seyretmek de keyifli. Özellikle Delikli taşın dibindeki görüntü çok efsane. Küçük kırmızı balıklar yüzüyordu ben gittiğimde.
  • Yanınıza mutlaka yiyecek, içecek bir şeyler alın. 

Biraz Mavi, Biraz Beyaz, Bir Tutam Begonvil, Al sana Alaçatı

Sonraki gidişlerimde Alaçatı’ya gidip bir şeyler yiyorum. 15 dakikada Alaçatı’dayım çünkü. O kadar yakın. Alaçatıya gitmişken de harika sokaklarını, harika evlerini geziyorum.

Beyazla mavinin ve huzurun fotoğrafını çekebilirsiniz. Mavi kapılara dolanmış fuşya begonvillere hayran hayran bakabilirsiniz. Alaçatı sokakları açık hava meyhanesi gibi. Sokaklarda sıra sıra zevkle döşenmiş masalar sizi bekliyor.

Alaçatı son zamanlarda bir hayli popüler. Fiyatları da diğer yerlere göre yüksek haliyle.Bir arkadaşım bana hayret etmiş. “Herkes Alaçatı’ya gece gider, içer. Sen gündüz gittin gezdin” diye. Ben o sokakları görmeye ve fotoğraf çekmeye gittim. Gece o fotoğraflar çıkmıyor. Gecesini de yaşamak isterdim ama bu sefer olmadı. Bir sonraya kaldı. 

Ildır pek çok film ve dizi filme ev sahipliği yapmış küçük bir Ege kasabası. Ildır’ın sakin huzurlu ortamı, muhteşem gün batımları, Gerence Körfezi gerçekten görülmeye değer. Daha önce Ildır’a hiç gelmemiştim ve bu kadar dingin, bu kadar güzel olabileceğini hayal edememiştim. Oraya gitmeden de bu kadar kalbi güzel insanla tanışacağımı bilmiyordum. İlk giderken bir kişiydim ama sonra giderek çoğaldık. 

 

İkinci Ali Abi Hikayem

Ramazan Bayramını kalabalıktan uzak, sakin bir köşede geçirmek gibi bir planım vardı. Uzun zamandır yolda olduğum için arkadaşlarımla çok özleşmişiz ki kalkıp yanıma geldiler. Birkaç günlük tatilde Gerence Körfezi‘nde kamp yapmayı planlıyoruz. Günkent Sitesinin arkasındaki sitenin içinden Gerence Körfezi£ne inilen toprak bir yol var. İki araba önlü arkalı gidiyoruz.

Yolun bittiği noktada bir kulübe görüyorum. Arabadan inip köpeğini seven adama selam veriyorum ve diyorum ki  “Nereye çadır kurarsak sizi rahatsız etmeyiz?” Adam diyor ki; “Gelin evin önüne kurun” Ben “Yok artık daha neler” derken adam diyor ki “gelin benim evde kalın. Ben iki gün kızlarımı ve torunlarımı görmeye İzmir’e gidicem“. Ben “olur” diyorum ama sadece bir dakika önce tanıştık. Ben bile bu kadar hızlı nasıl olur dedim kendime hayret ediyorum.

Sonrası daha da hızlı akıyor. Bana evini gezdiriyor. Teknede ki yaşamdan bildiğim 12 volt elektrikle çalışan aletler, güneş enerjisi gibi bir takım şeyleri anlatıyor. Dalından topladığı domates ve biberleri gösterip “yiyin” diyor. Dolapları açıp kendi yaptığı içkileri gösterip “için” diyor. “Köpeğe biz bakarız” diyorum. Daha sonraki günlerde köpeğin adını hatırlayamayınca Gül kocaman köpeğe devamlı “Minnoş” deyip bizi gülmekten öldürüyor. Köpeğin adı Bozki. Bütün bunlar Metehan arabayı parkedip gelinceye kadar 5 dakika içinde oluyor. Metehan “çadırları nereye kuralım” derken ben anahtarı uzatıp “evimiz” diyorum. Burada kalıcaz. “Nasıl yani” diyor. “Öyle işte” diyorum.

Gerence Körfezi’nin Abileri

Bu körfezde yalnız başına yaşayan bir kaç adam var. Bize evini açan bu koca yürekli adam Ali abi, arka tarafında bir otobüsü kendine ev yapmış olan Bülent abi, adada yaşayan Fevzi ve ileri ki koyda yaşayan Yusuf abi. Neden böyle bir hayatı tercih ettikleri, neler olduğu muamma. Ali abi çok mutlu, gülünce gözlerinin içi gülen bir adam. Bana bir şey olmuş da burada inzivaya çekilmiş gibi gelmedi. Hepsinin evi tekerlekli çünkü belediye sabit evlere izin vermiyor. Öyle bir yerleşilmiş ki bu kulübelerinde bir yere gidebilecek durumu yok.

Ali abi bize ileride ki koya gitmemizi söylüyor. Daha güzelmiş denizi. Ali abinin kulübesinin bulunduğu noktadan denizi takip edince 10 dakikalık bir yürüyüşle koya ulaşıyoruz. Arkadaşlarım bütün gece yol geldiler ve yorgunlar. Gül yüzme bilmiyor. Üç dakika içinde yüzme öğrenen ilk insan olarak tarihe adını altın harflerle yazabiliriz.

Öğleye doğru Ali abi çıkıp geliyor. “Öğlen yemeğine gelmediniz” diyor. Şehir hayatında öyle hasret kalmışız ki böyle insanlara. Biz şaşkınız. Bizimle biraz sohbet ettikten sonra vedalaşıp gidiyor. Akşama kadar denizde kalıyoruz. Öyle güzel ki. Akşam kulübemize geldiğimizde Ali abi çoktan gitmiş. Anahtarı gösterdiği yerden alıp eve yerleşiyoruz. Bizim için temizleyip bırakmış.

Erythrai Antik Kenti

Akşam gün batımını Ildır köyünün yukarılarında olan Erythrai Antik Kenti’nde yapmayı planladık. Gerence Körfezi Ildır köyüne 3,5 km uzaklıkta. Köyün içinde ki tabelaları takip ederek yukarılara tırmanıyoruz. Erythrai Antik Kenti ücretli değil. Kapısı yok. Dışarıda arabayı bırakıp enginar tarlalarının içinden geçip önce antik tiyatroya ulaşıyoruz.

O kadar bakımsız kalmış ki her yerini otlar bürümüş. Yarı yıkık merdivenlerinden tırmanıp tepelere ulaşmaya çalışıyoruz. Burasını kimse önemsememiş. Kaderine terkedilmiş gibi bir hali var. İnsanın içi acıyor. Ildırı Köyü, Erythrai Antik Kenti’ne evsahipliği yapmakta. Erythrai Karaburun Yarımadası’nın en eski yerleşim bölgesi. Tarihte kurulan 12 İon kentinin en önemlilerinden birisi. Erythrai kentinin ilk kurucusu Giritli Rhadamanthes’in oğlu Erythros. Kentin ismi de Yunanca “kırmızı” anlamına gelen Erythros’tan türediği, toprağının kırmızı olmasından dolayı Kızıl Kent anlamında Erythrai kullanıldığı düşünülmekte. Erythrai’ya sırasıyla Atina Krallığı, İonlar, Lidyalılar, Persler, Büyük İskender, Bergama Krallığı, Roma, Bizans ve Osmanlılar hakim olur. Hangi dönem olursa olsun Ege Denizi’ndeki ticari önemini kaybetmez.

Tam tepeye çıkınca muhteşem bir gün batımına şahit oluyoruz. Deniz, içindeki adalar, batan güneş… Sayısız fotoğraf karesi çıkıyor. Tepenin diğer tarafından Ildır’ı seyrediyoruz. Tam tepeye kocaman bir bayrak dikmişler. Öyle güzel bir manzara oluşturuyor ki.

Ali abi marangozmuş. Öyle güzel bir mutfak yapmış ki. Kulübesi İkea evleri gibi minicik ve işlevsel. Sabahın altısında doluyla karışık öyle bir yağmur yağıyor ki gürleyen gök yerleri titretiyor. Çakan şimşekler ödümüzü patlatıyor. Ali abi kulübesini bize vermese bu yağmurda perişan olacakmışız.

Biz bu küçük kulübede bir kaç gün oturduğumuz yerden muhteşem gün batımları seyrettik. Harika sofralar hazırladık. Adaya yüzdük. Kendimize ait bir koyumuz oldu. Hep güldük ama hep. Biz burada çok mutlu olduk. Önemli olan içinde yaşadığımız binalar değil, içinde yaşadığımız kocaman yüreklerdi. 

Ayıbalığı Koyu

Sonraki iki günümüzü çevreyi gezerek geçiriyoruz. Yakınlarda Çeşme ve Alaçatı var. Diğer tarafta Mordoğan ,Karaburun. Mordoğan tarafındaki günümüzde Ayıbalığı koyunu söylüyorlar. Ayı balıklarının ürediği yermiş. Mağaralar varmış. Oraya giden yol üstüne bir beach kondurmuşlar. 40 lira vermeden gidilemiyor. Arkasında minik bir halk plajı da var. Oradan suya girip burnu yüzerek geçerek mağaralara gidiyoruz.

Baştan hava çok güzeldi ama bir anda hava kapatıyor ve buz gibi oluyor. Kısa sürede de tufan gibi bir yağmur başlıyor. O masmavi Ayıbalığı mağaralarının tepesinden suya atlamak hayal oluyor. İşin kötüsü Gül yüzmeyi yeni öğrendi ve karadan dönebileceğimiz bir yol yok. Bir elinden Metehan diğer elinden ben tutup yüzerek karaya çıkıyoruz. Eşyalarımızın yanına ulaştığımız da artık sel götürüyor her yeri ve çok soğuk. İnsanlar kafelere sığınmış, kafedekiler kimseyi salmıyor. Hesap toplamaya çalışıyor.

Böyle bir kaostan kurtulup yola düştüğümüzde yola damla yağmur düşmediğini görüp hayret ediyoruz. Ayıbalığı Koyu‘na tekrar gidip fotoğraflamak ve yazmak için başka bir gün tekrar gitmeyi planlıyorum. Son günümüzde Ali abi gelmiş. “Ali abi biz çadırları nereye kuralım” diyorum. “Ya ne çadırı oturun işte” diyor. “O zaman senin çadırı nereye kuralım” deyince bir kahkaha kopuyor.

Son Akşam Yemeği

Son akşam da balıklı uzolu bir masa kuruyoruz. Ali abi bize evini açtığı gibi elimizi cebimize de attırmıyor. Kızıyor.  Gözümüzden yaşlar gelinceye kadar gülüp eğleniyoruz. Zaten bu üç günümüzde o kadar çok güldük ve eğlendik ki. Ertesi gün arkadaşlarımı yolcu ediyorum. Bir gün daha kalıp Ildır’dan ayrılırken sabah kahvaltı için Ildır köyünde duruyorum.

Dolmuşlarında kalktığı minicik meydanında bir börekçi var. İçeri girip börek çöreklere bakıyorum. Börekçide ki adam “Nerelisiniz” diyor. İstanbullu olduğumu öğrenince yüzü buruşuyor. O da İstanbul’dan taşınmış buraya. “Ben İstanbul’a aşığım” deyince inanamıyor ve “Her zaman burada konuşacak insan bulamıyorum lütfen oturun. İlk defa birisi İstanbul’u seviyorum dedi” diyor.

O sırada dolmuşu kaçıran biri giriyor. “Tanıyor musunuz” diye soruyorum. Aldığım evet cevabı üstüne “eğer beklerseniz sizi Alaçatı’ya götürebilirim. O tarafa gidiyorum zaten” diyorum. Börekçi abimle yoğunluğundan oturup konuşamasak da bana getirdiği hiç bir şeyden para almıyor. Üstüne bana kolyeler hediye ediyor. En son elinde topladığı çiçeklerden minicik bir demetle bana öyle güzel dualar, temenniler ediyor ki tüylerim diken diken, gözlerim dolu dolu oluyor.

Videoya alamadığıam çok üzülüyorum sonraları. Arabaya bindikten sonrada elinde bir bardak su görüyorum. Baktığımı görünce “arkandan dökücem” diyor. Hayatımda hiç ardımdan su dökenim olmamıştı. Hiç bu kadar sevgiyi iliklerime kadar hissettiğim de olmamıştı. Ne börekçinin adını hatırlıyorum ne de adamın adını. İletişim bilgilerimi bir kağıda yazıp bırakmıştım. Belki günün birinde beni ararsa tekrar konuşabiliriz.

Ildır Köyü

Ildır’dan aldığım yolcumla önce köyü geziyoruz. En son Fatmagül’ün Suçu Ne dizisi burada çekilmiş.  Ildır’da okulun orada kamp yapmak için güzel yerler olduğundan bahsediyor. Beni tepelere çıkartıyor. Fotoğraflarımı çekiyor. Tepelerden denizi seyrediyoruz. Bir ada var. Adı Zeki Müren adasıymış. Zeki Müren zamanında o adayı satın almak istemiş ama devlet satmamış. Adı da öyle kalmış.

Yol boyu Ildır’dan aldığım yol arkadaşım Şeref’le sohbet ediyoruz. Aslen Erzurumlu olan Şeref bir arkadaşının düğünü için İzmir’e gelmiş senelerce önce ve çok beğenmiş. Fizik öğretmeniymiş. Tayinini Alaçatı’ya aldırmış. Devler ona Ildır’da lojman vermiş. Annesi ve babasını da getirmiş. Şuan babası memleketteymiş.

Evde annem var, sizi misafir etmek isteriz” diye kaç kez söyledi bilmiyorum. Yolcumu Alaçatı’da bırakıp yoluma devam ederken şu birkaç günde kaç tane yüreği dev, elindekileri başkalarıyla paylaşan, gülünce gözlerinin içi gülen iyi insanla tanıştım diye düşünüyorum. Ildır’da iyi insanlar yaşıyor. Denizi, havası çok güzel. Evleri ve köyü muhteşem. Biliyorum ki Ildır’a tekrar gelmeden duramıycam artık.

  • Prodivers Ayvalık
  • Ayvalık Dalış
  • Prodivers Ayvalık Dalış Teknesi
  • Bir dalış günü sonu
  • Nuri Hocam çok sever beni
  • Prodivers Ayvalık
  • Ayvalık Bit Pazarı
  • Ayvalık, Cunda Adası
  • Ayvalık, Cunda Adası
  • Ayvalık, Cunda Adası
  • Dalış sonrası dinlence
  • Prodivers Ayvalık Dalış
  • Nuri Hocam çok sever beni
  • Prodivers Ayvalık Dalış Teknesi
  • Prodivers Ayvalık
  • Prodivers Ayvalık Dalış Teknesi
  • Prodivers derin dalış
  • nerdesinbahar
  • Ayvalık Şeytan Sofrası
  • Ayvalık Şeytan Sofrası
  • Ayvalık Şeytan Sofrası
  • Ayvalık Şeytan Sofrası
  • Ayvalık Şeytan Sofrası Günbatımı
  • Ayvalık'ın daracık sokakları
  • Ayvalık Cafe Caramel
  • Ayvalık Cafe Caramel
  • Ayvalık Cafe Caramel
  • Ayvalık Cafe Caramel
  • Ayvalık Kırmızı mercanlar
  • Prodivers Ayvalık, kahvaltım çekirdekli simit
  • Ayvalık sualtı
  • Ayvalık sualtı
  • Ayvalık, Kırmızı Mercanlar

Dünya da sadece iki yerde Kırımızı Mercan bulunuyor. Biri İtalya’nın Portofino bölgesinde diğeri Türkiye de Ayvalık da. Ben de Kırmızı Mercanların peşinde Ayvalık’dayım. Kırmızı Mercanlar oldukça derinde. Bu yazı da Ayvalık’ın muhteşem sokakları ve Kırmızı Mercanları için yazıldı. Bilmeyenler bilsin, duymayanlar duysun diye.

 

20 saatlik yolculuğun Dalyan Pembe göl sonrası sırasıyla sahil beldelerinden geçiyorum. Ören’e kadar sadece müzik dinleyip manzara seyretmekle geçiyor. Yalnız yolculuğun tek dezavantajı hem araba kullanmak, hem video çekmek, hem de mesajlara cevap vermek oluyor. Ören benim uzun yıllar gittiğim ve tatil yaptığım yer olup eski adresleri bir bir dolanıp hasret giderince karanlığa kalıyorum. Tek karanlığa kalan ben değilmişim. Tatliş otostopcularım Fulya ve Cengiz’i Ören’den alıyorum.

Prodivers Ayvalık
Prodivers Ayvalık

Prodivers Ayvalık

Ayvalık’a kadar bana eşlik ediyorlar. Onlar kampa ben Ayvalık da ki evim Prodivers Ayvalık Dalış Tekneme geliyorum. Evden çıkarken buraya uğramak aklımda vardı ama zamanı belli değildi. Kırk kapı yaptıktan sonra baktım hala halim var “sür Bahar Ayvalık’a ve haftasonu dalışlarını yakala” dedim. Tekneye adım atar atmaz teknenin sorumlusu Nuri hocam ve Afrika seyahatinde beraber olduğumuz Ülkü’yle karşılaşıyorum. Uzun zamandır görüşemedik. Eski dostlarla kucaklaşmak uzun yolun en güzel armağanı oluyor.
Prodivers Ayvalık, kahvaltım çekirdekli simit
Ayvalık da 4 tane dalış teknesi var. Hepsi yan yana ve Ayvalık tostçularının tam karşısında. Ayvalık’a geldiğiniz de Prodivers Dalış Teknesi’nde kalabilirsiniz. Amacım dalmak olsa da teknede konaklamak fikri de çok cazip itiraf etmeliyim. Tekneye eşyalarımı bırakıp Ayvalık tostu yemek üzere teknenin karşısındaki tostçularda alıyorum soluğu. 12 lira bir tost ve çok lezzetli. Gece teknede uyuyacam.

Prodivers Ayvalık Dalış Teknesi

Her zamanki yerimde bir yer hazırlıyorum kendime. Uyku tulumum ve ben çok mutluyuz. Öyle yorgunum ki hemen uyuyorum. Sabaha karşı yarın ki dalışlar için gelenler var. Onlar da hemen bir köşeye kıvrılıp uyuyor. Sabah mis gibi bir güne gözümü açıyorum. Açık havada bir teknede uyumanın huzuru var üstümde. Aşağıya inip günaydın faslına katılıyorum. Ayvalık Simitçisi‘nden çekirdekli simit kapıp geliyorum. Tekneden aldığım bir çayla pruva da kendime denize nazır bir kahvaltı ısmarlıyorum.

Prodivers Ayvalık Dalış Teknesi
Prodivers Ayvalık Dalış Teknesi

Dalış teknemiz saat 10,30 da açık denizlere doğru yol almaya başlıyor. Tekne eski halinden 3 metre daha uzatılmış durumda. 80 kişiyiz. Dalış yapabilmek için hiç malzemeniz olmasa da bu teknelerde her şey mevcut ve fiyata dahil. Ayvalık için 2 dalış ve öğle yemekli dalış turları günlük 160 Lira. Discovery yani tanıtım dalışı da 160 Lira.

Nuri Hocam çok sever beni
Nuri Hocam çok sever beni

Ben geçtiğimiz sene hiç dalış yapamadığım için derin dalışa götürülmüyorum. Derin dalışta verilen bir saatlik bir duraklamadan sonra Hicaz Kaptan‘ın keçilerinin de yaşadığı İlyosta Adası‘na demirliyoruz. Dalışa girerken kendi tüpünüzü kendiniz bağlıyorsunuz ve çıktıktan sonra da kendiniz söküyorsunuz. Bu bröveli dalıcılar için geçerli. Eğer ki discovery dalış yapıyorsanız tüm her şey sorumlu hocalarca hazırlanıyor.

Nuri Hocam çok sever beni

İlyosta Adası‘n da muhteşem bir dalış yapıyorum. Bir kovukta izlediğim mürenden sonra istakozlarla dolu bir duvarda oldukça keyifli anlar yaşıyoruz. Çok özlemişim dalmayı ve unutmamışım hiç.

Bir dalış günü sonu

Cunda Adası

Ayvalık da gidilmesi gereken ikinci adres Cunda adasıdır. Henüz sezon başlamadığından Cunda’ya vapur yok. Otobüs ve dolmuş var. Otobüsle gidip gece ikiye kadar olan dolmuşlarla dönebilirsiniz. İkisi de 3 lira. Vapur olsaydı 5 liraydı.

Ayvalık, Cunda Adası
Ayvalık, Cunda Adası

Otobüsten inince burnuma çarpan anason ve kızarmış balık kokusu, adanın rakı-balık-ayvalık olduğunu hatırlatıyor bana. Sezon başı ne kadar güzel oluyormuş. 25 sene önce henüz çok gençken motorla Ege turuna çıkmış ve ilk Cunda adasında kamp yapmıştık. O hallerini bildiğimden sezonda Cunda’dan kaçardım hep.

Ayvalık, Cunda Adası
Ayvalık, Cunda Adası

Bu sefer Cunda tekrar gönlümü alıyor. Kordon boyunca uzanan meyhaneler, ara sokaklarında ki incik boncukcular akşam ki oyun alanım oluyor. Tasarım takılar bulabileceğiniz her bir tezgahın farklı olduğu şıkır şıkır ışıklı sokaklar beni çok mutlu ediyor. Hep böyle güzel kal Cunda.

Ayvalık, Cunda Adası
Ayvalık, Cunda Adası

Derin Dalış Nasıl  Birşey

Dalıyorum dediğiniz anda size sorulan ilk soru “kaç metre? “olur. Dalmanın metreyle bir alakasının olmadığını anlatmak da pek kolay olmaz. Görebileceğiniz güzel şeyler aslında yukarılardadır. Aşağılara indikçe renkler kaybolur zaten. Derin dalışın bir amacı olmalı ki dalalım. Görmeye değecek bir şeyler olmalı. Çünkü derin dalış biraz tecrübe ister. 

nerdesinbahar
nerdesinbahar

Çok uzun yıllar kıdemli bir bir yıldız olarak kalmıştım ben. Tembel bir dalıcı olarak yeter sanmıştım. Birkaç dalışımı çaylaklara kurban verince eğitimleri tamamlayıp iki yıldıza geçtim ve çok da iyi etmişim.

Prodivers Ayvalık
Prodivers Ayvalık

Derin dalış uçsuz bucaksız mavi bir körlük benim için. Nereye baksam bir mavilik bir bilinmezlik. Önünü görmeden yürüyebilir misin? onun gibi bir şey. Genelde çapa attığımız yerden zinciri takiple apiko atlayışlar yaparız. Derin dalış inmek ve çıkmak kadar hızlı gerçekleşiyor. Bu hızlı inişlerde kulaklar basınçtan çok ağrır. Benim ininceye kadar devamlı eşitleme yapmam gerekiyor. Yoksa ağrıya dayanmak mümkün değil. Zaten kulak zarımda yırtılabilir.

Prodivers Ayvalık Dalış Teknesi
Prodivers Ayvalık Dalış Teknesi

Sportif dalışlarda çok fazla decoya kalmamaya çalışırız. Deco; dipte kalış sürenize göre dalış bilgisayarının verdiği kadar dakika belli metrelerde bekleme süremizdir. Masmavi bir bilinmezliğe giderken ilk zamanlar yüreğim ağzıma gelirdi. Klostrofobik bir durum. Çoğu insan için çok zor.Bir hocanın peşine takılıp dibini görmediğiniz bir denizin metrelerce altına gitmek kolay bir şey değil.

Ayvalık sualtı
Ayvalık sualtı

İlk başta mavi bir körlükte giderken belli bir metreden sonra dibi görmeye başlarsınız. Ben hep karanlık olacağını düşünürdüm ama değil. Güneşsiz bir havada denizin dibine bakmak gibi. Renkler kaybolduğu için kırmızı mercanları mor gibi görüyoruz. Feneriniz varsa yakına gidip ışığı tutmanız gerekiyor.

Kırmızı Mercanlar
Kırmızı Mercanlar

Fotoğrafları da kocaman flaşlı makinalarla çekiyorlar. Derin dalışta indiniz, biraz dolandınız ve hemen çıkışa geçtiniz. Teknenin zincirinin etrafında bir dolu insan olur hep. Havası azalan yada biten dalıcılar için yedek deco tüpü de orada bulunur. En eğlenceli kısımda burasıdır. Belli bir metrede kendinizi suya çakıp beklerken muziplik yapmadan durulur mu hiç? En güzel şakalar burada yapılır. 

Ayvalık sualtı
Ayvalık sualtı

Ayvalık ve Kırmızı Mercanlar

Dünya da iki yerde kırmızı mercanlar var. Biri İtalya’nın Portofino bölgesinde diğeri Ayvalık. İtalya’dan sonra dünyanın ikinci kırmızı mercan bölgesi. Ezerbey, Kerbela ve dalıcıların hacı olduğu yer Deli Mehmet‘de 40 metrelerde görebileceğiniz kırmızı mercanlar insanı büyülüyor adeta.

Prodivers Ayvalık Dalış
Prodivers Ayvalık Dalış

Pazar sabahı dalış teknemiz çok daha erken hareket ediyor. Akşam şehir dışından gelen dalıcılar evlerine dönecekler. Ben bu senenin ilk derin dalışını gerçekleştiricem. Bayramdan önce kalabalık olmaz diye düşünerek geldiğim teknede Divefan Dalış klübüne ve Öztan Hocam’a denk geliyorum. Kışın kayağa gitmiştik hep birlikte.

Prodivers derin dalış
Prodivers derin dalış

Divefan Dalış Klübü ve Öztan Hocam’la dalıcam bugün. Divefan, Meksika’dan tutunda Maldivler’e kadar her yere gider dalmak için. Profesyonel fotoğraf makinalarıyla kırmızı mercanları fotoğraflama peşindeler bugün. Benim fotoğrafımı da Öztan Hocam çekti.

Ayvalık, Kırmızı Mercanlar
Ayvalık, Kırmızı Mercanlar

O kırmızı mercanlara fotoşopla yapıştırılmış gibi durduğuma bakmayın. Fotoğraf gerçek. 30 metreden sonra renkler kaybolduğu için bizim gözümüz sol omzumun orada ki gibi mor görüyor. Flash çakınca ya da fener tutunca kırmızı oluyor. Dalışta bir arkadaşımız narkoz yiyince sadece 30 saniye görebildiğim ve hemen çıkmak zorunda kaldığımız için sadece bir kare fotoğraf çekilebiliyor.

Ayvalık Kırmızı mercanlar
Ayvalık Kırmızı Mercanlar

Ben hiç ümitli değildim fotodan. Dalıştan çıkınca bakmadım bile ama efsaneymiş. Neyse ki kimseye bir şey olmuyor. Nedense her kırmızı mercan dalışımda bir şey olur ve ben göremem. Bu sefer 30 saniye de olsa görebildiğim bu muhteşem canlılar o kadar derindeler ki ulaşmak hiç kolay değil. Bir sonraki sefer görüşmek üzere kalbimi suyun 60 metre aşağılarda bırakıyorum.

Dalış sonrası dinlence
Dalış sonrası dinlence

Ayvalık Şeytan Sofrası

Dalışlar bitince gün batımlarıyla meşhur Ayvalık da kendime bir köşe seçmem gerekiyor. Ayvalık Şeytan Sofrası‘nın gün batımları da meşhurdur. Manzarası dillere destandır. Ayvalık merkeze de sadece 17 dakika uzaklıkta. Sahil şeridini takip edip kısa bir tırmanmadan sonra bu manzaraya ulaşıyorsunuz.

Ayvalık Şeytan Sofrası
Ayvalık Şeytan Sofrası

Araçlar için 5 lira otopark ödenebileceği gibi biraz aşağıya arabanızı bedava da parkedebilirsiniz. Sezonda iğne atsanız yere düşmez ama. Manzarayı görebilmek bile mesele oluyor bırakın fotoğraf çekmeyi. Gün batınca da herkes alkışlar bu durumu. Başka yerde denk gelmedim böyle bir şeye.

Ayvalık Şeytan Sofrası
Ayvalık Şeytan Sofrası

Şeytanın ayak izi olduğu düşünülen bir çukur var. Efsaneye göre bir iz burada diğeri Midilli Adası’nda. Adımını öyle kocaman atmış işte. 

Ayvalık Şeytan Sofrası
Ayvalık Şeytan Sofrası

Buranın mitolojide hikayesi şöyle geçmektedir: Zeus’un süt annesi İda , Zeus’a zarar vereceği gerekçesiyle Şeytanı kovar. Üç ayaklı olduğuna inanılan şeytanın bir ayağı İda dağı eteklerinde, bir ayağı Midilli adasında, bir ayağı da Şeytan sofrasındadır.

Ayvalık Şeytan Sofrası
Ayvalık Şeytan Sofrası

Bir diğer efsanede burada yaşamaya başlayan bir papaz yüzünden kuraklık olduğuna inanan hal papazı öldürmek için buraya gelir. Papaz bir sofra hazırlar. Kuraklıktan aç olan halk sofrayı görünce papazı unutur. Papaz bu esnada kaçar.

Ayvalık Şeytan Sofrası Günbatımı
Ayvalık Şeytan Sofrası Günbatımı

Ayvalık’ın Daracık sokakları ve Taş evleri

İki kocaman dalış dolu günü ardımda bıraktım. Son Ayvalık sabahım da bana kalan sokaklarda hasret gideriyorum. Cafe Caramel seneler önce arkadaşlarımla dolaşırken rastlayıp çok sevdiğim bir yer olmuştu. Sonraki gelişlerde hep kapalı bulduğumuz cafe kapanmamış aslında.

Ayvalık Cafe Caramel
Ayvalık Cafe Caramel

Biz hep pazara denk gelmisiz. İçerisi senelerce özenle toplanmış eşyalarla antika müzesi adeta. Ayvalık da bit pazarını sorun. O sokağın hemen başında burası. Harika lezzetler tadabilirsiniz. Ben damla sakızlı kahvelerini içtim. Mavinin her tonuna doydum, hasret giderdim.

Ayvalık Cafe Caramel
Ayvalık Cafe Caramel

Dalış sonrasında Ayvalık sokaklarını gezip birbirinden güzel butik dükkanlarında bir şeyler yiyip içebilirsiniz. Fotoğrafçılar için cennet gibi olan bu sokaklarda zamanda yolculuk edebilirsiniz. Karadut ve koruk suyunun tadına bakabilirsiniz. 

Ayvalık'ın daracık sokakları
Ayvalık’ın daracık sokakları

Ayvalık tostçular çarşısında buraya özgü tostun tadına bakabilirsiniz. Ayrıca yine bu çarşının arka sokaklarında ki tarihi fırınlardan bir şeyler alıp muhteşem lezzetlerle tanışabilirsiniz. Yine o arka sokakların devamında ki Ayvalık Bit pazarını görmeden dönmemek lazım.

Ayvalık Bit Pazarı
Ayvalık Bit Pazarı

Özenle toplanmış eski eşyalar siz alıcılarını bekliyor. Uzun zamandır yolculuklarımda bir şey almamaya çalışıyorum artık. O muhteşem kahve fincanlarından almadan oradan çıkabildiğime hala inanamıyorum. Bankaların olduğu tarafta deniz tarafında çarşının içindeki Mehmet Usta’nın Yeri diye küçücük bir dükkan var. Ev yemekleri yapıyor.

Ayvalık Cafe Caramel
Ayvalık Cafe Caramel

Eşiyle birlikte işletiyor. Orada bir kabak çiçeği dolması yemeden dönmeyin mesela. Çok erken bitiyor. Ya vakitli gidin ya da arayıp ayırtın. 0266 312 66 56 numaraları. Gidin bir sohbet edin. Gözünün içinin bile güldüğü insanlarla tanışın. 

Ayvalık Cafe Caramel
Ayvalık Cafe Caramel

Kırmızı Mercan fotoğrafları için Divefan Öztan Hocam’a teşekkürlerimle…

  • Kanara Kayalıkları
  • Mutlu son
  • Kanara Kayalıkları negatif iniş
  • Kanara Kayalıkları negatif iniş
  • Kanara Kayalıkları Kamp
  • Kanara Kayalıkları Kamp
  • Kanara Kayalıkları
  • Kanara Kayalıkları
  • Kanara Kayalıklarından atlamaya gidiyoruz
  • Kanara Kayalıkları
  • Kanara Kayalıkları
  • Kanara Kayalıkları bekleme noktası
  • Kanara Kayalıkları Kamp
  • Kanara Kayalıkları'nda ki köpeğim
  • Kanara Kayalıkları Kamp
  • Kanara Kayalıkları
  • Kanara Kayalıkları kamp alanına gidiş
  • Kanara Kayalıkları Kamp Alanı
  • Kanara Kayalıkları Kamp
  • Kanara Kayalıkları ilk görüş
  • Kanara Kayalıkları
  • Kanara Kayalıkları Kamp
  • Kanara Kayalıkları
  • Kanara Kayalıkları
  • Kanara Kayalıkları
  • Kanara Kayalıkları, arkadaşlarla
  • Hülya ve ben hazırız
  • Kanara Kayalıkları, köpeğim ve ben
  • Kanara Kayalıkları gelincik tarlası
  • KAnara Kayalıkları uyanma faslı
  • Anahtar arama timi
  • Kanara Kayalıkları

Hava muhalefetinden sulu kanyon ertelenince, Tekirdağ da ki Kanara kayalıklarına gidip antreman yapmaya karar veriyor hocalarımız. Kanara Kayalıkları Tekirdağ Güngörmez’de. Güngörmez de Tekirdağ Saray da. İnternette kısa bir arama da karşıma çıkan Kanara Kayalıkları’na hayran olup gitmeye karar veriyorum.

 

Kanara Kayalıkları’na Nasıl Gidilir?

Servis gündüz gitti. Ben günümü adada değerlendirip akşam kampa katılmayı istiyorum. Servise yetişemeyecek iki arkadaşımla birlikte akşam 7 sularında yola koyuluyoruz. Tekirdağ Güngörmez‘de bulunan Kanara Kayalıkları için navigasyon iki ayrı yol çiziyor. Ben oturduğum yerden daha kolay ulaşacağım arka yollardan Durusu, Tayakadın ve üçüncü havaalanı yolunu takip ediyorum. Şehir içi trafiğine girmek en son isteyeceğim şey.

Kanara Kayalıkları
Kanara Kayalıkları

Güngörmez‘e ulaşmak iki saati bulmuyor. Çok karanlık da köy yolların da kalmak istememiştim. Başardık. Çünkü belli bir yerden sonra bölünmüş yol bitiyor ve normal yollara da devam ediyorsunuz. Güngörmez’e geldiğimiz yerde bir restoran var. İlk önce kamp alanımızı orada bir yerde sanıyoruz ama arkadaşlarımızı arayınca aracı yukarı da bırakıp aşağılara yürümemiz gerektiğini öğreniyoruz.

Kanara Kayalıkları kamp alanına gidiş
Kanara Kayalıkları kamp alanına gidiş

Kanara Kayalıkları Kamp Alanı

Neyse ki bizi almaya geliyorlar. Tam beş kişi kamp malzemelerini yüklenip çayırlardan, ormanlık alandan, derelerden geçip kamp alanına ulaşıyoruz. Gece karanlığında Kanara Kayalıkları‘nı göremiyorum ama kamp alanı, ağaçlar ve kamp ateşi, çalan müziklerle efsane gibi. Reklam afişi gibi. Muhteşem.

Kanara Kayalıkları ilk görüş
Kanara Kayalıkları ilk görüş

Hemen çadırlarımızı kurup kamp ateşinde ızgara olayına girmek istiyoruz. Biz sonradan giden üç kişi açız. Biz kamp ateşi deyince ızgarasız yaşayamayanlardanız. Közlenmiş biberler, tavuklar, mantarlar… Tam biz ateş başında yemek işleriyle uğraşırken kamp alanımıza bir telefon geliyor.

Kanara Kayalıkları Kamp
Kanara Kayalıkları Kamp

Bizden sonra gelen İbrahim hocam benim arabanın plakasını söylüyor. Kapımın açık olduğundan bahsediyor. Ardına kadar hemde. Biz tam beş kişi hem kapıyı açık bırakıp hemde sandalyeleri yukarı da bırakıp gelmişiz. Biz Ersan’la tekrar derelerden tepelerden çayırlardan tırmanarak araca ulaşıyoruz. Tırmana tırmana eridim bittim ben bu kanyon eğitimlerinde zaten. Geri dönüş yolunda çakalların sesi bile duyuluyor. Doğayla baş başa bir kamp alanındayız. 

Kanara Kayalıkları
Kanara Kayalıkları

Hülya, Neden Böyle Hülya

Ayvaini Mağarası’nın baş kahramanı Hülya’yı hatırlayan var mı? Bence Hülya’yı unutmamak da fayda var. Zira bu yazının baş kahramanı yine Hülya’dır. Her ne yaparsa yapsın kızamadığım ama her seferinde ağzımın bir karış açık kaldığı güzel Hülya’m benim. Ben gelinceye kadar közlenen biberleri soyup bir tabağa alıyorum ve canım arkadaşım Hülya 3 saniye sonra hepsini yere deviriyor. 

Kanara Kayalıkları Kamp
Kanara Kayalıkları Kamp

Arkadaşların “resmen nazarımız değdi” cümlelerine ben ağzım açık bakakalıyorum. Hülyacım “olur böyle şeyler, üzülme” diyor. Sanırım bu cümleleri benim sarf etmem gerekiyor ama benim yerime biberleri deviren Hülya söylüyor. Yorulmamı istemedi sanırım.

Kanara Kayalıkları
Kanara Kayalıkları

Biz karnımızı doyurmaya çalışırken bir grup gece yürüyüşüne çıkıyor. Ben mağara da düşüp dizlerimi incittiğim ve de bütün gün adada dolaşıp yorulduğum için kamp ateşçileriyle keyif modundayım. Bu kamp zaten keyif kampı. Erken yatma, erkenden kalkıp toparlanma ve koşturma kısmı yok. Tamamen relax moddayız.

Kanara Kayalıkları'nda ki köpeğim
Kanara Kayalıkları’nda ki köpeğim

Yürüyüşten dönen arkadaşlarla daha da bir şenleniyor kamp alanımız. Yanlarında iki kocaman köpekle gelmişler. O köpekler sabaha kadar kamp alanımızı beklediler sonra. Öyle çok sevdim ki yanımda getiresim geldi. Hala arada aklıma geldiğinde özlüyorum.

Kanara Kayalıkları Kamp Alanı
Kanara Kayalıkları Kamp Alanı

Tut Ucundan Hülya

Ilık bir hava da kamp ateşimizin başında şarkılar söylüyoruz. Sohbetler ediyoruz. Gülüyoruz, eğleniyoruz. Kimsenin uyuyası yok. İlerleyen saatlerde “çadırını nereye kurdun?” sorusu geliyor. Gösterdiğimde bir gülme alıyor. Meğer oldukça gürültülü bir ortama kurmuşum. Çadırlar kumaş ve ses geçirmeme imkanı yok.

Kanara Kayalıkları Kamp
Kanara Kayalıkları Kamp

Kazıkları söktüğüm gibi “tut ucundan Hülya” diyorum. İki ucundan tutup hop başka yere taşınıveriyoruz. Yüksel hocam “hayırr” diyor. Çünkü arada biz varken ses ona daha az gidecekti. Onun çadırını da söküp taşıyoruz bizim tarafa. Keşke yaşadığımız evler içinde bunu yapabilsek.

KAnara Kayalıkları uyanma faslı
KAnara Kayalıkları uyanma faslı

Sonunda üşümeden güzel bir havada kamp yapabilmenin mutluluğu ve mis gibi temiz havada olmanın avantajıyla bebekler gibi uyuyoruz. Sabah çadırımın tepesinde tef sesleriyle uyandırıyor arkadaşlarım. Ne kadar mutluyum.

Kanara Kayalıkları Kamp
Kanara Kayalıkları Kamp

Ve Sonunda Kanara Kayalıkları

Gözümü açıp da dışarıda ki manzarayı görünce büyüleniyorum. Çadırlarımız ağaç altında. Karşımızda devasa duvar gibi Kanara Kayalıkları. Kayalıkların hemen dibinden akan bir dere. Yemyeşil bir doğa. Gece karanlığında göremediğim muhteşem manzara buymuş.

Kanara Kayalıkları
Kanara Kayalıkları

Sabah kahvaltımız Oğuz’dan. Kendisi bir organik beslenmeci olarak yumurtadan zeytine, tereyağdan bala ne varsa getirmiş. İki çadır ortasında kahvaltı edip şakalaşıyoruz. Aradan yarım saat geçiyor. Yüksel hocamın çadırı açılıyor. Meğer uyuyomuş. “Başka yer bulamadınız mı kahvaltı edecek başımda bıdı bıdı” diyor. Bende kendimizi affettirmek için tereyağ ve balı ağzına zorla tıkıyorum. Meğer tereyağdan da nefret ediyormuş. Sevgimizle öldürürüz biz adamı.

Kanara Kayalıkları
Kanara Kayalıkları

Kanara Kayalıkları’ndan Atlamaya Gidiyoruz

Kahvaltı sonrası ekipmanlarımızı kuşanıp o duvar gibi Kanara Kayalıkları’ndan atlamak üzere hazırız. Dizlerim pek iyi durumda değil. Yemyeşil muhteşem manzaralardan geçerek tırmanıyorum. Nefes nefeseyiz. Oldukça dik çünkü. Önce kolay yerden inmek için gidiyoruz.

Hülya ve ben hazırız
Hülya ve ben hazırız

Oraya giden yol da oldukça tehlikeli aslında. Bir taraf uçurum. Dikkatli yürümek gerekiyor. İlk inişimiz kısa bir parkurda oluyor. Tepeden manzara öyle güzel ki. Yemyeşil doğa. Çok çabuk tükeniyorum bu sefer. Her hafta bir etkinlik olunca beden kaldırmıyor sanırım.

Kanara Kayalıklarından atlamaya gidiyoruz
Kanara Kayalıklarından atlamaya gidiyoruz

Asıl iniş 35 metrelik bir negatif iniş. Yükseklik korkumu bugün düşünmiycem. Ondan önce yukarı tırmanmak asıl mesele. Hatta yavaş tırmandığım için geride kalıp yalnız kalıyorum ve ne oluyor? Yolu kaybediyorum. Hocaların durduğu yere çıkmışım. Beni görünce bir panik oluyorlar. Sol tarafım 35 metrelik duvarmış.

Kanara Kayalıkları
Kanara Kayalıkları

Neyse ki yukarı çıkıp sıraya giriyorum. Bu sporun doğası beklemek. O bekleme anlarında yaşanan şamatalar ise paha biçilemez. Sıra bana gelince çift iple ineceğimi öğreniyorum. Tam o sırada Ömer hocamın telefonu aşağı düşüyor. Her kamp ve spor aktivitemizde birinin bir şeyi zarar görüyor.

Kanara Kayalıkları
Kanara Kayalıkları

35 metre yukarıda bir uçurumun kenarındayım. Arkam dönük olarak aşağıdaki yüksekliği görmediğim zaman yükseklik korkumun uykuya yattığını keşfettiğimden beri daha rahat inişler gerçekleştiriyorum. Çift ip o kadar ağır ki. Kolda da derman yok tutsun kaldırsın. Belime bir ağrı saplanıyor.

Kanara Kayalıkları
Kanara Kayalıkları

Negatif İniş

Kısa bir normal iniş sonrası negatif dediğimiz inişi gerçekleştiricem. Yani iple kendimi boşluğa salıcam. O negatife inerken de iki dizimin üstünde kendimi ayarlamam gerekiyor. O iki diz nasıl ezik ve ağrıyor anlatamam. Müthiş bir can yanması. Orayı geçtikten sonra negatife geldiğimde ipde ki ağırlık da hafiflemeye başlıyor. Gerisi tepelerden manzara seyretmek.

Kanara Kayalıkları negatif iniş
Kanara Kayalıkları negatif iniş

Kanara Kayalıkları‘n da ki karga yuvasında ki bebek kargaları seyretmek. Hiç inesim gelmiyor. Bu sefer dizlerimde ki problemden sadece iki sefer iniş yapabiliyorum. İnmek değil o tepeye tırmanmak mesele çünkü. Biz de Kanara Kayalıkları’nın dibinden sessiz sessiz akan suyla ayaklarımızı buluşturuyoruz. Çimenlere yayılıyoruz. Etrafı gezmeye çıkıyoruz. Yemekler, sohbetler, şakalaşmalar eşliğinde zamanımız geçiyor.

Kanara Kayalıkları negatif iniş
Kanara Kayalıkları negatif iniş

Kanara Kayalıkları’nı gerçekten çok beğendim ve sevdim. Ağaçların olması ve su kenarı olması büyük avantaj. Kamp için çok uygun. Hele ki yaptığımız spor için daha bir uygun. Akşam olmak üzere ve artık herkes evine dönecek. Toparlanıp eşyalarımızı taşıma zamanı. Dere tepe çayır çimen aşarak araçların oraya bu kadar eşyayı taşımamız gerekiyor.

Kanara Kayalıkları
Kanara Kayalıkları

Gelincik Tarlası, Hülya ve Anahtar

Tüm gece ve gün Hülya’nın sakarlıklarıyla serseme dönmüş vaziyetteyim. Her seferinde nasıl yaptığına hayretle ağzım açık kalıyorum ama daha bunların başlangıç olduğunu o an bilmiyorum. Gün batmak üzere ve biz vedalaşıp ayrılıyoruz. Kısa bir süre sonra da uzun zamandır bir gelincik ve çiçek tarlası arayan ben görünce duruyorum.

Kanara Kayalıkları, köpeğim ve ben
Kanara Kayalıkları, köpeğim ve ben

Hülya’yla fotoğraf çekicez. Tam çiçeklerin içinde olmak için tarlanın ortalarına doğru ilerliyoruz. Elimdeki telefonu ve arabanın anahtarını Hülya’nın cebine koyuyorum. Birbirinden güzel fotoğraflar çekip hızlıca arabaya dönüyoruz. “Hülya anahtarı ver de gidelim” diyorum.

Kanara Kayalıkları, arkadaşlarla
Kanara Kayalıkları, arkadaşlarla

Hülya’nın “ne anahtarı“cümlesi ve yüzündeki bakışı ölsem unutamam. Anahtar yok. Hızlıca tarlaya dönüp aramaya başlıyoruz ama yok. Düşünsenize dizinize kadar gelen otlar ve kırmızı gelinciklerle dolu bir tarlada kırmızı bir anahtarlık arıyoruz. Önden giden servisi arıyoruz. Dönüyorlar. İki saate yakın anahtar arıyoruz ama yok. Artık ümidim de kalmadı zaten.

Anahtar arama timi
Anahtar arama timi

Onlarca insan tarladaki bütün otları çiçekleri ezdi. Nerede olduğunu bulmak artık imkansız. Arabanın tüm camları ve kapıları açık. Umudu kesmiş, napacağımı düşünerek arabaya dönerken Ender Hocam “buldum” diye anahtarı kaldırıyor. Hiç geçmediğimiz bir yerde o anahtarın ne aradığını çok merak ediyorum. Bulunmasaydı ne yapardık bilmiyorum.

Kanara Kayalıkları gelincik tarlası
Kanara Kayalıkları gelincik tarlası

Gerçekten mucize gibi o anahtarın bulunması. Sanırım birkaç yaş yaşlandım. Tekrar yola koyuluyoruz. Tüm o köy yollarını karanlık da dönüp, başımıza gelen hiç bir şeyden akıllanmayan Oğuz, Bahar ve Hülya üçlüsü Güngörmez’den Güngören’e lahmacun yemeğe gidiyoruz. Hadi bize geçmiş olsun. Tüm arkadaşlarımıza yardımlarından dolayı teşekkür ediyoruz.

Mutlu son
Mutlu son