• Porto Lagos
  • Agios Nikolaos Kilisesi
  • Agios Nikolaos Kilisesi
  • Agios Nikolaos Kilisesi
  • Porto Lagos
  • Porto Lagos
  • Porto Lagos, Yunanistan

Porto Lagos’ta gölün üstünde tahta köprülerle bir birine bağlanmış iki kilise var. Muhteşem manzarası ve dini boyutuyla önemli bir ziyaret alanı. Porto Lagos daha önce bir turumuzda fikrimiz bile sorulmadan programdan çıkartılan göller bölgesi. Yunanistan’ın en sulak bölgesi ve bir kuş cenneti Porto Lagos. Belki de turlardan vazgeçme sebebim.

Porto Lagos
Porto Lagos

Porto Lagos’a nasıl gidilir?

Thassos adasından dönüyoruz artık. Sınırdan geçmeden önce son görmek istediğim yer Porto Lagos. Bir önceki sefer aracın içinde giderken sağda şeklinde gösterilip, otobüsten indirilmediğimiz, fotoğraflarını görüp hayıflandığım Porto Lagos‘u çok merak ediyorum. Yol  arkadaşım benimle aynı fikirde değil ama ben ısrarcıyım. İkinci sefer bu kadar yaklaşmışken yine görmeden gitmiycem. Çok kararlıyım. 

Porto Lagos, Yunanistan
Porto Lagos, Yunanistan

Porto Lagos sınırdan geçtiğinizde İskeçe yolunda. Otobandan çıkmanız gerekiyor. Otobandan çıkınca çok fazla yolunuzu uzatmadan burayı görebilirsiniz. Biz Thassos adası dönüş yolunda ziyaret edeceğiz. Biz gideceğimiz ülkenin haritasını çevrim dışı telefonumuza indirip yolumuzu kolayca buluyoruz. Tavsiye ederim. Çok konfor sağlıyor. Çok sorulan soruya da bir cevap olsun. Burası Yunanistan‘da ve evet shengen olmadan bu ülkeye ve buraya gidemezsiniz. 

 

Agios Nikolaos Kilisesi

Hava kurşuni renkte ve soğuk değil. Benim çok sevdiğim bir fotoğraf ışığı var havada. Porto Lagos‘a gelip gölün kenarında ki otoparka arabayı bırakıp köprüye doğru ilerliyoruz. Thassos adasında manastıra girerken kol ve bacaklarımızı kapatan giysiler vermişlerdi. Burada da yine bir etek verdiler bana. Şortla giremiyorsunuz.

Porto Lagos
Porto Lagos

Tahta bir köprünün üstünden kiliseye doğru yürümeye başlıyoruz. Uzakta gözüken kilise ve köprü çok masalsı. Hafif bir meltem esiyor Vistonida Gölü’nde. Sazlıklar o rüzgarla ahenkle dans ediyor. Mavi ve beyaz boyanmış kilise uzaktan çok güzel gözüküyor.

Agios Nikolaos Kilisesi
Agios Nikolaos Kilisesi

6 Aralık’ta Agios Nikolaos Yortusu‘n da buraya çok fazla Hristiyan’ın geliyormuş. Burasıyla ilgili bir kaç efsane var. Bir tanesi de Osmanlı zamanında Osmanlı beyinin kızı hastalanır. Bu bölgede bulunan bir aziz kızı iyileştirince bu bölgeyi  Aynoroz Kutsal Manastırı Vatopedi’ye bağışlar. Bu kiliseler hala vatopediye bağlı olarak ibadet etmeyi sürdürüyorlarmış. Bu kelimeyi daha önce duymadığım için araştırıyorum. Çok fazla anlayamasam da Hristiyanlığın bir meshebi olduğuna karar veriyorum. 

Agios Nikolaos Kilisesi
Agios Nikolaos Kilisesi

Gölün üstünde sokaklarıyla, binalarıyla kocaman bir yaşam alanı inşaa etmişler. Köprü gölün üstünde devam ediyor. Gölün üstünde yürüdükçe daha küçük bir kiliseye ulaşıyoruz. Bu kilisenin adı Virgin Mary Pantanassa Ortodoks Kilisesi. Sanırım cenaze gibi bir tören var. İçerisi çok kalabalık. Kimseyi rahatsız etmemek için içlerine girmiyoruz. Dışarıdan pencereden içeri bakıyoruz. Süslemeleri çok güzel gözüküyor.

Agios Nikolaos Kilisesi
Agios Nikolaos Kilisesi

Hiç yer yokmuş gibi neden gölün üstüne inşaa edildiğiyle ilgili bir bilgiye ulaşamasam da çok merak ediyorum. İskeçe‘ye veya Selanik‘e giderken otobandan çıkıp yolunuzu buradan geçirip ziyaret edebilirsiniz.  Birkaç saatinizi Vistonida Gölü‘nün mis gibi havasında geçirebilir, değişik kuşları fotoğraflayıp, gözlemleyebilirsiniz. Bizim için turistik onlar için ibadet yeri. Kapalı giysilerle gitmeye dikkat  etmekte fayda var. Götürmeseniz de veriyorlar gerçi.

Porto Lagos
Porto Lagos
  • Karnaval korteji
  • İskeçe Karnavalı
  • İskeçe Karnavalı Kortej
  • Karnaval Korsanı
  • İskeçe Karnavalı, Yunanistan

Hürriyet Seyahat, yazar Bahar Gündoğdu

Hürriyet Seyahat’te yayımlanan yazımın daha detaylı hali

Rio’daki karnavaldan sonra dünyada ki en büyük karnaval İskeçe’de ki karnavalmış. Bize bu kadar yakınken gitmemek olmaz diye düşünüp naptım ettim gittim bu karnavala. Ne yaptım ne ettim, ne yedim ne içtim hepsini yazdım. Önce kısa bir tarih bilgisi sonra sınırsız eğlence

İskeçe Karnavalı Nasıl Oluştu?

İskeçe küçük bir Türk köyüyken Rio’da ki karnavaldan sonra en büyük karnavala nasıl dönüştü, kim bilir? İskeçe Karnaval’ının nasıl oluştuğuyla ilgili pek çok efsane var. En bilineni; Hz.İsa’nın ileride peygamber olacağına ilişkin söylentiler artar. Hz. Meryem’e de oğlunun bulunup katledileceği haberi gelir. Halk çocuk İsa’nın bulunmaması için tüm çocukların yüzünü boyarlar, tanınmaz hale getirirler. 10 günün sonunda bu haberlerin asılsız olduğu anlaşılınca İsa ve diğer çocuklar temizlenir. Temiz pazartesiye bu şekilde oluşur. Hz.İsa’nın hayatının kurtulmuş olmasına ithafen bütün halk deliler gibi eğlenir. Maskeler takarlar, yüzlerini boyarlar, dans ederler. Ertesi gün de dini bayramlarına girerler.

İskeçe Karnaval Kortej
İskeçe Karnaval Kortej

Açık konuşmak gerekirse bu karnavalın dini boyutundan pazartesi günü oluncaya kadar haberim yoktu. Pazartesi her yer kapalıydı. Biz sıradan bir karnaval olarak eğlenmeye gitmiştik.  Burada yaşayanlara da sormuştuk, karnavalın çıkış hikayesini. İskeçe’nin Bulgarlardan kurtuluşu diye açıklayanlar bile oldu. İskeçe Osmanlı zamanından kalan bir Türk köyü. Tanıştığımız çoğu insan Türk çıktı. “Ne güzel Türkçe konuşuyorsunuz” demeyin kızıyorlar. “aa Türk müsünüz?” hiç demeyin daha çok kızıyorlar.

İskeçe Karnavalı
İskeçe Karnavalı

İskeçe’ye turla mı yoksa bireysel mi gitmek mantıklı? İskeçe’ye Nasıl Gidilir?

İlk önce turla gitmek ekonomik geliyor bana ama turların programlarına bakınca benim amacıma hiç hitap etmiyor. Onlar Selanik’e gidiyor ve karnavala sadece bir kaç saat uğruyorlar. Daha önce turla giden arkadaşlarımdan sınır kapısında saatlerce beklediklerini öğreniyorum. Daha bir ay önce Bansko‘ya giderken 7 saat sınır kapısında beklediğim aklıma geliyor. Ben karnavala katılmak istiyorum. Eziyet çekmek, sürünmek istemiyorum. Son dakika arabayla gitmeye karar veriyoruz. Eğer çok gözü karaysanız pek çok otobüs firması İskeçe’ye gidiyor. Bilet fiyatları 90 lira civarında. Son dakikaya bıraktığımız için otel de kalmamış İskeçe’de. En yakın yer arabayla 15 dakika uzaklıkta. Ben merkezde kalmak istiyorum. Biraz kesenin ağzını açınca o sorunda halloluyor. Cumartesi sabah dokuz civarı hareket ediyoruz. İstanbul trafiğini aştıktan sonra geri kalan yol bir çırpıda bitiyor. Sınırda çok fazla araba yok. Saat bir gibi sınırdan geçiyoruz.

 

Karnaval Korsanı
Karnaval Korsanı

Otobanda önce 1,20 euro daha sonra 1,90 euro iki defa ücret ödüyoruz. Onlarda hala otomatik geçiş yok. Biz yurtdışına çıkmadan önce gideceğimiz yerin haritasını telefonumuza indirip çevrimdışı navigasyon olarak kullanıyoruz. Yol sormak, aramak, kaybolmakla uğraşmıyoruz.

İskeçe Karnavalı
İskeçe Karnavalı

İskeçe

Saat 3 civarı İskeçe’deyiz. Old Town tabelalarını takip edin, karnaval alanına ulaşırsınız. Her yer konfeti. Biz gitmeden burada bir şeyler olmuş. Sonradan öğrendiğimize göre insanlar bir haftadır eğleniyorlarmış. Bizim gittiğimiz saatte insanların eğlenmek için toplandıkları meydanın etrafındaki yol açıktı ve biz meydanın hemen bir arka sokağına parkedebildik. Her şey başlamadan önce etrafı biraz keşfetmek istiyoruz.

İskeçe Karnavalı
İskeçe Karnavalı

Maskelerimizi alıp geldik ama yine de tüm dükkanlara girip buradakileri görmek istiyoruz. Meydanın hemen karşısında Cemile’nin dükkanı var. Bizim gibi ilk gördüğünüz dükkandan başka dükkan yokmuş gibi alışveriş yapmaya kalkmayın. Burası en pahalısı. Kortejin yapıldığı sokak sağlı sollu kostümcülerle dolu. Maskelerle şapkalarla takıp, çıkarıp, oynayıp duruyoruz. Rengarenk peruklar herkesin gözdesi. Ben, saçlarımı kapatamadığı için peruk alamadım. Ne yaptıysam alttan hep saçlarım çıktı. Beğendiklerimde kendi saçlarımla aynıydı.

İskeçe Karnavalı
İskeçe Karnavalı

Meydandan panayır tarafına doğru yürüyünce seyyar satıcılar çıkıyor karşımıza. Aynı malzemeleri bu sefer bu satıcılarda daha ucuza görüyoruz. “Bunlar Yunan yapımı mı? ” sorumuza aldığımız “çayna beya” cevabına hala gülüyorum. Panayıra giden yol üstünde bir pazar kurulmuş. Mangallar yanmış, suplakiler pişiyor. Her yer yemek kokuyor. Her yerden bir müzik sesi, maskeli ve kostümlü insanlar çıkıyor. Aldığımız düdükleri öttürerek dolaşıyoruz. Çocukluğumdan ber, bu kadar düdük öttürmemiştim. 

İskeçe Katedrali

Gitmeden önce arkadaşlarımızdan öğrendiğimiz, şehri tam tepeden gören Xanthippi Taverna’yı buluyoruz. Recep bize ertesi gün 25 kişilik Türk grubun geleceğini söylüyor. Bu grup bizim turlarına katılmayıp ama karnavalda görüşmek üzere sözleştiğimiz arkadaşlar. Ertesi akşam tekrar gelmek üzere ayrılıyoruz. Muhteşem bir İskeçe manzarasına sahip tepedeki tek taverna. Karşısında bir de cafe var. Arabayı alışımız ve meydandan çıkışımızdan sonra bir daha buraya geri dönemeyeceğimizi bilmiyoruz tabi. Akşam saatinden itibaren şehir ikiye bölünüyor. Bütün yollar kapalı.Yol bizi panayır yerine yakın kocaman bir otoparka çıkarıyor. Biz gittiğimiz de boş olan bu ücretsiz otoparkta ilerleyen saatlerde iğne atsan yere düşmüyor.

İskeçe’de Yeme İçme

İskeçe’de Lidel yok sanıp Alexandroupolis’e girmiştik ama tam İskeçe’nin girişin bir tane varmış. Lidel Yunanistan’ın Bim marketi gibi. Ürünleri kaliteli ve ucuz. Karnavalın olduğu meydanın etrafında market bulmak çok zor ve olanlarda da alkol dahil her şey pahalı. Gelmeden önce almanızda fayda var. Her yerde pitacı, dönerci var. Aç kalmanız mümkün değil. Fiyatlar pahalı değil. Küçük küçük dükkanlarda yiyecek var ama wifi yok. Panayır yerinde ki sokaklara kurulmuş seyyar yerlerde yeme içme daha da ucuz. Yunanistan’da tatlı, baklava olayı fena, insan kendini çok zor tutuyor. Kremalı bir şeyler seçmek pek mantıklı değil. Biraz margarin gibi. Sırf yağ. Şerbetli tatlılar bir efsane. Buraya has karyokayı tatmadan dönmeyin derim. 

İskeçe Meşhur tatlıcı dükkanları
İskeçe Meşhur tatlıcı dükkanları

Biz panayır yerine doğru giderken sağ tarafta Tamam diye bir restoran buluyoruz. Sahibi bir Türk. Gaziantepli bir usta lahmacun yapıyor. “Buradakiler döneri lahmacunun içine koyup yer” diyor. O zaman biz de öyle yapıyoruz. İnterneti sorunsuz çalışıyor. Üç katlı bir yer. 

Röntgen filmi Korteji
Karnaval Korteji

İlla bir şey yemek zorunda değilsiniz. Biz her yorulduğumuzda, üşüdüğümüzde, internet gerektiğinde Tamam restoranı kullanıyoruz. Tüm restoranlar tuvaletlerini kullanmanıza izin veriyor. Bu karnavalın bir bedeli sanırım. Meydanın arkasına üç beş tane seyyar tuvalet koymuşlar ama bu binlerce insana asla yetemez zaten.

İskeçe Karnavalı Zamanı

Uykusuz ve yorgun olduğumuzdan otele kadar gitmektense arabada biraz dinlenelim diyoruz. Bir kaç saat uyuyakalıyoruz. Bu otopark meydana çok yakın. Gide gele artık kestirme sokakları da öğrendik. Maskelerimizi takıp meydana bir çıkıyoruz ki, insanlar kopmuş. Kortejin geçeceği yollar dahil tüm şehirde djler müzik yayını yapıyor. Yunan Dansları hocamın İskeçe danslarını öğretip beni buraya yollaması aklıma gelince gülüyorum. Kim yapacak geleneksel dans? Dağ taş tekno, pop, rock müzikle yankılanıyor. Çantalarımıza mukayyet olmamız konusunda uyarılınca her şeyi ceplerime dolduruyorum ve rahat ediyorum. 

İskeçe Old Town Meydanı
İskeçe Old Town Meydanı

Güzel bir yer bulup kendimizi müziğe, yeni tanıştığımız insanlarla eğlenmeye bırakıyoruz. Sabahlara kadar süren eğlenceye sabah beşe kadar dayanabiliyoruz. Arabayı alıp otele gidicez ama nasıl? Bütün yollar kapalı. Biraz dinlenelim sonra buluruz bir çaresini derken arabada uyuyakalan, otele gidemeyen şaşkın insanlar biziz. Otelin parasını ödememiş olmamız bizim için bir şans ama başkası yararlanabilirdi diye üzülmedim değil. Neredeyse saat 12’ye doğru uyanmamıza inanamıyorum. Evde o kadar uyumuyorum ben.

İskeçe Old Town Meydanı
İskeçe Old Town Meydanı

İskece Karnavalı Korteji

Bir yerlerde elimizi yüzümüzü yıkayıp kortejin geçeceği yere koşuyoruz. Yolun karşısında az insan var. O tarafa geçmek istiyoruz ama ne mümkün. Başı kesik tavuk gibi bir aşağı bir yukarı koşturduktan sonra bir bankın üstüne çıkan insanların içine sıkışıveriyorum. Her zaman dört ayak üstüne düşerim zaten. Karnaval saat 1,30 civarı tüm ihtişamıyla başlıyor. Hava muhteşem, güneş pırıl pırıl.

Karnaval korteji
Karnaval korteji

Dernekler her sene kostümlerini ilan ediyormuş ve kim hangi kostümü giymek istiyorsa o derneklerden alıyorlarmış. Öyle eğlenceli kostümler vardı ki. Rengarenk ve enteresan. Erkeklerin çoğunluğu kadın kılığındaydı.

İskeçe Karnaval korteji
Karnaval korteji

Kortej sırasında kolonlara yakın yere durmaya çalışın. Korteje katılan insanlar genelde kolonların dibinde yüksek sesle çoşuyorlar.
Yürüyüp dans edenler, düdük çalanlar, sprey sıkanlar, kenarda bekleyen insanların yüzünü boyuyor. Konfetiler atıyorlar. Herkes ama herkes çok eğleniyor. 

İskeçe Karnaval korteji
Karnaval korteji

Saatlerce korteji seyrettik, dans ettik, fotoğraf ve video çektik. Sonlara doğru bariyerleri aşıp insanlara karıştık. Düdükler çalarak meydana ilerledik. Korteji yürüyen insanlar meydanda bir süre eğlendikten sonra panayır yerine doğru yürüyorlar. Eğlence orada devam ediyor. Binlerce insan günlerce eğlendi, alkol eşiği hakikaten çok yüksekti. Ne bir olay yaşandı, ne doğru düzgün polis gördüm. Kimsenin kimseye karışmadığı, gülmek, eğlenmek ve beslenmekten başka derdin olmadığı, bunları yaptığı içinde kimsenin kimseyi suçlamadığı güzel bir dünya burası.

İskeçe Karnaval korteji
Karnaval korteji

Akşam saatlerinde Xanthippi Restorana gidip diğer gruba katılıcaz ama ikiye bölünmüş şehirden çıkmak ne mümkün. Navigasyon devamlı saat kulesinin olduğu meydana çıkarmaya çalışsa da orası kapalı ve geçiş yok. Orası burası derken tepelere tırmanıyoruz. Bir gün önce şehir manzarasına bakarken aşağıda gördüğümüz camiyi bulunca çok seviniyoruz ama erken bir sevinme oluyor. Hala nasıl olduğunu anlayamadığım şekilde kendimizi manastıra giden dağ yolunda buluyoruz. Karanlık dağ yollarında oldukça fazla bir yol gidip restoranı buluyoruz. Daha önce telefonda konuştuğum ama tanışmadığım grup içeride. Normalde müzik olmayan restoranda bu gruba özel program var. Nermin hanımla tanışıyoruz ve bizi yunan arkadaşlarının masasına oturtuyor. Çok tatlı bir aileyle tanışıyoruz. Sanırım ileride mutlaka görüşücez.

İskeçe Xanthippi Restoranı

Sirtakiler çalıyor. Daha kaç hoca değiştiricem bilmiyorum ama bu grubun yaptığı sirtaki de değişik. Yarı yunan yarı türk müzikleri eşliğinde nefis deniz mahsülleriyle karnavalı kapatıyoruz. Biz gece iki civarı şehirden ayrılırken onlar hala tam gaz eğleniyordu. 

  • Şahindere Kanyonu, Altınoluk

Hürriyet Seyahat, yazar Bahar Gündoğdu

Hürriyet Seyahat’te yayımlanan yazımın daha detaylı hali

Altınoluk sahilde miskin miskin plajda güneşlenirken bir arkadaşa denk gelip tavsiyesini aldığımız Şahindere kanyonuyla birden bire canlanıveriyoruz. Şahindere Kanyonu Kaz dağlarının bacasıymış ve Şahindere kanyonunun buz gibi bir suyu varmış. Çok merak uyandırınca ertesi gün gitmeye karar veriyoruz
 

Şahindere Kanyona Ulaşım

Şahindere Kanyon girişi
Sabahın erken saatlerinde önce Altınoluk köyüne çıkıp, Edremit körfezi manzaralı bir yer bulup, harika gözlemeleriyle kahvaltımızı ediyoruz. Sonrasında hemen kanyon yolundayız. Altınoluk Yapı Kredi bankasının sağından girdiğinizde yol sizi götürüyor. Kanyonun çok yakınına kadar evler siteler kurulmuş durumda. Hatta insanlar sabah yürüyüşlerini kanyona doğru yapıyor. Zeytin ağaçlarının içinden kıvrıla kıvrıla ilerliyoruz. Yolu bulması çok zor değil. Çok az bir miktar ödeyip, arabamızı park edip yürümeye başlıyoruz.
Şahindere Kanyonu’nun Manzaralarına Doyulamıyor

Şahindere Kanyonu Kaz Dağlarının Bacası

Kaz Dağları Milli Parkı içinde olan kanyon 26 km uzunluğunda. Normalde izinsiz kanyonda yürüyüş yapmak tehlikeli ve yasak.  Bölgeyi bilmeyenler kanyonda çok kolay kaybolabilirmiş. Şelaleye kadar yürümek için rehber almak gerekmiyor.  Diğer kanyonlar gibi ahşaptan yürüyüş yolları yok.  Dünyanın oksijen yoğunlaşması olarak en zengin yerlerinden biri olan Kazdağları bunu kanyonlarına borçlu. En çok da Şahindere kanyonu bir baca görevi yapmakta. Denizden aldığı iyotu dağın zirvesine taşıyor, yamaçlardaki dağ havasını da sahile. Böylece bölgede büyük bir oksijen çadırı oluşuyor.

Şahindere Kanyonunun içi fotoğraf için çok elverişli
Bu özelliklerinden dolayı endemik bir yapıya sahip 800 civarı bitki çeşidi bulunuyor. Şahindere kanyonunda pek çok şifalı ot bulunuyor ama toplamak yasak. Eğer meraklıysanız ancak fotoğraflarını çekebilirsiniz. Mis gibi havayı ciğerlerimize çeke çeke, muhteşem manzaralardan geçe geçe, buz gibi suların içinde yer yer suya atlayarak, fotoğraf çekerek ilerliyoruz.

 

Kanyonda suya komple girmeden de yürüyebilirsiniz

İsterseniz suya girmek zorunda değilsiniz.  Dizinize kadar paçanızı sıvamanız yeterli. Benim gibi suya girmeyi seviyorsanız mayonuz havlunuz ve derede yürümeye elverişli ayakkabılarınız mutlaka olsun.  Terlikle zor bir yürüyüş olur.

 Kanyonun içinde yer yer sudan geçmeniz gerekebiliyor.

Şahindere Kanyonunda Yüzmek gibisi yok

Ben her zamanki şelale ve gölde yaptığım gibi elbiselerimle atlıyorum suya. Burada ateş yakmak yasak ama piknik yapabilirsiniz. İlk girişte piknik masaları var ama ilerledikçe yok. Lütfen çöp bırakmayın. Yarım saat gibi bir sürede müsade edilen şelaleye kadar yürüyoruz. Burada kendini suya atmamak mümkün değil. Havuzlarda ki gibi renkli fayanslarla verilen bir renk değil bu. Doğanın koynundayız ve her şey doğanın bir şaheseri. 

Şahindere Kanyonu ve Buz Gibi Suları

Kireçsiz bir suyu bulunan kanyon masmavi ve buz gibi suyuyla bizi kendine hayran bırakıyor. Şelale dediysem çok heybetli yukarılardan dökülen bir su gelmesin aklınıza. Küçücük bir yerden çağlıyor ama döküldüğü yerde oluşan gölcük hem manzarasıyla hem de yüzmek açısından gerçekten harika bir yer.

Şahindere kanyonunda daha öteye gitmeye izin yok

Etrafı kayalık ve yemyeşil ormanların içindeki bu yer oldukça geniş. Kanyonun buz gibi suyunda üşüyünce güneşte ısınabileceğiniz yerler var. Kaz dağlarının oksijenine, Şahinderesi kanyonunun buz gibi sularına, mavi ve yeşilin kaynaşmasına veda edip gitme zamanı.

 

Eğer yolunuz o taraflara düşerse mutlaka uğramanız gereken bir yer. Tüm gün geçirilebileceği gibi birkaç saatte gezip çıkabileceğiniz bir yer. Altınoluk’tan Akçay istikametine giderken Altınoluk çıkışına doğru olan yolda solunuzda kalan dağlara iyi bakın. Dışarıdan hiç belli olmuyor ama içerisinde gizli bir cennet var. 

Aklımda kalanlar: Hiç çöp olmaması, kanyonun buz gibi masmavi suyu, şelalesi, yemyeşil ağaçları ve enteresan kökleri

 
  • Yedigöller

Hürriyet Seyahat, yazar Bahar Gündoğdu

Hürriyet Seyahat’te yayımlanan yazımın daha detaylı hali

Bazı yerlerim var, burnumun dibinde ama hep bir aksiliğin çıktığı, haftalarca planlar yapılıp son dakika gidilemeyen. Bunlardan biri Yedigöller. Fotoğraflarına aşık olduğum Yedigöller’e gitmek üzere yollardayım. Çok merak ediyorum Yedigöller’i. Hep fotoğraflarından gördüğüm muhteşem manzaralara bakıp, kokusunu içime çekip, dokunmaya gidiyorum.

Yedigöller Milli Parkı
Hiç planda yokken bir akşam  Nihat hocamın “Bahar, hadi bir kişilik yer var. Hazırlan, Yedigöller’e gidiyoruz” demesiyle sabahın 4’ünde kendimi 25 kişilik fotoğraf grubunun içinde bulmam arası birkaç saat. Karanlık yollarda sabah saat 6 civarı Yedigöller’e varıyoruz. Gün doğumunu fotoğraflamak istiyoruz ama hava karanlık daha. Biz de uyuyoruz araç içinde. İlk geleniz neredeyse. Nihat Hocam’la yola çıkıyorsanız dakik olmalısınız. Zamanı maksimum kullanır hep. Gün ağarmasıyla birlikte kendimizi dışarı atıyoruz.

 

Yedigöller Milli Parkı’nda Kamp Alanı

Birkaç çadır kurulmuş, kamp yapanları uyandırmadan sessizce göl kenarına iniyoruz. İşte bir türlü olmayan, olamayan bir hayalim gerçekleşmek üzere. Afrika’ya gitmek daha kolay oldu diye düşünüyorum. Sonbaharın gelmesiyle müthiş renklere bürünmeye başlayan yedi göllerde Büyükgöl, Küçükgöl, İncegöl, Sazlıgöl, Deringöl, Kurugöl ve Seringöl yani gerçekten yedigöl var adı gibi.

Yedigöller Milli Parkı’nda ki İncegöl

Bizim jenerasyonun çok iyi bileceği ünlü ressam Bob Ross tablolarının birinin içinde gibiyim. “Şuraya bir ağaç çizelim” diye başlayan cümleleri burada kurmuş olmalı. Hafif çiseleyen yağmura aldırmadan her türlü fotoğraf çekmekle meşgulüz. Erken davranmamızdan dolayı bizden başkası henüz gelmedi. Aşağıdaki gölden yukarı kamp çadırlarının önünden yürüyünce şelaleye doğru tırmanmaya başlıyorum.

Yedigöller Milli Parkı

Şelalenin yanından Gülen Kayalar diye bir yazı görünce dalıveriyorum. Geldim, dur az kaldı, dönsem mi? o kadar geldim devam edeyim derken derken kayaları buluyorum. Kayalara neden Gülen Kayalar dendiğini anlayamasam da görselliği çok güzel. Daha doğrusu Gülen Kayalar’a giden yol güzel.

Yedigöller Milli Parkı Gülen Kayalar

Öyle güzel ki geçtiğim manzaralar, tırmanışı hissetmiyorum bile. Nazlı gölün dibinden sızan sulardan oluşan bu minik şelale fotoğraf açısından çok verimli. Ben durup aynı yerde uzun uzun fotoğraf çekebilen biri değilim, zaten bir fotoğrafçı da değilim. Diğerleri fotoğraflarını çekerken ben şelaleye oraya buraya derken grubu kaybediyorum.

Yedigöller Milli Parkı

Koca ormanda benden başkası yok. Yaprakların üstüne mi yatıp yuvarlanmadım, ağaçlara mı sarılmadım, onlarla mı konuşmadım. Hepsini yaptım.Tek başına yürüyerek diğer gölleri ve insanları buldum en sonunda. Kaybolmadım yani. Tüm göllerde fotoğraf çektim, mis gibi havayı içime çektim. Normal yoldan yukarı çıkarken dönen arkadaşlarımı da buldum. Yine tek başına devam ettim.

Yedigöller Milli Parkı

Bu sefer başka bir gruba takılıp Gülen Kayalar‘a başka bir yoldan tekrar ulaştım. Aralara kaynamakta üstüme yoktur. Milli Park’a girince Büyükgöl‘den yukarı doğru asfalt yoldan yürüyünce diğer göllere ulaşabiliyorsunuz ve buradan; eğer rehberiniz doğayı seviyorsa, sizde yürümeyi seviyorsanız, ormanın içinden Gülen Kayalar‘a sizi götürebilir. Pek çok araç yukarı kadar çıkmıştı, yokuşu tırmanmak zorunda kalmamışlar yani. Bütün gün boyunca 3 kez şelale iki kez Gülen Kayalar ve dafalarca gölleri gezdim. Atmaca seyir terasına çıktım. Böyle akşamlar yattığım yeri bilemem.

Yedigöller Milli Parkı Dilek Çeşmesi

Burada en çok fotoğrafı çekilen yerlerden biri de Dilek Çeşmesi (Yedisular). Şelaleye tırmandığınız yolda. Su içiliyor mu bilmiyorum ama tahmin edebileceğiniz gibi ben içtim. 

Yedigöller Milli Parkı Dilek Çeşmesi

Burada bir geyik üretme çiftliği de var. Türkiye’deki ilk alabalık üretimi buradaki Büyükgöl’de 1969 yılında yapılmış. Milli parkın içinde kalan Köyyeri bölgesinde Bizans dönemine ait kalıntılar varmış. Demek ki burası eskiden yerleşim bölgesiymiş.

Yedigöller Milli Parkı İnce Göl

Yaban hayvanları konusunda oldukça zengin olan park tam bir doğa cenneti. Akan sular, göller, 100’ün üzerinde kuş, sayısız ağaç türü ne ararsanız var.

Yedigöller ve Kamp

Kamp yapmak için en uygun mevsimler nisandan kasıma kadar. Bir bölümünde karavan ve çadır kampı yapılabiliyor. Bir hafta sonu mutlaka karavanla gelmeliyiz. Öğle yemeği için yanınızda bir şeyler getirebilirsiniz, hatta buraya piknik için günü birlik gelen de çok ama hiç bir şey almadınız diyelim. Küçük bir büfede yiyebileceğiniz tost, sucuk ekmek, köfte gibi yiyecekler mevcut. Biz son seçeneği kullandık.

Gün boyunca yeri geldi ıslandık, bolca güldük, ben zaman zaman kayboldum sonra kendimi tekrar buldum, tırmandım, göle, yeşile ve sonbaharın tüm kızıl renklerine doydum. İnsanın hiç dönesi gelmiyor buradan. Hava kararmaya yakın aracımıza binip şarkılar, sohbetler, çektiğimiz fotoğrafların sohbetleriyle yol alıyoruz.

Uzun yıllar bir türlü gerçekleşemeyen Yedigöller masalım çok güzel arkadaşlıklar edinmem, harika fotoğraflar çekmem ve çok güzel anılarla dönmemle son buluyor. Bob Ross buraları görseydi bir başka çizerdi o tabloları

  • Melen Rafting

Hürriyet Seyahat, yazar Bahar Gündoğdu

Hürriyet Seyahat’te yayımlanan yazımın daha detaylı hali

İşte mevsimi geldi. Doğa uyanıyor. Ağaçlar burcu burcu çiçek, sular çağıl çağıl. Kar suları eriyor ve rafting zamanı geldi. İstanbul’a en yakın rafting alanı Melen’de. Melende’ki rafting sezonu çok uzun ama en güzel zamanı mart ve nisan ayları. Suyun en yüksek olduğu zaman. Zaten Melen’de rafting yapmayı düşünüyorsanız son şansınız olabilir. Melen Barajı bitmek üzere ve artık burada rafting yapılamayacak.

Melen Dokuzdeğirmen Köyü

Melen’e Ulaşım

Sabahın karanlığında saat 4 sularında servisimize biniyoruz ve bu soğukta nereye gittiğimizi düşünüyoruz. Buz gibi hava ve buz gibi sular ama koşa koşa iki gram uykuyla yollara düşüyoruz. Sabah 8,30 gibi rafting merkezimizdeyiz. İstanbul Avrupa yakasından Melen arası 2,30 saat sürüyor. İstanbul’dan  TEM’e bağlandığınızda Ankara istikametini takip ediyorsunuz.  Hendek gişelerden çıkıp yine Ankara tabelasını takip edip E-5′ e inmiş oluyorsunuz. Devamında 20 km sonra Cumayeri İlçesine girişi gösteren tabela göreceksiniz.Bu yönde ilerlediğinizde Rafting Tesislerine ulaşabilirsiniz.

Melen

Rafting Yapmaya Hazırlanıyoruz

Kahvaltımız hazır oluncaya kadar kısa bir hiking yapıyoruz. Bize Cumayeri’nde ki köpekler eşlik ediyor. Dokuzdeğirmen köyü hemen Melen çayı kenarında. Her yer yemyeşil, çiçek, böcek. Muhteşem bir kahvaltı sonrası giyinmek üzere tesiste herkes koşturmaya başlıyor. Benim gibi dalış yapıyorsanız wetsuitinizi yanınızda götürebilirsiniz ancak  bu çok gerekli değil. Rafting tesislerinde her şey var. Benim gibi çok üşüyorsanız verdikleri patiğin içine scuba çorabı, elinize eldiven giyebilirsiniz. Bunlar tesisten karşılanmıyor. 

Melen Rafting
Giyinip kendimizi brifing alanında buluyoruz. Rehber hocalar bize suyun üstünde neyle karşılaşacağımızı ve ne yapmamız gerektiğini anlatıyor. Suya düşebiliriz. Melen 3+1 zorluk derecesine sahip, amatörler için kolay bir parkur. 13 km uzunluğunda. Ben daha önce rafting yaptığım ve parkuru bildiğim için neyle karşılaşacağımı biliyorum. Çok mutluyum, heyecanlıyım. Eski bir dostla kavuşmuş gibiyim.
Melen Rafting

Nehirden aşağı süzülmeye başlıyoruz. Eğitim hala devam ediyor ve beklenen an ilk dalgaların yüzümüze patlaması, buz gibi suyu yemenin şaşkınlığı mutluluk çığlıklarına kahkahalarına karışıyor. Ne güzeldir o adrenalin. Buz gibi suların içinde o kahkahaları attınız mı hiç? Dağı taşı inlettiniz mi?  

Melen Rafting

Güneşin çıkmasıyla her şey bir mucizeye dönüşüyor. Botun üstünde rehber hocamızın komutlarını yapmamız çok önemli. Dediklerini yapmazsak devrilebiliriz, suya düşebiliriz, kenardaki kayalıklara patlayabiliriz, çalıya çırpıya girebiliriz. Keyfimizin mutluluğumuzun bozulmaması bize bağlı. Kuvvetli kürek çekmekte önemli.

Melen Rafting
Girdapların gözüne gözüne zafer çığlıklarımız kahkahalarımızla parkuru tamalıyoruz. Bitiminde kendimizi buz gibi sulara da atıyoruz.  Başarmanın ve bir aksilik yaşamamanın verdiği mutlulukla şarkılar söyleye söyleye araçlarımızla dönüyoruz.Tesiste sıcak su, fön vs her şey var ve buz gibi sulardan sonra ilaç gibi geliyor.

 

Dokuzdeğirmen Köyü
Her şey bittikten sonra yemek hazır oluncaya kadar doğanın uyanışını fotoğraflamak için kısa bir yürüyüşe çıkıyoruz. Dokuzdeğirmen köyünde minik şelaleler var. Köyün köpekleri eşliğinde geziyoruz. Bir yerde hayvanlar sizden kaçmıyorsa orda iyi insanlar yaşıyordur.

 

Dokuzdeğirmen Köyü

Ve Zipline Zamanı

Tepelere tırmanıyoruz, sulardan geçiyoruz ve başlayan yağmurla birlikte yemek yemek üzere tesisimize geri dönüyoruz. Yemeklerde enfes. Her şey çok güzel. Yemekten sonra tabi ki zipline zamanı.Yapmasam olmazdı. Yükseklik korkusu olan ben için yine korkunç ve müthiş birşey. Karşıya ilk geçişimde karşılayan kişi beni bedeniyle durduruyor. Siz siz olun arkanız dönük varmamaya çalışın karşıya.Kemiklerimin çatırtısını duydum resmen.
Zipline

Tesislerde Atv ve paintball yapma imkanınız var. Bungalovlarda kalabilirsiniz yada kamp yapabilirsiniz. Genelde kendi çadırınız varsa ücret bile almayabiliyorlar. Konaklamak için Melen’de pek çok alternatifiniz var. Fiyatlar çok yüksek değil. Öğretmen evi bile var. 

Dokuzdeğirmen Köyü
Rafting fiyatları 80 ile 150 lira arasında değişiyor. İçinize neresi sinerse orada yapabilirsiniz. Deneyimli hocaların olduğu yerleri tercih etmenizi önerebilirim. İşin şakası yok. Haftasonu kalmalı gidebilirsiniz, fındık sobalasının ateşinde ısınıp harika köy kahvaltıları yapıp raftingde ve ziplineda adrenalini yaşayıp evinize yeni bir siz olarak dönebilirsiniz. Yüzünüzü doğaya dönün, bırakın sizi sonsuz şifasıyla iyileştirsin, huzur versin

 

 

Hürriyet Seyahat, yazar Bahar Gündoğdu

Hürriyet Seyahat’te yayımlanan yazımın daha detaylı hali

 
Pirimiz evliya Çelebi’nin “Ruhaniyetli bir şehir” dediği ve ilk seyahatini gerçekleştirdiği yer olan Bursa’dayım. Yeşil Bursa, evliyalar şehri. Bursa merkezi gezilecekse ilk Koza handan başlarım ben. Eski Bursa ipeğinin yerini Çin ipeği alsa da, her bir dükkan birbirinin aynısı olsa da hepsini tek tek gezip onlarca şalla dönerim. Avlusunda bir çay içer, Kapalıçarşı’ya çıkan kapısının sol tarafındaki antika kahve fincanlarıyla dolu yerde bir kahve içer, tam ortasındaki ağacı ve insanları izlerim.
 
 
Bursa

Bursa Camileri, Türbeleri

O kadar çok geldim ki Bursa’ya. Her seferinde başka bir güzelliği serdi önüme. Hiç pişman olmadım. Koza Han’dan Kapalıçarşı’sına geçiyorum hemen. Bursa birazda çarşı ve bedestenler şehri. Kalabalığın hiç dağılmadığı çarşının ara sokaklarında kaybolup Ulu Cami’ye ulaşıyorum. Hakikaten çok ulu. Ramazan dolayısıyla daha da bir kalabalık. Ulu caminin üç kapısı var. Cami yapılırken Somuncu baba gelir ve işçilere ekmek dağıtırmış. Bir gün Hızır A.S’nin orada olduğunu farketmiş ve yanına gidip “sen Hızır A.S’sın. Eğer her gün buraya gelip namaz  kılmazsan senin kim olduğunu herkese söylerim” demiş. Bunun üzerine Hızır A.S geleceğine söz vermiş ama  hangi vakit geleceğinin bilinmesini istememiş.Efsaneye göre o günden sonra Hızır A.S  Ulu camideki vav harfinin önünde her gün namaz kılıyormuş. Belki gittiğinizde orada namaz kılarsanız sizde Hızır A.S ile namaz kılarsınız.
 
Bursa Botanik Park
İçerisi, dışarısı gerçekten çok heybetli ve görülmesi gereken bir yer. Oradan Tophane’ye tepeye yürüyorum. Biraz yorulucam ama çıktığıma değecek. Bir şehri gezmenin en iyi yolu yürümek. Tophane’de Osman Gazi ve Orhan Gazi türbeleri var. Bursa’yı tepeden gören bir konumda. Her gittiğimde etkilenirim. Dönem dizilerinden sonra daha çok ziyaretçi almaya başlayan türbeler ramazan dolayısıyla daha bir yoğun. Bahçesine çıkıp saat kulesinin olduğu yere gidiyorum. Aynı zamanda yangın kulesi olarak dakullanılıyor. Eskiden yeşil olan ama şimdilerde bir betona dönen Bursa’yı seyrediyorum. Buradan özellikle geceleri Bursa çok güzel gözüküyor.
 
Kumyaka

Yeşil Türbe

Buradan Bursa’nın simgelerinden olan Yeşil camii ve türbeye geçiyorum. Arap turistlerin en çok ilgi gösterdikleri yer burası gibi
geldi bana. Çinileriyle rengiyle içi ayrı dışı ayrı güzellikte. Türbe Bursa’nın her yerinden gözüküyor.  Buradan başka bir diğer simge İrgandi çarşısına geçiyorum hemen. Görselliği hakikaten çok güzel ve doğru Hacivatla Karagöz’e.  Unesco tarafından Dünya Manevi Kültürel Miras Listesi’nde. Burada bir müze var. Bir zamanlar yaşayıp yaşamadıkları yoksa bir efsane mi olduğu hala çözülemeyen çocukluğumuzun ilk tiyatro kahramanları. 
 
Bursa Botanik Park
Emir Sultan’a gitmeye vakit kalmıyor. Şehir turumu hızlı bir şekilde bitirip kendimi Çekirge’deki termal sulara atmak istiyorum tabiki. Buradaki otellerde termal havuzlar, masajlar, keseler, köpükler inanılmaz. Kış aylarında Uludağa kayağa geldiğimde en sevdiğim, dönerken termal sularda yüzmek ve yorgunluk atmak. Dağın soğuğundan inip sıcacık sularda yüzmek sızlayan kemiklere çok iyi geliyor doğrusu.
 

 

Bursa Cumalıkızık

Cumalıkızık, Hamamlıkızık

Sabah erkenden uyanıp Cumalıkızık’ın yolunu tutuyorum. Orası çok kalabalık. Kimseler gelmeden fotoğraf çekip, sessiz sokaklarında dolaşmak istiyorum. Doğal besinlerden alıp gözleme yiyebileceğiniz köy çok popüler. O sebepten Cumalıkızık’ı sessizken gezip daha az bilinen Hamamlıkızık’a geçiyorum. Burada fiyatlar daha makul ve daha az insan var. Özellikle hafta sonları Cumalıkızık insan istilasına uğruyor. Bu tarz köy fotoğrafı çekmek için az bilinen Yörük köyünü önerebilirim. Karadeniz gezisinden dönerken uğradığımız köy henüz bu kadar keşfedilmemiş. Saitabat Şelalesine seneler önce gelmiştim. Tekrar gitme zamanı. Çağıl çağıl sular beni çağırıyor. Yeşilliği, kuş sesleri, suyun kenarında kurulu salaş restaurantları… Burada uzunca kalıp biraz doğa yürüyüşü biraz sohbetle tadını çıkarıyorum.
Bursa Gölyazı

Gölyazı

Güneşi Gölyazı’da batırmaya kararlıyım ama. Birazda gündüzünü yaşamak için vakitlice yol alıyorum. Otobandan sorunsuz göle ulaşıyorum. Kışın araçlarla girebildiğimiz köye şimdi aracı biraz uzağa bırakarak girebiliyorum. Ağlayan çınar buranın sembollerinden. Aslında bir ada olan Gölyazı karaya bir köprüyle bağlı. Göl balıklarıyla, doğal ürünleriyle, evleriyle ve gün batımlarıyla ünlü.

Gölyazı
Kadınların da balıkçılık yaptığı köyde kayıkları kiralayabiliyorsunuz. Beni gezdiren de bir kadın kaptan. Adanın etrafında dönüyorsunuz, nilüferlere gidiyorsunuz. Kayıkla gezintiyi eğer gün batımına denk getirebildiyseniz bu bir şölene dönüşüyor. Eski çağlarda Apollon Krallığının başkenti olan bu küçük balıkçı kasabası insanı kendine hayran bırakıyor. Herşey biraz pahalı, iyi pazarlık etmek gerekiyor. Göl balığı yayın ve özellikle turna yemeden dönmeyin derim. Birkaç saatte gezilebilen bir yer. Günü batırıp dönüşe geçiyorum.
Kumyaka, Tarihi Kilise

Kumyaka, Trilye

Ertesi gün Mudanya’yı turlayıp Kumyaka ve Trilye’ye gidiyorum. Bugün son gün. Kumyaka benim en sevdiklerimden. Eskiden limanında kahvaltı edebileceğiniz bir cafe vardı ama artık sadece çay kahve veriyor. Sahilden ara sokaklara dalıp yıkık viran haldeki tarihi kiliseye gidiyorum. Burası ziyarete açık değil ama arka tarafındaki pencereden içeriyi görebilirsiniz. Umuyorum önümüzdeki yıllarda burayı restore edecekler. Bu binayı her gördüğümde eski bir dosta kavuşmuş gibi oluyorum. Benden başka meraklısı da yok sanırım.

Trilye Köşedeki Eski Ev
Eski dostla hasret giderdikten sonra meşhur Trilye zamanı. Virajlı yollardan manzaranın tadına doya doya önce tepedeki camlı kahveye çıkıp manzarada nirvanaya ulaşıyorum. Burada kahvaltı edebilir, çay kahve ve bir şeyler yiyebilirsiniz. Aşağıda küçük bir sahil ve liman var. Buradan yürüyerek ara sokaklardan aşağıya inmeyi çok seviyorum. Mevsimine denk getirebilirseniz yolunuzun üstünde erik ağacı var. Köşedeki enteresan evin hala yıkılmadığını görmek çok güzel. Bir gün onu yerinde bulamayacağımı biliyorum ama şimdi yıllara meydan okuyor hala.
 
Trilye
Yürüyerek balık restaurantlarının önünden geçiyorum ve  sahile ulaşıyorum. Yakında cafe var. Diğer tarafta balıkçı kayıkları. Artık son duraktayım. Eve dönme zamanı. Bursa İstanbul’a yakınlığı ve ulaşımının kolay olması sebebiyle günü birlik gezilebilecek bir yer. Her bir yer için ayrı ayrı bir haftasonu planı yapabilirsiniz. 
 
Bursa Dağ Yolu
Bursa’dan aklımda kalanlar: Ulu cami, Koza han, Gölyazı, Saitabat Şelalesi
Aklımda kalan lezzetler: İskenderi, pideli köftesi, mahkeme fırınındaki simit ve tahinli pidesi, Gölyazı’daki turna balığı

 

  • Kos, Yunanistan

Hürriyet Seyahat, yazar Bahar Gündoğdu

Hürriyet Seyahat’te yayımlanan yazımın daha detaylı hali

Kos’a Ulaşım

Turgutreis’ten bakınca elini uzatsan tutacakmışsın gibi bir mesafeseki Kos’a gidiyorum. Hergün Bodrum ve Turgutreis’ten feribotlar var. Günübirlik 19€, kalmalı 30€. Bizim feribotunuz 9.30da. Mevsim itibariyle az insan olacağını düşünmüştüm ama çok giden vardı. İşlemler çok kısa sürdü. 30 dakikada adadaydık. Pasaport işlemleri de kısacık sürdü. Daha önce Kos merkezde otelimizi  Booking’den ayarlarmıştık. Otel aramakla zaman kaybetmek istemedik çünkü.

Feribot
Feribot

Kos’ta Otel ve Araç Kiralama

İki gün kalmayı ve adanın her yerini gezmeyi planlıyoruz. Otelimize ulaşmamız, motor kiralamamız, hepsi yarım saatte halloluyor. Otel kahvaltı dahil 32 €. Daha ucuz otellerde var tabi. Biz plajlara yakın bir yer seçtik. Motor kirası günlük 20 €. Akşam 8’e kadar diyorlar ama siz aynı ücrete sabaha kadar olması için ısrar edin. Çünkü biz Zia’da ki gün batımını kaçırmak istemiyoruz. Gün de 8,30 da batıyor. Oradan geri gelmesi de bir yarım saat en az. Eğer 80€’ yu gözden çıkarırsanız buggy denilen garip araçlarla gezebilirsiniz ancak oldukça yavaşlar.

Buggy Denilen Araç
Buggy Denilen Araç

Tuz Gölü

Şehir merkezinden çıkarken biraz bocaladık ama ada yolları fena değil. Her yerde tabela var. Kaybolmak imkansız gibi. İlk durak yolumuzun üstündeki Tigaki’deki Tuz Gölü. Pelikanlar çok uzakta. Fazla zaman harcamaya gerek yok. Denize döküldüğü yer güzel. Sivrisineklerden kendinizi koruyun, çok fazla var.

Tuz Gölünün denizle kavuştuğu yer
Tuz Gölünün denizle kavuştuğu yer

Kefalos Agorası ve Ag.Stefanos Kilisesi

Ordan hemen Kefalos bölgesine adanın en uzak köşesine gidiyoruz. Kefalos’ta sezon daha tam açılmış değil. Sokaklarında şöyle bir motorla turladıktan sonra Ag. Stefanos Kilisesi’nin bulunduğu bir ada ve bir agoranın bulunduğu koyu buluyoruz. 

Ag.Stefanos Kilisesi arkadaki adada
Ag.Stefanos Kilisesi arkadaki adada

 Ag.Stefanos kilisesinin olduğu adaya yüzmek gibi bir planımız var. Adaya bakan koyda antik kalıntılar beni benden alıyor. Adaya yüzerek çıkmak çok zor değil. Biraz akıntı vardı sadece. 

Yüzerek adaya çıkıyoruz
Yüzerek adaya çıkıyoruz

Kiliseye tırmanmak iki dakika sürmüyor ama ayağınıza bir deniz ayakkabısı giymenizi tavsiye edebilirim. Denizden adaya çıkarken ve adada yürürken ayağınıza bir şey olmaması için bence şart. 

Ag.Stefanos Kilisesi

Adanın manzarası muhteşem. Kilise faal halde. Bir tavus kuşları bile var. Yüzerek çıktığımız için kıyafetsiz bir şekilde kiliseyi ziyaret etmiş olduk ama başka çaremiz yoktu. Adayı gezip, fotoğraflayıp manzaralara doyduktan sonra yüzerek karaya çıkıyoruz.Dönüş daha zor oluyor. Akıntı bu sefer daha kuvvetli. 

Bu plaj kapsamlı bir plaj değil. Sandaviç ve içecek alabileceğiniz bir food truck vardı ama biz güzel bir şeyler yemek istediğimiz için biraz açlığı göze aldık. Agora o kadar güzeldi ki zamanımızı fotoğraf çekmeye, yüzmeye ve güneşlenmeye ayırdık.

Adanın her tarafı beachlerle çevrili. En güzelinin Paradise Beach olduğunu duyduk. Tepeden hepsine bakıp manzaraların tadını çıkarıyoruz. Uzun uzadıya deniz keyfi yapmak için bugün vaktimiz yok. Ben çok fazla kumluk plaj sevmediğim için de olabilir. Yukarıdan manzara muhteşem ama dibi kum olan bir deniz benim için oldukça vasat. Maskemi takıp devamlı balık kovaladığım için ve balıklarda kayalık yerlerde beslendikleri için benim denizimde kayalar olmalı.  

Paradise Beach

Kardemena

Kardamena da sahil boyunca bir sürü taverna var. Rastgele bir tanesine giriyoruz. Yemekler her zamanki gibi nefis. Burası bence gece daha da güzel olur. Sokaklardaki hediyelik eşyacıları geziyoruz. Hiç bir ürün birbirine benzemiyor.

Vakit olsa, beni bıraksalar saatlerce gezerim burada. Teknelerin bağlı olduğu bir liman köyü burası. Çok fazla zaman geçiremediğim Kardamena’yı bir sonraki gelişim de daha uzun süre geçirmek için kafama yazıyorum.

Gündüz olmasına ve insanların denizde olmasına rağmen sokaklar yine de cıvıl cıvıl. Her bir dükkandan yunan şarkıları sokaklara taşıyor. Ne alacağımızı nereye bakacağımızı şaşırıyoruz.

Therma Spring Hot

 Kardamena’yı gezdikten sonra doğru Therma plajına. İnternetten görüp merak ettiğim, sıcak deniz suyunda yüzmek için heyecanlıyım. Kardamena aslında Therma plajına çok yakın ama yol yok. O sebepten önce Kos merkezden geri dönülüyor ve Therma’ya doğru tabelalar takip ediliyor. Eskiden yolu çok kötüymüş ama otoban gibi yapılmış durumda şuan. Çok etkileyici bir yer.

Therma Spring Hot

Dev kayaların dibinden kaynayan sıcak bir denizde yüzüyorsunuz. Su oldukça sıcak. Girmekte zorlanıyorum. Kükürt kokusu hakim. Oldukça turist var. Kapsamlı bir plaj değil. Şuan için yeme içme duş hayali kurmayın ancak sezon için çalışmalar var.  Sıcak sudan denizin buz gibi sularına atlamak çok güzel. Denizde de yer yer sıcak suya denk geliyorsunuz.

Sıcacık deniz suyu

Suyun sıcaklığından dolayı sabah yada aksam saatlerini tercih etmelisiniz. Tüm gün motorun üstünde çok yorulan bana sıcak su şifa oluyor ve tüm yorgunluğum geçiyor. Sıcak suları çok sevdiğimden midir nedir çıkmak istemiyorum bir türlü.

Zia Köyü Günbatımı

Fazla oyalanmadan çokça “mutlaka gidin gün batımını görün” dedikleri Zia köyüne doğru yola koyuluyoruz. Geldiğimiz tüm yolları gerisin geri dönüp Zia köyüne ulaşıp gün batımını yakalıyoruz. Muhteşem bir manzara ve çok şirin bir köy. Gece ışıkları da yanınca mucize gibi bir masal diyarına dönüşüveriyor. 

Zia Köyü gün batımı, karşımızda Bodrum manzarası

Hediyelik eşyaları ve tavernalarıyla daha uzun zaman ayrılması gereken bir yer. Zia’nin yolları oldukça virajlı. Gece karanlığını düşünüp Kos’a dönüyoruz. Yunan adası deyince deniz mahsulleri ve gece eğlenceleri kaçınılmaz. Nic The Fisherman tavernada nefis lezzetlerin tadına doyuyoruz. Sokak sağlı sollu tavernalarla dolu. Genelde Türklerin gittiği Caravelle taverna ama biz ada halkının gittiği yeri tercih ediyoruz. Günün yorgunluğu ve ertesi gün Kos’un merkezini gezme planımızdan eğlence kısmını es geçiyoruz.

Zia Köyü

Kos Şehir Merkezi

Yunan otellerinden çok fazla birşey beklememem gerektiğini çok önce öğrenmiştim ama hiç beklenmeyen şekilde nefis bir kahvaltı güne güzel başlamamızı sağlıyor.

Kos Merkezi

Şehir merkezindeki antik roma kalıntıları, Hipokrat‘ın ağacı, pek çok Osmanlı eseri, camisi, çeşmesi , kiliseler, kalesi, hediyelik eşyaları derken şehirde bir orada bir burada atlayıp zıplıyoruz.

Kos merkez

Burası Hipokrat’ın memleketi. O ağacın altında ders verdiği söylentileri ağacın yaşını öğrenince yalan oluyor ama ben ders verdiğine inanmaya daha meyilliyim.

Hipokratın ağacı

Tüm bunları gezebileceğiniz minik trenlerden var, 7 euro ama bence gerekli degil. Heryer birbirine yakın zaten.

Dotto Train

Son depremde yıkılan Defterdar caminin minaresi artık yok. Depremden hemen önce gittiğim için ve görebildiğim için şanslıyım. Hayat hakikaten andan ibaret. O an sıradan gibi gözüken şeylerin yok olması an meselesi.

Defterdar cami ve depremde yıkılan minaresi

Her yerde olduğu gibi burada da bir kale var. Hipokrat ağacının olduğu meydandan çok güzel bir köprüyle ana kapısına ulaşılıyor. 

Kale

Tam şehrin göbeğinde bir Agora var. Bakımsızlığı insanı hayrete düşürüyor. Her tarafı otlar bürümüş. Bir kapısı yok. Herkese açık. İnsanlar işe gidip gelirken bu yolu kullanabiliyor. Haliyle ücretsiz. Otları yara yara sütunlara ulaşıp fotoğraf çekiyorum. 

Agora

Kiliselerle camiler yan yana neredeyse. Bu saydıklarımın hepsi birbirine çok yakın. Tam da şehir merkezindeler.

Öğleye kadar şehir merkezini geziyoruz. Bir sürü dükkana girip çıkıp, tarihi eserleri görmek için yeterli oluyor. Belki de ben artık hızlı gezebiliyoum.

Şehir bizim oyun alanımız artık. Eğlene eğlene kendimizi hangi plaja atsak diye bakınıyoruz. 

Kalan zamanımızı dinlenmek ve egenin serin sularında geçirmek için Tarzan Beache’e atıyoruz kendimizi. Sahibi de mekanda çok ilginç. Mojitosu enfes. Adanın dört tarafı plaj zaten. Deniz her yerde güzel olunca ruhunuza hitap eden bir plaj seçmek kalıyor geriye. Bir şeyler atıştırmak için Old River Beach Tavernaya gidiyoruz. Yemekler nefis. Her iki plajda da Türkçe konuşuluyor. Dil bilmeyenler için büyük kolaylık.

Tarzan Beach ve ilginç sahibi

Geri Dönüş Anı

Feribotumuz 6 da. Siz yarım saat önce gidin nolur nolmaz. Bizde her zamanki gibi son dakika varıp gelirken olduğu gibi feribota son binen kişiler oluyoruz. Bir gün kaçacak o feribot biliyorum ama heyecan seviyorum sanırım. Muhteşem anılarla adadan tekrar gelmek üzere ayrılıyorum. Benim avantajım adayı bilen bir arkadaşımla gezmek ve motorla yolculuk. Yoksa bu kadar şeyi iki günde yapamazdım. En az iki gece üç gün kalınırsa her yer rahat rahat gezilebilir ve denizin keyfi çıkarılabilir.

Karşımız Bodrum
Adadan aklımda kalanlar: Ag.Stefanos kilisesi,  adası ve agorası, sıcak deniz suyuyla Therma hot spring, muhteşem gün batımı ve şirin kasabası Zia, Tarzan Beach, Kos merkezinin tarihi. Kos’taki tarihi kalıntıların bakımsızlığı. 
 
Aklımda kalan lezzetler: Tarzan beachteki mojito, Nich the fiserman tavernadaki deniz mahsulleri, Old Riverdaki saganaki
 
  • Pamukkale Travertenleri

Hürriyet Seyahat, yazar Bahar Gündoğdu

Hürriyet Seyahat’te yayımlanan yazımın daha detaylı hali

 
Çocukluğumun Pamukkale’si, bir masal diyarı daha. Benim masallarım peri bacaları, ve Pamukkale travertenleriydi. Bu iki yeri de seneler önce gördüm ama Pamukkale yarım kalmıştı. Salda’ dan Pamukkale’ye geçelim diye biraz yalvarmış olabilirim. 
 
 

Pamukkale’ye Ulaşım

Bunda ziyaret saatinin yaz saatiyle 20:00′ ye kadar uzaması da etken tabi. Salda Gölüyle Pamukkale arası bir buçuk saat kadar sürüyor. Pamukkale’ye girince sağdan hemen bir yol var, yanılmıyorsam kuzey kapısıydı. Müze kartı olanlar için ücretsiz. Benim banka kartım bu işi hallediyor zaten. Aksi halde giriş 35 lira, her gün açık.

Pamukkale Hierapolis Antik Kenti
İçeri girmeden turizm bürosundan bir harita alırsanız ne tarafa gideceğinizi planlayabilirsiniz. Bizim gezmek için üç saatimiz var ve ben deli gibi antik havuz sayıklıyorum. Bir önceki gelişimde sadece travertenleri ve arkeoloji müzesini gezip dönmüştüm. Aradan geçen altı yılda altı milyon kez sayıkladığım antik havuz. UNESCO Dünya Miras Listesi’n de yer alan ve dünyada eşi benzeri olmayan 2500 yıllık Pamukkale Hierapolis Antik Kenti’nin içerisindeyim.

 

Pamukkale Hierapolis Antik Havuz

Adım başı tabelalar sizi yönlendiriyor zaten. Yanımdaki kimse daha önce buraya gelmediği için onlara hızlıca travertenleri gösterip tekrar geri gelmek üzere antik havuza sürüklüyorum çünkü hem deli gibi merak ediyorum hem saat altı da kapandığı söyleniyor.

Pamukkale Hierapolis Antik Havuz

Kleopatra havuzu olarakta bilinen havuz antik kentin içerisinde ama orasının girişi ayrıca ücretli. 32 lira veriyorsunuz ve size bir dolap veriyorlar. Sonra havuzdayız. Termal bir su, ılık. Dibi çakıl taşlarıyla kaplı. Kanaldan ilerleyip daha geniş bir alana çıktığınızda burada suyun altı depremlerle yıkılmış sütunlar, tarihi eserler dolu.

Pamukkale Hierapolis Antik Havuz

Havuzun bir kısmı dubalarla ayrılmış durumda, dubaların arkası derin. Köprünün altına denk gelen yerde suyun altında bir sütun var. Burada olay tamamen suyun altında olduğu için maskeniz olmadan gitmemenizi ve bir sualtı kamerası bulundurmanızı tavsiye edebilirim.

Pamukkale Hierapolis Antik Havuz

Burası özellikle Roma döneminde sağlık merkezi durumundaymış. Suyun altını üstüne getirip videolar fotoğraflar derken maskemi arkadaşıma veriyorum. Neden? Çünkü güzel kareler çıksın istiyorum. Derin kısma geçip suya dalıp sütunun yanına inme planlarım var. Dalıyorum ve yüzyılllar önce depremlerle yıkılmış koca sütuna dişimi çarpıp kırıyorum. Bunun bir videosu bile var. Kimsenin seyretmeye dayanamadığı bir diş kırılma anının canlı hatırası.

Pamukkale Hierapolis Antik Havuz
O sütunu yapanlar, depremlerle yerle bir olacağını, sular altında kalıp, yüzyıllar sonra bir Bahar’ın gelip orada dişini kıracağını bilebilir miydi!?

Pamukkale Travertenler

Havuz keyfimiz sekteye uğrasa da pes etmeyip travertenlere yöneliyoruz. Her yer İspanyol dansçıları ve çin ordusuyla kaplı. Ülkemizdeki kayıp turistler Pamukkale’de bulundu. Ne kadar güzel. Belki kendi ülkemizden giden gören bu kadar insan yoktur. Burası tüm dünya tarafından bilinen ve en çok ziyaret edilen yerler arasında. Ülkemiz için mutluluk verici bir şey bence. İlk başta her fotoğrafımın içine onlarca insan giriyor. Fotoğraflarımın arka fonunda insan kalabalığından pek hoşlanmıyorum.Temiz bir fotoğraf için biraz debelensekte oldukça başarılı oluyoruz.
Travertenler
Seneler önce geldiğimde travertenlerden bakınca aşağıda gözüken simsiyah göl ıslah edilmiş, masmavi bize bakıyor. Ne kadar sevindirici. Buraya ilk kez gelenler için tavsiyem, önce travertenlerin suyuna sonra antik havuza gitmeleri. Çünkü travertenlerin suyu aşağılara indikçe soğuyor. Yaz mevsiminde sorun değil tabi.
Travertenler

Travertenler kayaların çökmesiyle oluşuyormuş. Buraya verilen sıcak sular 365 derece ve içinde bolca kalsiyum ile karbonhidrat bulunduruyormuş. Su çıktığında havayla karışıp karbondioksit ve karbonmonoksit uçuyor ve travertenler üzerinde kalsiyum karbonat birikiyormuş. Bunlar beyaz renkli ve zamanla sertleşmiş ve kayalaşmış. Bu kayaları çökerten de sıcak sularmış.

 Travertenler

Travertenlere fazla su verince yosunlaşıp yeşeriyor, kuru kalırsa kararıyor. O sebepten aralıklarla su veriliyor. Bir zamanlar buraya gelen suların çoğu otellere verilmiş ve travertenler kararmıştı. O haberleri okuyup çok üzülmüştüm. Neyse ki yanlıştan çabuk dönülüp dünyaca ünlü Pamukkale travertenleri kurtarıldı. 

 Travertenler

Pamukkale Hierapolis Antik şehri

Harika fotoğraflar çekip, travertenlerin suyunda oynayıp antik şehre doğru yola koyuluyoruz. Bir tarihçi olmadığım için internetten açıp okuduğum bilgilere göre Frigyalılar zamanında kurulan şehir zamanla peş peşe yaşadığı depremlerle yerle bir olmuş ve sonra yeniden yapıldığında Roma mimarisi hakim olmuş. Hierapolis Antik Kenti M.Ö.3.yüzyılda kurulmuş.

Hierapolis Antik Şehri

Oldukça geniş bir alana yayılmış antik kente hamamlardan başlıyoruz ve sonra heybetli kapısından girip bir zamanlar Kleopatranın yürüdüğü ana caddesinden antik tiyatroya doğru yürüyoruz. Akşam saatleri olmasına rağmen hala sıcak. Yaz aylarında öğle saatlerine denk gelmemeye çalışın. Hakikaten zor olur. Yürürken bir yandan depremlerle yarılmış toprağı hala görebiliyorsunuz. Bunca zaman sonra bile.

Hierapolis Antik Kenti-Kleopatra’nın yürüdüğü yol

Pamukkale Antik Tiyatro

Hafif bir yokuş sonrası tiyatroya giriyoruz ve ben bakakalıyorum. Her şeyi araştıran ben antik tiyatronun hiçbir fotoğrafına bakmadığımı farkediyorum. Yapımı 150 yıl süren Akdeniz’de ki en önemli ve özgün Roma Tiyatrosu, 1800 yıllık antik tiyatro. Muhteşem bir gün batımıyla, mitolojik kabartmalarıyla beni kendine aşık, hayran bırakan antik tiyatro, sapasağlam tüm heybetiyle bize kucak açıyor. Sahnesine inmek yasak. Halbuki o sahneye çıkmayı ne çok isterdim. Seneler önce geldiğimde buraya gelmeyi reddeden arkadaşlarım yüzünden bunca sene görememiş, dokunamamış, yaşayamamış olmanın verdiği hayal kırıklığı var biraz. İnsan neden yalnız geziyor. İşte hep bu sebeplerden. Pek çok insana göre “sadece TAŞ” olan bu yaşanmışlıklar benim için çok kıymetli. Düşünsenize tarih kitaplarından okuyup bildiğimiz, bazı filmlerde canladırmalardan hayal ettiğimiz şeylerin gerçeğinin içindeyiz. Kleopatra‘nın benim oturduğum yere oturma ihtimali bile bana heyecan veriyor. 

Pamukkale Hierapolis Antik Tiyatro
Müze kapanmak üzere acele kapıya gitmeliyiz. Normalde bir gece Pamukkale’de kamp yapmayı planlamıştık. Travertenlerin hemen karşısında ki havuzlu otel bahçesinde kampa izin veriyor. Çadır ücreti 55 lira ve gün boyu otelin havuzu dahil herşeyden faydalanabiliyorsunuz. Karşınızda da muhteşem travertenler. Ancak benim kırık dişim yüzünden hemen geri dönüşe geçmeliyiz.
 

Allahtan antik kente girmeden gölün hemen karşısında yol sorduğumuz bakkaldaki Ali abi’nin hoş sohbetine dayanamayıp yanındaki dükkanda kokoreç yemişiz. Zira akabinde iki gün bir şey yiyemedim. Ali abi müzede herşeyin pahalı olduğunu söyleyip bizi bir güzel doyurup gönderdi. Hatta kedimize bile bakmayı teklif etti. Gezmenin en güzel tarafları bu güzel insanlar.

Travertenlerin şifalı suları ve bembeyaz tortularıyla pamuk gibi olup mecburi dönüşümüzle İstanbul’a yola koyuluyoruz. Dünyanın her yerinden insanın akın akın geldiği bu büyülü yeri görmediyseniz çok şey kaybediyorsunuz. 
 
 
 
  • Yörük Çadırı
  • Şekerpare Kayısılar
  • Lavanta Bahçeleri
  • Lavanta Bahçeleri
  • Lavanta Bahçeleri
  • Lavanta Kokulu Köy
  • Lavanta Kokulu Köy
  • Lavanta Bahçeleri

Lavantalara Yolculuk

Ben küçükken çamaşır çekmecemizde küçük lavanta keseleri olurdu. Mis gibi lavanta kokardı. Annemle İstiklal’de kadınlardan lavanta keseleri alırdık. Şimdi dünya yaratılırken torpil geçilmiş bir yere gidiyoruz gecenin bir yarısı. Güllerin en güzeli, en güzel kokulusu, lavantaların memleketi, mis kokulusu.

Yörük Çadırı
Yörük Çadırı

Isparta yollarındayız. Lavanta zamanı şimdi. 25 kişi lavantaları fotoğraflamaya gidiyoruz. Gece başlayan yolculuğumuz sabahın erken saatlerinde Kuyucak’da bir Yörük çadırındaki kahvaltıyla devam ediyor. Kahvaltı biraz gecikince çadırın bahçesindeki kayısı ve vişne ağaçlarına dalıyorum sabah sabah. Geciken kahvaltı gün doğumu fotoğraflarını kaçırmamıza sebep oluyor.

Şekerpare Kayısılar
Şekerpare Kayısılar

Yörük çadırında kahvaltımıza gözlemeler eşlik ediyor ve sadece 10 lira ödüyoruz. Sonrasında iki adım ötede ki lavanta bahçeleri. Öbek öbek, mis kokulu. Üstü onlarca arı ve uğur böceği dolu.

Lavanta Bahçeleri
Lavanta Bahçeleri

Arılar sokmasın diye dua ediyorum. Tam doğanın kucağı yani. Bence biraz erken gelmişiz. Hasat zamanına doğru giderseniz çiçekler tam açılmış olur ve daha güzel kokar diye düşünüyorum. Temmuz da başlayıp ağustosun ilk haftası hasatla bitiyor.

Lavanta Bahçeleri
Lavanta Bahçeleri

Tarlaların yanına konseptler hazırlamışlar.Bizim gibi gelenler fotoğraf çekebilsin diye. Ben basında gördüğüm kapıların peşindeyim. Sorup duruyorum. En sonunda o kapının, müzisyenlerin, festival havasının sadece iki gün sürdüğünü, tanıtım için olduğunu ve bittiğini öğreniyorum.

Lavanta Bahçeleri
Lavanta Bahçeleri

Biraz hayal kırıklığı yaşıyorum. İnsan ne gördüyse onu bulmak istiyor haliyle. Sadece bir ay sürecek olan hasat öncesi, hiç değilse haftasonu gelenler için bu festival havasının devam ettirilmesi gerektiğini düşünüyorum.Lavanta Bahçeleri
Bahçenin içinde başka fotoğraf grupları da var. Onlar rus manken getirmişler. Bizim grubun erkekleri rus mankenlerin peşinde fotoğraf çekmek için koşturuyor. 

Lavanta Kokulu Köy

Yüzlerce foto çekip, tarlanın yanında  çaylarımızı içiyoruz.  Sırada Kuyucak yani Lavanta Kokulu Köy var. Kuyucaklı Yusuf filminin çekildiği yer aslında bu köy. Köyün adı sonradan değiştirilmiş. Burası Fransa’nın Provence bölgesini Türkiye’de gerçekleştirme projesi. Buranın iklimi lavanta için uygun olunca köylü kadınları Fransa’ya götürüp bu işin nasıl yapılacağıyla ilgili eğitimler aldırmışlar ve buranın geçim kaynağı oluvermiş. Lavanta Kokulu Köy

İlk önce köyde yolun üstündeki Lavanta cafede lavantalı dondurma alıyoruz.Küçük kapların içindeki dondurmalar 5 lira ve bize biraz pahalı geliyor. Şansıma da  benim dondurmamdan lavanta çıkmıyor. Köyde bir sürü lavanta temalı ürün satılıyor.Lavanta Kokulu Köy

Ben Kadın Girişimcilerin kurduğu kooperatifin peşindeyim. Birkaç kişiye sorunca cafenin terasından uzaktaki mor binayı gösteriyorlar. Normalde tur otobüsleri direkt buraya gidiyor. Biz köyün içinden yürüyerek bu cümbüş yerine ulaşıyoruz. Nasıl güzel süslemişler. Süslemeleri, taçları, bebekleri, keseleri…Lavanta Kokulu Köy

Tepesi hasır kaplı güzel bir restoran yapmışlar. Yemekleri de uygun fiyatlı. Bahçesinde köy mahsulü ürünler ve kadınlar ürettikleri satıyor. Lavanta Kokulu Köy

Yolda küçük keselerin tanesini iki liraya alırken burada kocaman bir torba lavantayı 5 liraya alıyoruz. Keselerini siz yapacaksınız ya da evdeki eski keselerinize dolduracaksınız. Yer gök her yer mor, her yer lavanta. Benim rengim, benim kokum. 

Sagalossos Antik Kenti’ni gezip tekrar bahçelere dönmeye niyetimiz var. Sabah yakalayamadığımız gün doğumunun yerine gün batımını fotoğraflamayı hedefliyoruz. Onu da başaramadığımızı söylemek zorundayım. Güneş tam tepedeyken çekebildiğimiz fotoğraflarımız ve hafızamıza kazıdığımız uçsuz bucaksız bahçeler karımız oluyor.