• Hürriyet Seyahat Bahar Gündoğdu

Bu yazıyı hazırladığımızda döviz kuru bu şekilde fırlamamıştı henüz. En azından birkaç ucuz ülke kalmıştı yakınımızda, yamacımızda. Bu yazıdan sonra Gürcistan’a tekrar gittim. Tam gitmeden de o kara cuma oldu ve döviz fırladı. Bu kadar etkileneceğimizi hiç düşünmezdim. İki sene önce gittiğimde her şey o kadar ucuzdu ki. Sanırım artık gezebileceğimiz tek ülke kendi ülkemiz olacak.

Hürriyet Seyahat  Bahar Gündoğdu
Hürriyet Seyahat Bahar Gündoğdu

http://www.hurriyet.com.tr/seyahat/galeri-kendinizi-zengin-hissedeceginiz-10-ulke-40916953#page-5

 

  • Sığacık Tekne

Sığacık hep adını duyduğum ama nedense gitmediğim bir yerdi. Sığacık koyları Ege’nin en güzel koylarınını da barındırıyor. Arkadaşım Sığacık’da ki arkadaşının teknesine davet edince zaten İzmir’de olan ben koşa koşa gidiyorum.

Bir akşam vakti İstanbul’dan gelen arkadaşımı İzmir havaalanından aldıktan sonra Sığacık‘a doğru yol alıyoruz. Sığacık Teos Marina’ya gidebilmek için Seferihisar tabelasından girmeniz gerekiyor.  Seferihisar tabelasını kaçırınca da kendimizi karanlık, ıssız köy yollarında buluveriyoruz. İzmir Sığacık arası 51 km olabilir ama biz onu bir hayli uzattık.

 

Teos Marina

Bir gece vakti geldiğimiz Teos Marina’da yolculuğumun üçüncü Ali’siyle tanışıyorum. Yola çıktığımdan beri her yerde bir Ali abi buldum ve bu Aliler beni çok mutlu etti. Ali ve ailesiyle kısa bir tanışma ve sohbetten sonra ertesi gün için uykuya çekiliyoruz.

Ben yine bir teknede açık havada uyuyacağım için çok mutluyum. Sabah olmasıyla birlikte Teos Marinayı gündüz gözü görebiliyorum. Birbirinden güzel yelkenliler yeni gelin gibi süzülüyor. Gün doğumunu yakalayıp sessizliğin tadını çıkartıyorum.

Bugün biz yelken yapıcaz. Ben yelken yapmayı bilmiyorum ama onları arı gibi koşuştururken seyretmek, göğe o bembeyaz yelkenleri çekmek bende bir coşkuya sebep oluyor. İlk durağımız bizimkilerin Bodrum, yabancıların Jason, yerli halkınsa Deniz Yıldızı dediği koy oluyor.

Suya atladığımız yerde küçük bir mağara ve delikli bir taş var. Mağaranın tepesi delik daha doğrusu. Tüm gün çocuklar gibi dalıp çıkıyoruz. Teknemiz Bavarya46 yelkenlisi. Mutfak ve yaşam alanları oldukça kullanışlı. Ali kaptanın eşi bize harika yemekler hazırlamış. Akşam güneş batarken harika sohbetler eşliğinde yemeklerimizi yiyoruz.

Gecenin geç saatine kadar süren sohbetlerimize binlerce yıldız eşlik ediyor. Güvertede yatıp bu bin milyon yüz yıldızcığı seyrediyoruz.

Papaz Boğazı Koyu

Ertesi gün kahvaltı sonrası Ali bizi kocaman bir mağaranın olduğu Papaz Boğazı Koyu‘na götürüyor. Teknelerle mağaranın içine giriyorlarmış. O kadar büyük yani. Yakınında bir yere demirleyip botla mağaraya gidiyoruz. Gerçekten o kadar büyük ki.

İnsanlar içine girip yolu kaybedip ölüyorlarmış. O sebepten mağaranın belli bir yerinden sonrasını taşlarla kapatmışlar. Biz yanımıza fener almadığımız için belli bir yerden sonrası zifiri karanlık oluyor. Bir botla mağaranın içinde gezinmek çok farklı bir duygu. Kendimi bir filmin içine düşmüş defineciler gibi hissediyorum.

Mağaradaki su bir hayli soğuk ama atlamadan duramıyorum. Mağaranın genişçe olan bölümünde dalıp çıkıyorum. Suyun altından da efsanevi bir görüntüsü oluyor. O kadar çok video ve fotoğraf çekiyoruz ki. Gün içinde mağaranın pek çok ziyaretçisi oluyor.

Turkuaz Koyu

Sonrasında mağaranın az ilerisinde Turkuaz Koyu diye bir yerden bahsediliyor. Botla orayı görmeye gidiyoruz. Maldivler gibi bir rengi var. Diğer koylar biraz rüzgarlıyken burada yaprak kımıldamıyor. Botla bu turkuaz sularda salına salına ilerlerken muhteşem görselliğin tadını çıkartıyorum.

Buraya karadan bir geliş yok. Ancak denizden ulaşabilirsiniz. Turkuaz Koyu‘nun dibi biraz balçıkımsı ve beyaz olduğu için deniz bu renk gözüküyor. Artık akşam olmak üzere ve biz dönmeliyiz. Aksiyonsuz dönmek şanıma yaraşmaz.

Dönüş yolunda botun yakıtı bitiyor. Arkadaşım kürek çekmeden asla bir macerayı bitiremez. Neyse ki tekne uzakta değil, çok rüzgar yok da biraz biz kürek çekiyoruz, biraz yelkenli bize geliyor ve ortada bir yerde buluşuyoruz. 

Dönerken yelken açma fırsatını da yakalıyoruz. En öndeki yelkene genova diyorlar. Onu açması kolay ama diğerleri eğitim gerektiriyor. Ben seyirciyim. Arı gibi koşuşturmalarını izliyorum. Öyle eğlenceli ki. Yelkenlerle sayısız fotoğraf çekiyorum.

İlk başta olmayan rüzgar daha sonra çıkıyor ve biz bir hayli hızlı gidiyoruz. Önümüzdeki yıllarda yelken eğitimi almam gerektiğine karar veriyorum. Bu eğlenceye seyirci kalamam. Marinaya yaklaşırken gün batıyor ve günü batırmanın huzuruyla limana giriyoruz.

Günlük gezi tekneleri bu koylara mutlaka uğruyormuş. Birkaç tanesi biz oradayken geldi zaten. Günlük gezi tekneleri Teos Marina’dan her gün kalkıyor. Böyle bir turu 60 liraya yapabilirsiniz. Daha birkaç koya daha uğruyorlar.

Şu korsan tekneleri gibi dekore edilmiş teknelerden bahsediyorum. Çok sevmesem de herkesin teknesi yok ve buralara gelmenin başka çaresi de yok. Tekne turu yapmak için çok güzel bir rota. Bu koyları görmelisiniz.

  • Ovacık Sahil

Delikli Koy’da sohbet ettiğimiz bir İzmirli Ovacık taraflarında güzel kimsesiz bakir koylar olduğundan bahsetmişti. Alaçatı da bir kahvaltı sonrası Ovacık tabelasını görünce hatırlayıveriyorum. Ovacık tabelasından giriveriyorum. Dümdüz tarlaların arasından kıvrıla kıvrıla ilerliyoruz. Navigasyona göre Ovacık Köyü 8 km uzaklıkta.

Ovacık Sahile Nasıl Gidilir?

Navigasyona Ovacık yazınca sizi köye götürüyor. Köyde birilerine sorunca Çeşme otobanının altında ki tünelden karşıya geçmemiz gerektiğini anlıyoruz. Köylüler buna köprü diyor. Siz normal bir köprüden geçeceğinizi düşünmeyin. Otobanın altından geçiyorsunuz ve sonra sağa sonra da sola dönüp denizi görünceye kadar devam ediyorsunuz.

Yol bir derenin kenarından devam ederken sahilde son buluyor. Sol tarafınız da kapsamlı bir beach, sağ tarafta ise uçsuz bucaksız, kimsesiz, sahipsiz, bakir plajlar. Navigasyonsuz gelmek biraz karışık. Navigasyona Before Sunset Beach diye yazınca sizi götürüyor. Daha kolay gidebilirsiniz.

Alaçatı’ya 12 km uzaklıkta, Çeşmeden 8,5 km… Biz gitmeden buradaki Before Sunset Beach’i bilmediğimiz için kaybola kaybola geldik. Sıcak da da pek çekilmedi ama vardığımız yer manzarasıyla ve kimsesizliğiyle gönlümüzü aldı. Dönerken çıktığımız yoldan anladık ki köye girmeden buraya gelmek daha kolay.

Ovacık Plajları

Karavanını buraya sabitlemiş birileri bile var. Çeşme’ye bu kadar yakın ve kimseciklerin olmadığı bir yer bulmak harika bir şey. Bu taraflar hep rüzgarlı ve denizi oldukça serin. Denizin dibi kum.

Çocuklu aileler daha çok tercih edebilir. Ramazan bayramında Çeşme Ilıca plajını çok beğenmiştik ama o kadar çok insan vardı ki. Burası Ilıca plajına çok benziyor.

Benim gibi başınızda bekleyen birilerini sevmiyorsanız burası tam size göre. Eğer beach tarzı bir şey istyorsanız o da var. Yiyecek, içecek bir şeyler getirmeseniz bile bu beachten satın alabilirsiniz.

Uçsuz bucaksız sahilde yürürken kayalıkları görüyoruz. Doğal gölgeliğimiz de hazır. Ben güneş severim. Gölgeye kaçmam hiç ama çantaları koymak için çok faydalı oluyor.

Doğayla baş başa kamp yapmak için çok uygun ancak tek tük ağaçların altında ya karavan var ya da sabit çadırlar var. Çadırla geldiğiniz de güneşin alnında kamp yapacağınızı unutmayın. 

Kimsesiz bu sahilde kendimi kaptırıp suyla öyle çok oynuyorum ki giderken ayrılmak çok zor oluyor.

Çeşme ve Kalesi

Çeşme’ye çok yakınız. Otobanın altından geçip buraya geldik. Şöyle bir Çeşme’ye uğrayıp 505 yıllık tarihiyle Çeşme Kalesi’ni de gezebilirsiniz. Galerileri çok güzel ve gezmeye değer. 

Çeşme Kalesinin dışında sizi önce Cezayırlı Gazi Hasan Paşa karşılıyor. Farklı galerilerde bir çok tarihi eser sergileniyor. Yukarılara çıkıp Çeşme’ye tepelerden bakabilirsiniz. Muhteşem bir manzarası var. Giriş 8 lira, bana yine bedava. İş Bankası Kredi kartları müze kart olarak kullanılabiliyor.

16’ncı yüzyıl başlarında Piri Reis’in haritasına işaretlenen kaleyi 1671’de gören Evliya Çelebi, ünlü eseri Seyahatname’de şöyle anlatmış:
Deniz kıyısında bir alçak kaya üzere; batı tarafı deniz, doğu tarafı bayırlı sahra ve dağdır… Kale içindeki hanelerin hepsi batı tarafından Sakız Adası’na doğru denize nazır elli adet toprak örtülü evlerdir. Dizdarı ve 185 neferi hep bunda otururlar. Kalesi dörtgen şekilli, taş yapılı Hoşa-bad kalesidir. Bu kale doğudan batı tarafına uzunlamasına olub boyu yokuş aşağı hendek kenarınca iki yüz adımdır ve genişliği yüz elli adımdır. Bu hesap üzere kale çepeçevre yedi yüz adımdır. Üç tarafı derin hendektir. Lakin batı tarafı kayalarını deniz dövdüğünden hendeği yoktur. Kıbleye (güneye) bakan varoşa açılır sağlam demir kapası vardır. Hendek üzerinde zenberekli asma köprü ile geçilir köprü vardır. Bu kapu tarafı iki kat kale divandır. İç kalenin batıya nazır bir demir kapusu var ki, üzerinde tarihi yazılı olan kapudur. Bu kapudan içeri bir kat demir kapu daha vardır. İç kale böylece iki kat kapu olmuş olur. Bu iki kapunun üstünde Sultan İkinci Bayezıd’ın üst kat camii var.”

Bir yerleri gezerken hiç adımlayarak anlatmak aklıma gelmemişti. Anlatım öyle güzel ki üstüne ben bir şey yazmak istemedim. Biraz deniz, biraz tarih, biraz güzel manzaralar, bir tutam huzurdu aradığımız. Bugünde bulduk çok şükür

  • Delikli Koy

Tüm blogerların bir dönem fotoğrafının olduğu Delikli Koy’a gitmek için yoldayım. Delikli Koy’un son zamanlar da en çok fotoğrafı çekilen yer olma olasılığı çok yüksek. Gelin fotoğrafı denince ilk akla gelen yer de Delikli Koy oluyor.

Delikli Koy’a Nasıl Gidilir?

Bir dönem Delik Koy’da fotoğrafınız yoksa blogger sayılmazdınız. Alaçatı’ya 16 km uzaklıkta ki bu gizli cennete birkaç hafta içinde tam üç kez gittim. İlkinde gider biraz denize girerim bir kaç fotoğraf çekerim ve yoluma devam ederim diye düşünmüştüm. Alaçatıdan sonra sahil boyunca ine çıka kıvrıla kıvrıla bu koya ulaşıyorsunuz. Navigasyon doğru olarak sizi götürüyor.

Alaçatı’dan buraya dolmuşların çalıştığını söylediler ya da taksiyle geliyorlarmış. Ben kendi aracımla gittim. Bir tepeden, aşağıda ki manzarayı seyrettim. Doyumsuzdu. İlk aşağıya indiğimde birilerine sordum ve Delikli Koy’un iki girişi olduğunu öğrendim. Asıl Delikli Koy biraz daha ilerideymiş ama tepeden aşağıya inen yol çok bozukmuş.

Genelde arabaları yukarıda bırakıyorlar” diyor. Yere yakın araçlar çok zorlanıyormuş. Sahil boyunca yürüyerek oraya ulaşabileceğimi öğrenince işi riske atmıyorum. Bakir bir koy olduğunu bildiğim için yanıma para bile almıyorum. Benim indiğim ağaçlıklı tarafta gençler kamp yapıyor. Çok özeniyorum. Bir sürü de köpek var.

İşte Buradasın Delikli Koy

Sahil boyunca yürüyerek kısa sürede meşhur Delikli Koy‘a ve Delikli taşa ulaşıyorum. Delikli Koy‘a adını veren denize uzanan bembeyaz kayaların içindeki tünel gibi bir delik. Bu kayalar ve delik bu iki koyu birbirinden ayırıyor. İlk gittiğimde kayaların üstünden çok zor bir şekilde o tarafa geçiyorlardı. İkinci gittiğimde kayalardan aşağıya bir merdiven koymuşlar. Herkes rahat rahat geçiyordu.

Hatta arabayı bıraktığım diğer koya ve buraya seyyar wcler konmuştu. O kadar insan var ki çok isabetli karar olmuş. Hatta belediye gelip çöpleri topluyor. Delikli Koy da hummalı bir fotoğraf trafiği var. Resmen kuyruğa girmeniz gerekiyor. Sahile havlumu atıp ben de fotoğraf işine başlıyorum. Bakıyorum işitme engelli bir çift fotoğraf için bir hayli uğraşıyor. O zaman fotoğrafımı onların çekmesi lazım deyip rica ediyorum. Birbirinden güzel fotoğraflar çekiyorlar.

Ben erken gelip kayaların üstünde dolanıp sonra plaja sermiştim ya havlumu, meğer burada kıymetli olan o kayanın tepesiymiş. Tüm gençler sandalyesini birasını kapıp gelmiş. Kayanın üstü hiç boş kalmıyor. Ben de ilk fırsatta kayalarda kendime bir yer buluyorum. Gençler öyle güzel eğleniyorlar ki. Açmışlar müziklerini, biralarını kah dans ediyorlar, kah sohbet ediyorlar. İstanbul’un Caddebostan’ı gibi. Çok hoşuma gidiyor.

Aç Bıraktın Delikli Koy

Sadece birkaç saat geçirir giderim dediğim Delikli Koy‘da canım bir türlü gitmek istemiyor. Koyda çok sevimli bir karavan var. Anadol arabasından inen adam karavanı açıyor. Meğer içecek satıyormuş. Bira 17 liraydı. Yiyecek satmıyor. Yanıma para, yiyecek, su hiç bir şey almadım. Mısırcısından tut midyecisine kadar geliyor ama param yok. Arabaya gitmeye de üşeniyorum.

Delikli Taş’da gün boyu fotoğraf trafiği hiç bitmiyor. Denizin arka tarafı da bembeyaz kayalarla dolu. Orası da fotoğraf alanı. Sonraki gidişlerimde o kadar çok gelin geliyor ki. Kafanızı nereye çevirseniz bir dış çekime denk geliyorsunuz. En son Delikli Taş’da gelinlikle suyun içine giren bir çift de görüyoruz. Ben kendimi fotoğraf delisi sanırdım ama bence alakası yok.

Delikli Taşın arkasında suyun içinde bir mağara var. Yüzerek içine girince dışarıya bağlantısı da var. Oraya girip yüzmek ve mağaradaki masmavi suyu görmek beni çok mutlu ediyor. Genelde herkes saat 5 gibi dönüşe geçer ve sahilde bir ben kalırım. Burada akşam oldukça kalabalık artıyor. Anladığım kadarıyla işten çıkanlar yiyeceğini içeceğini alıp burada alıyor soluğu.

Orada tanıştığım bir İzmir’li “Biz beğenip de gelmezdik buraya, çok popüler oldu sonradan” diyor. Akşam gün batarken canım hiç gitmek istemese de toparlanıyorum ve sahilden yürüyerek arabanın olduğu koya yürüyorum. Bir minübüste köfte ekmek satan bir aile var. Şirin oğulları devamlı koyu dolaşıyor. “Köfte ayran- köfte ayran” diye bağırıyor. Açlıktan ölmeden önce 15 lira verip aç kurtlar gibi saldırıyorum. Sonraki gidişlerimde bu köfte ekmek minübüsü de yoktu.

  • Bu taraflarda hep bir rüzgar var. O rüzgar yukarıda ki beyaz kayaların tozunu toprağını üstünüze estirebiliyor. Bir sonraki gidişimde bayağı toza bulandım. Demedi demeyin.
  • Denizi biraz taşlık. Yanınızda bir deniz ayakkabısı götürmeniz de fayda var. Bir maskeniz olursa denizin dibini seyretmek de keyifli. Özellikle Delikli taşın dibindeki görüntü çok efsane. Küçük kırmızı balıklar yüzüyordu ben gittiğimde.
  • Yanınıza mutlaka yiyecek, içecek bir şeyler alın. 

Biraz Mavi, Biraz Beyaz, Bir Tutam Begonvil, Al sana Alaçatı

Sonraki gidişlerimde Alaçatı’ya gidip bir şeyler yiyorum. 15 dakikada Alaçatı’dayım çünkü. O kadar yakın. Alaçatıya gitmişken de harika sokaklarını, harika evlerini geziyorum.

Beyazla mavinin ve huzurun fotoğrafını çekebilirsiniz. Mavi kapılara dolanmış fuşya begonvillere hayran hayran bakabilirsiniz. Alaçatı sokakları açık hava meyhanesi gibi. Sokaklarda sıra sıra zevkle döşenmiş masalar sizi bekliyor.

Alaçatı son zamanlarda bir hayli popüler. Fiyatları da diğer yerlere göre yüksek haliyle.Bir arkadaşım bana hayret etmiş. “Herkes Alaçatı’ya gece gider, içer. Sen gündüz gittin gezdin” diye. Ben o sokakları görmeye ve fotoğraf çekmeye gittim. Gece o fotoğraflar çıkmıyor. Gecesini de yaşamak isterdim ama bu sefer olmadı. Bir sonraya kaldı. 

Ildır pek çok film ve dizi filme ev sahipliği yapmış küçük bir Ege kasabası. Ildır’ın sakin huzurlu ortamı, muhteşem gün batımları, Gerence Körfezi gerçekten görülmeye değer. Daha önce Ildır’a hiç gelmemiştim ve bu kadar dingin, bu kadar güzel olabileceğini hayal edememiştim. Oraya gitmeden de bu kadar kalbi güzel insanla tanışacağımı bilmiyordum. İlk giderken bir kişiydim ama sonra giderek çoğaldık. 

 

İkinci Ali Abi Hikayem

Ramazan Bayramını kalabalıktan uzak, sakin bir köşede geçirmek gibi bir planım vardı. Uzun zamandır yolda olduğum için arkadaşlarımla çok özleşmişiz ki kalkıp yanıma geldiler. Birkaç günlük tatilde Gerence Körfezi‘nde kamp yapmayı planlıyoruz. Günkent Sitesinin arkasındaki sitenin içinden Gerence Körfezi£ne inilen toprak bir yol var. İki araba önlü arkalı gidiyoruz.

Yolun bittiği noktada bir kulübe görüyorum. Arabadan inip köpeğini seven adama selam veriyorum ve diyorum ki  “Nereye çadır kurarsak sizi rahatsız etmeyiz?” Adam diyor ki; “Gelin evin önüne kurun” Ben “Yok artık daha neler” derken adam diyor ki “gelin benim evde kalın. Ben iki gün kızlarımı ve torunlarımı görmeye İzmir’e gidicem“. Ben “olur” diyorum ama sadece bir dakika önce tanıştık. Ben bile bu kadar hızlı nasıl olur dedim kendime hayret ediyorum.

Sonrası daha da hızlı akıyor. Bana evini gezdiriyor. Teknede ki yaşamdan bildiğim 12 volt elektrikle çalışan aletler, güneş enerjisi gibi bir takım şeyleri anlatıyor. Dalından topladığı domates ve biberleri gösterip “yiyin” diyor. Dolapları açıp kendi yaptığı içkileri gösterip “için” diyor. “Köpeğe biz bakarız” diyorum. Daha sonraki günlerde köpeğin adını hatırlayamayınca Gül kocaman köpeğe devamlı “Minnoş” deyip bizi gülmekten öldürüyor. Köpeğin adı Bozki. Bütün bunlar Metehan arabayı parkedip gelinceye kadar 5 dakika içinde oluyor. Metehan “çadırları nereye kuralım” derken ben anahtarı uzatıp “evimiz” diyorum. Burada kalıcaz. “Nasıl yani” diyor. “Öyle işte” diyorum.

Gerence Körfezi’nin Abileri

Bu körfezde yalnız başına yaşayan bir kaç adam var. Bize evini açan bu koca yürekli adam Ali abi, arka tarafında bir otobüsü kendine ev yapmış olan Bülent abi, adada yaşayan Fevzi ve ileri ki koyda yaşayan Yusuf abi. Neden böyle bir hayatı tercih ettikleri, neler olduğu muamma. Ali abi çok mutlu, gülünce gözlerinin içi gülen bir adam. Bana bir şey olmuş da burada inzivaya çekilmiş gibi gelmedi. Hepsinin evi tekerlekli çünkü belediye sabit evlere izin vermiyor. Öyle bir yerleşilmiş ki bu kulübelerinde bir yere gidebilecek durumu yok.

Ali abi bize ileride ki koya gitmemizi söylüyor. Daha güzelmiş denizi. Ali abinin kulübesinin bulunduğu noktadan denizi takip edince 10 dakikalık bir yürüyüşle koya ulaşıyoruz. Arkadaşlarım bütün gece yol geldiler ve yorgunlar. Gül yüzme bilmiyor. Üç dakika içinde yüzme öğrenen ilk insan olarak tarihe adını altın harflerle yazabiliriz.

Öğleye doğru Ali abi çıkıp geliyor. “Öğlen yemeğine gelmediniz” diyor. Şehir hayatında öyle hasret kalmışız ki böyle insanlara. Biz şaşkınız. Bizimle biraz sohbet ettikten sonra vedalaşıp gidiyor. Akşama kadar denizde kalıyoruz. Öyle güzel ki. Akşam kulübemize geldiğimizde Ali abi çoktan gitmiş. Anahtarı gösterdiği yerden alıp eve yerleşiyoruz. Bizim için temizleyip bırakmış.

Erythrai Antik Kenti

Akşam gün batımını Ildır köyünün yukarılarında olan Erythrai Antik Kenti’nde yapmayı planladık. Gerence Körfezi Ildır köyüne 3,5 km uzaklıkta. Köyün içinde ki tabelaları takip ederek yukarılara tırmanıyoruz. Erythrai Antik Kenti ücretli değil. Kapısı yok. Dışarıda arabayı bırakıp enginar tarlalarının içinden geçip önce antik tiyatroya ulaşıyoruz.

O kadar bakımsız kalmış ki her yerini otlar bürümüş. Yarı yıkık merdivenlerinden tırmanıp tepelere ulaşmaya çalışıyoruz. Burasını kimse önemsememiş. Kaderine terkedilmiş gibi bir hali var. İnsanın içi acıyor. Ildırı Köyü, Erythrai Antik Kenti’ne evsahipliği yapmakta. Erythrai Karaburun Yarımadası’nın en eski yerleşim bölgesi. Tarihte kurulan 12 İon kentinin en önemlilerinden birisi. Erythrai kentinin ilk kurucusu Giritli Rhadamanthes’in oğlu Erythros. Kentin ismi de Yunanca “kırmızı” anlamına gelen Erythros’tan türediği, toprağının kırmızı olmasından dolayı Kızıl Kent anlamında Erythrai kullanıldığı düşünülmekte. Erythrai’ya sırasıyla Atina Krallığı, İonlar, Lidyalılar, Persler, Büyük İskender, Bergama Krallığı, Roma, Bizans ve Osmanlılar hakim olur. Hangi dönem olursa olsun Ege Denizi’ndeki ticari önemini kaybetmez.

Tam tepeye çıkınca muhteşem bir gün batımına şahit oluyoruz. Deniz, içindeki adalar, batan güneş… Sayısız fotoğraf karesi çıkıyor. Tepenin diğer tarafından Ildır’ı seyrediyoruz. Tam tepeye kocaman bir bayrak dikmişler. Öyle güzel bir manzara oluşturuyor ki.

Ali abi marangozmuş. Öyle güzel bir mutfak yapmış ki. Kulübesi İkea evleri gibi minicik ve işlevsel. Sabahın altısında doluyla karışık öyle bir yağmur yağıyor ki gürleyen gök yerleri titretiyor. Çakan şimşekler ödümüzü patlatıyor. Ali abi kulübesini bize vermese bu yağmurda perişan olacakmışız.

Biz bu küçük kulübede bir kaç gün oturduğumuz yerden muhteşem gün batımları seyrettik. Harika sofralar hazırladık. Adaya yüzdük. Kendimize ait bir koyumuz oldu. Hep güldük ama hep. Biz burada çok mutlu olduk. Önemli olan içinde yaşadığımız binalar değil, içinde yaşadığımız kocaman yüreklerdi. 

Ayıbalığı Koyu

Sonraki iki günümüzü çevreyi gezerek geçiriyoruz. Yakınlarda Çeşme ve Alaçatı var. Diğer tarafta Mordoğan ,Karaburun. Mordoğan tarafındaki günümüzde Ayıbalığı koyunu söylüyorlar. Ayı balıklarının ürediği yermiş. Mağaralar varmış. Oraya giden yol üstüne bir beach kondurmuşlar. 40 lira vermeden gidilemiyor. Arkasında minik bir halk plajı da var. Oradan suya girip burnu yüzerek geçerek mağaralara gidiyoruz.

Baştan hava çok güzeldi ama bir anda hava kapatıyor ve buz gibi oluyor. Kısa sürede de tufan gibi bir yağmur başlıyor. O masmavi Ayıbalığı mağaralarının tepesinden suya atlamak hayal oluyor. İşin kötüsü Gül yüzmeyi yeni öğrendi ve karadan dönebileceğimiz bir yol yok. Bir elinden Metehan diğer elinden ben tutup yüzerek karaya çıkıyoruz. Eşyalarımızın yanına ulaştığımız da artık sel götürüyor her yeri ve çok soğuk. İnsanlar kafelere sığınmış, kafedekiler kimseyi salmıyor. Hesap toplamaya çalışıyor.

Böyle bir kaostan kurtulup yola düştüğümüzde yola damla yağmur düşmediğini görüp hayret ediyoruz. Ayıbalığı Koyu‘na tekrar gidip fotoğraflamak ve yazmak için başka bir gün tekrar gitmeyi planlıyorum. Son günümüzde Ali abi gelmiş. “Ali abi biz çadırları nereye kuralım” diyorum. “Ya ne çadırı oturun işte” diyor. “O zaman senin çadırı nereye kuralım” deyince bir kahkaha kopuyor.

Son Akşam Yemeği

Son akşam da balıklı uzolu bir masa kuruyoruz. Ali abi bize evini açtığı gibi elimizi cebimize de attırmıyor. Kızıyor.  Gözümüzden yaşlar gelinceye kadar gülüp eğleniyoruz. Zaten bu üç günümüzde o kadar çok güldük ve eğlendik ki. Ertesi gün arkadaşlarımı yolcu ediyorum. Bir gün daha kalıp Ildır’dan ayrılırken sabah kahvaltı için Ildır köyünde duruyorum.

Dolmuşlarında kalktığı minicik meydanında bir börekçi var. İçeri girip börek çöreklere bakıyorum. Börekçide ki adam “Nerelisiniz” diyor. İstanbullu olduğumu öğrenince yüzü buruşuyor. O da İstanbul’dan taşınmış buraya. “Ben İstanbul’a aşığım” deyince inanamıyor ve “Her zaman burada konuşacak insan bulamıyorum lütfen oturun. İlk defa birisi İstanbul’u seviyorum dedi” diyor.

O sırada dolmuşu kaçıran biri giriyor. “Tanıyor musunuz” diye soruyorum. Aldığım evet cevabı üstüne “eğer beklerseniz sizi Alaçatı’ya götürebilirim. O tarafa gidiyorum zaten” diyorum. Börekçi abimle yoğunluğundan oturup konuşamasak da bana getirdiği hiç bir şeyden para almıyor. Üstüne bana kolyeler hediye ediyor. En son elinde topladığı çiçeklerden minicik bir demetle bana öyle güzel dualar, temenniler ediyor ki tüylerim diken diken, gözlerim dolu dolu oluyor.

Videoya alamadığıam çok üzülüyorum sonraları. Arabaya bindikten sonrada elinde bir bardak su görüyorum. Baktığımı görünce “arkandan dökücem” diyor. Hayatımda hiç ardımdan su dökenim olmamıştı. Hiç bu kadar sevgiyi iliklerime kadar hissettiğim de olmamıştı. Ne börekçinin adını hatırlıyorum ne de adamın adını. İletişim bilgilerimi bir kağıda yazıp bırakmıştım. Belki günün birinde beni ararsa tekrar konuşabiliriz.

Ildır Köyü

Ildır’dan aldığım yolcumla önce köyü geziyoruz. En son Fatmagül’ün Suçu Ne dizisi burada çekilmiş.  Ildır’da okulun orada kamp yapmak için güzel yerler olduğundan bahsediyor. Beni tepelere çıkartıyor. Fotoğraflarımı çekiyor. Tepelerden denizi seyrediyoruz. Bir ada var. Adı Zeki Müren adasıymış. Zeki Müren zamanında o adayı satın almak istemiş ama devlet satmamış. Adı da öyle kalmış.

Yol boyu Ildır’dan aldığım yol arkadaşım Şeref’le sohbet ediyoruz. Aslen Erzurumlu olan Şeref bir arkadaşının düğünü için İzmir’e gelmiş senelerce önce ve çok beğenmiş. Fizik öğretmeniymiş. Tayinini Alaçatı’ya aldırmış. Devler ona Ildır’da lojman vermiş. Annesi ve babasını da getirmiş. Şuan babası memleketteymiş.

Evde annem var, sizi misafir etmek isteriz” diye kaç kez söyledi bilmiyorum. Yolcumu Alaçatı’da bırakıp yoluma devam ederken şu birkaç günde kaç tane yüreği dev, elindekileri başkalarıyla paylaşan, gülünce gözlerinin içi gülen iyi insanla tanıştım diye düşünüyorum. Ildır’da iyi insanlar yaşıyor. Denizi, havası çok güzel. Evleri ve köyü muhteşem. Biliyorum ki Ildır’a tekrar gelmeden duramıycam artık.

  • Mesta, Sakız Adası

Sakız adası beni çok şaşırtıyor. Bir film platosunu aratmayan sokaklarıyla, fotoğrafçılar için cennet olabilecek bir ada Sakız. Her Yunan adası başlı başına bir ülke gibi. Sakız adasında zaman içinde yaşayan halk mütemadiyen birilerinden kendini korumaya çalışmış. Cenevizlilerden, Osmanlılardan, korsanlardan.. Dünya beni şaşırtmaya devam ediyor zaten. Yüksek duvarların labirent gibi sokakların sadece birkaç girişi olan şehirlerin içinde hapis kalmış. Hep bir yaşam mücadelesi. O yaşam mücadelesinden geriye masal tadında film platosu gibi sokaklar kalmış.

 

En çok gittiğim yer Yunan adaları oldu sanırım. Her egeye gidişimde en yakındaki Yunan adasına bir kaç günlüğüne kaçıveririm. Benim için Kınalıada’ya geçmek gibi bir şey. Çeşme’ye yakın olan Yunan adası da Sakız Adası. Belki yazının sonuna kadar okumaya sabredemezsiniz diye bence en önemli iki şeyi başa yazmayı gerekli buluyorum. Birincisi yola çıktığınız arkadaşınızla aynı paralelde olmanız, ikincisi mutlaka yola çıkmadan YAKITINIZI ALMANIZ. Ada da benzinci yok gibi bir  şey. Olanda da “no gas” sözüyle dumura uğrayabiliyorsunuz.

Sakız Adası’na Nasıl Gidilir?

Çeşme Kalesi’nin biraz ilerisinde ki Ertürk Lines’dan kişi başı 25 euro gidiş dönüş biletimi alıyorum. Turyol’un fiyatları da aynı zaten ama onun feribotu yarım saat önce hareket ediyor. Önce arabayla geçmeyi düşünmüştük ama arabayla geçiş gidiş geliş 80 euro, arabanın sigortası o, şu, bu derken çok pahalıya malolduğundan feribotla geçip araba kiralamaya karar veriyoruz.

Ertürk Lines haftanın her günü var. Hatta gece seferleri bile var. Çeşmeden’den sizi götürüyorlar. Ertesi sabah dönebiliyorsunuz. Sabah 9,30 feribotu için saat 8 de limandayız. Bileti aldığınız yerden binilmiyor. Ulusoy Port’tan bineceksiniz. Onu mutlaka sorun. Acentadan bileti alınca uçaklarda olduğu gibi chek-in yaptırmanız gerekiyor. Daha önce hiç acentadan bilet almadığım için benim bilgim yok, arkadaşım da unutmuş. Sıradan çıkıp az ötedeki bürodan işlemleri yaptırmamız gerekiyor. Pasaport görevlisi sıraya girmeden gelin demişti. Döndüğümüz de beklemeden sorunsuz geçiyoruz.

Ertürk Lines’ın feribotu bana çok profesyonel gelmedi. Topçular feribotları bile daha iyi durumda. Bir saat gibi bir sürede Chios da oluyoruz. Nasıl olduysa en öndeyim ve adaya ilk adım atan ben oluyorum. Bir gün önceden internette dolaşan bilgilerden adada yaşayan Deniz diye biri olduğunu öğrenmiştik. Arayıp araba ayırtmıştık.

Ona giderken başka bir yere daha bir soralım dedik ve gördük ki önceden rezerve ettirmek çok pahalı. Otomatik vites arabaları günlük 25 euroya kadar veriyorlar ki bizim rezerve ettiğimiz 30 euroya düz vites veriyordu. Hepsi yan yana ve feribot iskelesine çok yakın zaten. Bir kaç dükkan dolaşıp fiyat almadan kiralamayın derim. Hatta günlük 5 euro fazla verince son gün akşam getirmemize razı oluyorlar. Toplam üç gün kiralamış gibi olduk.

Nea Moni Manastırı

Benim için Yunanistan da olmanın en güzel yanlarından biri gider gitmez radyoyu açıp yunan müzikleri dinlemektir ama radyo bir kaçTürk kanalından başka bir şey çekmiyor. Adanın diğer tarafına kadar da çekmeyeceğini, orada çeken yunan kanallarının da cızırtıdan ibaret olduğunu daha bilmiyoruz tabi. 

Arabamızı aldığımız gibi önce her gün sadece saat bire kadar açık olan Nea Moni Manastırı’nı görmeyi düşünüyoruz. Nea Moni Manastırı Chios merkeze 15 km ötede. Devamlı kıvrılan ve tırmanılan bir yolu var. Tabelalar sizi yönlendiriyor. Çoğu yerde kaybolduk mu acaba, geçtik mi acaba diye düşünmeyin bizim gibi. Ana yolu bırakmayın. Oraya giden yolun başında tabelası var.

UNESCO DÜNYA KÜLTÜR MİRASI listesinde olan manastır da tadilat var. 1042 Yılında üç rahip tarafından kurulduğu düşünülüyor. Adanın en önemli Bizans anıtıymış. 1881 yılında ki bir depremde kubbesi ve saat kulesinin yıkıldığını okumuştum. Sanırım onarmışlar. Arka taraflardaki binalar tamamen yıkılmış ama.

Ana kapısından içeri girince binanın fotoğrafını çekmek istiyorum. O sırada bir rahip elinde poşetler bir şeyler taşıyor. Benim fotoğraf çektiğimi görünce telaşla ağacın arkasına saklanıyor ve çıkmıyor. İkimizde birbirimizin gitmesini bekliyoruz ama ikimizde kımıldamıyoruz. En sonunda çalışanlara bir şeyler söylüyor. Meğer benim fotoğraf çekmemmiş sorun.

Ben manastırı fotoğraflamak istiyorum onu değil. Komple fotoğraf çekmek mi yasak yoksa sadece rahibin fotoğraflanması mı yasak anlayamıyorum. Tüm manastır gezim boyunca rahip adım adım peşimde. Ne zaman fotoğraf çekecek olsam kadrajıma giriyor ve kaçıyor. İnanılır gibi değil. Halbuki sabit dursa ve ben manastırı gezip fotoğraflasam herkes rahat edecek.

Sakız Adasında Exchange İşi Nasıl Yapılmaz?

Manastırı gezip geldiğimiz yoldan aşağı inip yakıt alıyoruz. Arkadaşım yanındaki frankları euroya çevirmek istiyor. Para bozdurmayı unutmuş. Merkeze inip meydanın kalabalık trafiğinde bir yer arıyorum durmak için. Arkadaşım polisten izin aldığını söyleyerek beni bırakıp “bankaya gidiyorum” diye çıkıyor. Sonrasında ben önce polisle, otobüs durağındakilerle sonra taksicilerle kısaca önüme kim çıktıysa hepsiyle kavga etmek zorunda kalıyorum.

O polis ardımdan gelip bir şeyler yazıyor. Büyük ihtimalle cezayı yedik. İlerleyen zamanlarda ki gelişmeleri buraya ilave ederim.Meydandan uzaklaşamıyorum. Yurt dışındayız, telefonlarımız kapalı. Gidersem beni nerede bulacağını bilemez. O sıcak da arabayı kaç kez saçma sapan yerlere bıraktığımı, kaç kez indirdiğim yere yürüdüp beklediğimi, kaç kez çıldırdığımı hatırlamıyorum. Sanırım biraz kocadım.

Bir buçuk saat sonra bile hala gelmeyince başına bir şey geldiğini düşünüyorum artık. Sonra banka demişti diye bankaya gidiyorum. Arkadaşım bir yunan adasında, bir bankanın klimalı bekleme salonunda sırasının gelmesini bekliyor ama dönüp haber vermiyor. Daha bir kaç saat önce geldik, üç gün burada birlikteyiz ve ben hiç eğlenmiyorum.

Mavra Volia, Emporios

Elimizde ki haritadan Pirgi tabelalarını takip ederek Chios merkezden çıkıyoruz. Çok zor olmuyor. Limanı ardınızda bırakıp sahil yolundan devam edince tabelalar sizi yönlendiriyor. Yollar çok düzgün ama daracık. Kimsecikler yok. Yolda tek başımıza gidiyoruz. Arada tek tük araç çıkıyor o kadar.

Yolumuzun üstünde önce Armolia diye bir köyden geçiyoruz. Burası seramik işçiliğiyle ünlü. Tutamayıp kendime çok güzel çorba fincaları alıyorum. Euroyu 5,5’le çarpmayınca çok ucuza geliyor. Çarpınca da insanda çarpıntıya sebebiyet veriyor.

Sıcaktan baygınlık geçirmek üzereyken öğle sıcağını Mavra Volia‘da değerlendirelim istiyorum. Pirgi‘den hemen önce Emporios tabelasından girmeniz gerekiyor. Boşuna Mavra Volia tabelası aramayın çünkü yok. Bu volkanik siyah taşlı plaj Emporios köyünün plajı.

Tabelalar da o şekilde. Ana yoldan ayrılınca kısa sürede plajda oluyorsunuz. Girişinde bir ücretsiz otopark var. O kadar az insan var ki inanılır gibi değil. Şezlong yok, şemsiye yok. Biri başınıza dikilmiyor. Bir köşede bir taverna var. Eğer isterseniz kahvenizi, biranızı içebiliyorsunuz. Sessiz sakin.

Üç beş insandan başka insan yok. Biz de olsa nasıl olurdu diye düşünmeden edemiyor insan. İlk inilen ana plajdan başka sağdaki tavernanın oradan yürüyünce daha büyük ve heybetli bir siyah plajla karşılaşıyorsunuz.

Burada sadece iki kişi var. Plajda olanların çoğu Türk zaten. Dediklerine göre bu taşları avucunuzda tutup ısıtırsanız manyetik bir gücü varmış. Deneyip görücez bakalım. Daldım, çıktım. Öğlen yaşadığım stresi suya bıraktım gidiyorum şimdi.

Pirgi

Yolumuzun üstünde ki ve benim fotoğraflarını görüp çok merak ettiğim köyün adı Pirgi. Burada ki binaların üstü Ksista yani çizik denilen süslemelerle kaplı. Tüm evler tüm sokaklar desenli. Bir rivayete göre Cristof Colomb dünya turuna çıkmadan önce burada kalmış ama kimse sorsam böyle bir bilgiye sahip değil.

Köy meydanında oturup bir şeyler içmek için bir sürü masa sandalye var. Sorun şu ki adada yaşayan ya da dolaşan insan pek yok. Daracık sokaklarına kendimizi salıp birbirinden güzel evlerden hangisini fotoğraflayacağımızı şaşırmışken teyzeler kapıların önünde kahve bisküvi keyfindeydiler. Tabi ki arkadaş oldum. O bisküvinin tadına baktım. 

Enteresan olan fotoğraf çekilirken kameraya bakmamaları. Çoğu fotoğraf isteğime yanaşmıyor. Zaten siyah giyinmiş kadınların fotoğrafını çekmemem gerektiğini Thassos adasında öğrenmiştim. Onlar kocaları ölmüş yas tutan kadınlar. Saygı duymak lazım.

Kartpostal gibi fotoğraflar çıkartıyoruz. Hayatımın en dar sokaklarından birinden geçiyorum. Bizim Mardin evlerinden bildiğimiz abbaralar her yerde var burada da. Hiç gidesim gelmiyor.

Mesta

Artık dolaşmaktan yorulan ve acıkan arkadaşımın isteğiyle Olympi köyünü yarın gelmek şartıyla es geçip Mesta’ya gidiyoruz. Adada ki diğer köyler gibi Mesta da yüksek duvarlı ve labirent gibi. Burada ki köylerin özelliği bu. Zaman içerisinde mütemadiyen korsan saldırılarından, Cenevizlilerden, Osmanlıdan hep birilerinden korunmak için yüksek duvarlarla, beşgen şeklinde labirent gibi inşa edilmiş.

Şehrin ilk başta iki kapısı varmış. Şimdilerde dört kapısı var. Her köşesinde bulunan kuleler şimdilerde ev olarak kullanılıyor. Sakız da sağlıklı bir konaklama ancak merkezde yapılabiliyor. Mesta da ilk başta sadece Anna’nın evini bulabildik. İnternet dahil hiç bir şey yok. 40 euro bir gece konaklama. Bir kuruş inmeyen Anna “işinize gelirse” diye bir hareket yapınca arkadaşım ve ben çıkıyoruz. “Birkaç saat uyuyacam zaten. Yatarım ben arabada” diyorum. Arkadaşım ben de yatarım deyip beni çok şaşırtıyor.

Otelden vazgeçip, limana inip, yemek yemek istiyoruz. Mesta Port’ta iki tane taverna var. Bir tanesine oturup muhteşem deniz ürünlerine boğuyoruz kendimizi. Tabelası yunanca olduğu için tavernanın adını öğrenemiyorum. Ahtapotundan kalamarına uzosuna kadar birçok şey yiyip 40 euro ödüyoruz. Sakız diğer yunan adalarından birkaç euro daha pahalı.

Akşam serinliği de başlayınca içeri geçip interneti kullanıyoruz. Oldukça uzun saatler geçirmemiz arkadaşımı rahatsız edince tavernadakilere durumu anlatıyorum. Kalacak yer bulamadığımızı söyleyince önce arabayı tavernanın önüne çekmemizi söylüyorlar.

Ben bunun rahatlığıyla Mesta’nın gece ışıklandırılmış halini görmek istiyorum. Arkadaşım araba kalıp dinlenecek. Ben kendimi kimsenin olmadığı sokaklara salıyorum. İn cin top oynuyor. Kah fotoğraf, kah video çekerken yanımdan biri geçiyor ve beni takip ediyor sanarak ilk kalp çarpıntımı yaşıyorum. Bir şey olsa kimse yok etrafta.

Nasıl becerdiysem sadece 4 çıkışı olan köyden çıkmayı da başarmışım. İstesen olmaz. Şimdi dik duvarların dibinden yürüyerek bir kapı bulmalıyım. Neyse ki çok aramadan buluyorum. Yürürken kapının önünde sigara içen bir kadınla sohbet ediyorum. “Nerede bu insanlar” diyorum. Çoğunun Amerika gibi başka ülkelerde yaşadıklarını, sadece yazları geldiklerini, hafta içi olduğundan pek turistinde olmadığını öğreniyorum.

Mesta da sadece 50 kişi yaşıyormuş. O evlerin hepsi bomboş. Tüm bunları ne Türkçe ne Yunanca ne İngilizce konuşamadan anlayabilmiş, onunda anlatabilmiş olması ne mucize değil mi? Nece konuştuk bilmiyorum ama anlaştık. Sarılıp ayrılıyorum. Sarılmadan bırakmam mümkün değil.

Mesta Ve Joon

Tekrar Mesta Port’a döndüğümüzde arabayı tavernanın önüne çekiyorum. Joon onda kalabileceğimizi söylüyor. Joon tavernanın sahibi sanıyorum. Yol harika insanlar çıkartıyor karşıma. Tekrar Mesta’ya dönüyoruz. Evin alt katı kubbeli, çok dik ahşap merdivenden üst kata çıkılıyor. Çok yüksek tavanlı olan üst katta ahşaptan bir asma kat daha var. O asma katın tavanı çok alçak. Ben ayakta duramıyorum, uzun da değilim o derece yani. Joon bize temiz çarşaflar veriyor. Oğluyla kızının odasında kalıcaz. Çocukları Atina da yaşıyormuş.

Evi dolaşıp sorular soruyorum Bir fotoğrafa gözüm takılıyor. Fotoğraftaki insanları Joon şöyle anlatıyor. “Arkadaki (parmağıyla işaret ederek) father father father, solda ki mother mother mother, sağdaki mother mother mother mother.” Buradan da anlaşılacağı üzere pek Ingilizce konuşan yok bu taraflarda. Yine hiç bir dil konuşamıyoruz. Ayni ruhtaki insanlar için çok da gerek yok aynı dili konuşmaya. O fotoğraf kaldığımız evin kapısında çekilmiş.

Bize sakız reçeli hediye ediyor. Sonra da bir sabah kahvesi yapıp uğurluyor. Türk kahvesine onlar Greek coffee diyor. Joon içine süte benzer bir şey koyduruyor. Çok sevdim. Aynı dibek kahvesi gibi oldu. Gittim aradım buldum aldım. John yine bizi bekliyor. Ben de İstanbul’a davet ettim.

Bir yunan adasında, ortaçağdan kalma bir köyde, yine ortaçağdan kalma bir evde uyudum. Sabah sokaklarında son bir kez dolaşırken otel sorduğumuz meydanın hemen yanında bir otel görüyoruz. Otel için 70 euro fiyat veren garson kız bize buradan bahsetmemiş. Anna’nın evine mecbur olmuştuk. Hem de iki adım daha yürüsek görecekmişiz.

Bu otel tertemiz ve çok güzel. İnternet, kahvaltı her şey var ve 40 euro. Burada kalınabilirdi. Anna’nın evine para vermek pek akıllıca değil. Lida Mary Rooms&Suites otelin adı. +30 6976629668(Tasos) tabelasında böyle yazıyor

Olympi

Dün göremediğim Olympi köyüne gidiyoruz. Önce bu köyün yakınlarında ki Olympi Mağarası’nı görelim diyoruz. Yol sorduğumuz motorlu bir amca yolunu değiştirip, önümüze düşüp, bize öncülük yapıyor bir müddet.

Dere tepe aşıp gidiyoruz ama kapı duvar maalesef. Geç saatte açılıyormuş sonradan öğrendiğimize göre. Onu görmek bir sonraki gelişime kalıyor. Olympi, Mesta’nın küçüğü gibi. Aynı korsan saldırılarından yüksek duvarlar ve labirent sokaklar.

Anladığım kadarıyla Mesta daha turistik ve bakımlı. Burada ki minik meydanda kahvaltı ederken bir kadın bize nereli olduğumuzu soruyor. Türk ve İstanbul olduğunu duyunca gözleri neşeyle parlıyor.

Türkçe”Hoşgeldiniz” diyor. İstanbul’da doğduğunu anlatıyor. Bir kahvaltı 7,5 euro ve iki kişiye yetecek kadar çok.

Lithi’ye Giderken Yakıt Sorunumuz Başlıyor

Arkadaşım daha önce Sakız’a beş kez, günübirlik gelmiş. Lithi’yi çok beğenmiş. Bir sonraki durağımız orası olacak ama aracımızın benzin ışığı yandı. Biz az almıştık. Bittikçe doldururuz diye düşünmüştük ama bu işlem Sakız adası için geçerli değil.

Bir benzinci buluyoruz ama bir kadın bize yüzünde garip bir ifadeyle “no gas” diyor. İlk başta bir sonrakinden alırız diyoruz. O yüzündeki ifade bize acıma ifadesiymiş sonradan anladığımıza göre. Bir sonraki benzinci komple kapalı. Lithi‘de oteller var, yerleşim bölgesi, orada kesin vardır diyoruz ama orada da yok. Sahile inip birilerine yedek benzinleri var mı diye sormaya başlıyorum.

Orada otel işleten bir Türkle karşılaşıyoruz. Onlar da bize en yakın yerin 10 km ötede olduğundan bahsediyor ama o ışık yanalı çok oldu. Bu araba oraya gitmez. O sırada bir motor ve yemek yiyen motorcular farkediyorum. Bir motorcu asla kimseyi yolda bırakmaz. Alman bir motorcudan bize yardım etmesini istiyorum. Aralarında konuştuktan sonra bana yemeği bittikten sonra gidip alabileceği işaret ediyor.

İşte bu kadar” diyorum ama arkadaşım ağlamaya başlıyor. Onun için bu yeterli değil. O birinin deposundan çekelim istiyor. Ben yaşanan her şeye rağmen eğleniyorum, o ağlıyor. İnsanların olaylara yaklaşımı çok farklı. Zaten sonradan Alman motorcu kendi deposundan çekip bizim depoya 3 litre benzin veriyor. Nasıl müteşekkirim anlatamam. 5 euroluk yakıt bizi bir sonraki benzinciye götürür.

Tüm stresli anlarda dimdik ayakta kalıp gülümseyen ve çözmeye çalışan ben her şey bittikten sonra bir sinir çökmesi yaşarım. O zaman suya stresimizi bırakma zamanı. Kısa bir yüzme molası veriyoruz.

Lithi kumluk bir deniz. Şezlong şemsiye ve tesis sevenler için harika bir yer. Çocuğu olanlar çok mutlu olabilir. Denizi sığ ve kumluk. Lihti’de 40 eurodan başlayan fiyatlarla birkaç otel mevcut. Lithi’ye gelirken o kadar çok muhteşem turkuaz renkli bakir koydan geçtik ve benzin olmadığı için giremedik ki. Onların üstüne bu denizde yüzmekten mutlu olmamam gayet doğal bir şey.

Volissos

Yakıtımızı alınca adanın kuzeyine doğru yol alıyoruz. Yol üstünde ki bakir koylar devam ediyor ama arkadaşım bakir koylara girmekten korktuğunu söylüyor. İnemiyoruz. Volissos Köyü var hedefimizde. Minicik köy meydanında küçücük bir bakkal ve önünde çok şirin masa sandalyeleri var.

Kadına köyle ilgili bir şeyler soruyoruz. Yukarıda ki kaleyi gösteriyor. Başka bir şey yok diyor. İnternette okuduklarımdan Homeros’un doğduğu ortaçağ köyünün burası olduğuna dair bilgilerim var. “Homeros’un evi nerede” diyorum? Biraz düşündükten sonra kimlerden diye sorunca gülümseyip teşekkür edip ayrılıyorum. Homerosgillerden diyemiyorum.

Yukarıda ki kaleyi görelim bari diyorum. Arkadaşım “aman kale işte” diyor. Arkadaşım bir arkeolog. Şaşırıyorum. En iyisi bir benzinci bulmak ve derin derin nefes almak. Adanın en büyük benzincisini bulmak ve yakıt alabilmek bende bir coşku seline sebep oluyor.

Anavatos

Anavatos‘la ilgili okuduklarım o kadar çok ilgimi çekmişti ki. Anavatos‘un anlamı erişilmezmiş. Denizden 450 metre yukarıda kurulu bir ortaçağ köyü burası. Osmanlıdan kaçmak için sığınan, esir düşmektense ölmeyi tercih edip uçurumdan atlayan 400 kişinin bir zamanlar yaşadığı yer ve ben görmeyi çok istemiştim.

Sadece bir ailenin yaşadığını geçen gece sokakta karşılaştığım kadın anlatmıştı. Tek bir girişi bulunan üç tarafı uçurumlarla çevrili bu köye tabi ki gittim ama göremedim. Arkadaşım görmek istemedi. “Köy işte diğerleri gibi” dedi. Artık savaşmaya gücüm kalmadı. Köyün yanından geçip gittim.

Lagkada

Eğlence ve taverna arıyorsanız Chios’un kuzeyindeki Lagkada çok şirin bir kasaba ama kalacak yer HİÇ yok. Chios merkezden kuzeye doğru gittiğinizde oldukça yakın olduğunu göreceksiniz. Biz gittiğimizde oldukça rüzgarlıydı ve pek kimse yoktu.

Ada da normalde kimsecikler yok zaten. Lagkada bana aradığımı vermeyince diyorum ki “hadi Chios’ a dönelim ve merkezi gezelim.” Sakız adasının kuzeyinden merkeze inerken kayıp insanları buluyoruz. Araba koyacak yer yok.

Sakız adasının güneyi bomboş plajlarıyla dururken küçücük bir koyun içinde 300 spartalı ve yol üstündeki arabaları, üst üste denize giriyorlar. Hayat çok garip.

Chios merkeze yaklaştıkça da Sakız adasının sembollerinden olan yeldeğirmenleriyle karşılaşıyoruz. Değirmenlerin binaları var ama yelleri yok.

Chios

Chios merkeze gelince arabayı parkedecek yer arıyoruz. İlk geldiğimiz gün deli gibi kalabalık olan meydanda kimsecikler yok. Arkadaşım ehliyetini unuttuğu için arabayı ben kullanıyorum. Kendisi mükemmel araba kullandığı için kimseyi beğenmiyor.

Önce bir otel arayışına giriyoruz. Limanda deniz boyunca yürüyünce arka sokaklarında bir sürü otel var. Çok fazla düşünmeden Holidays Rooms Hotel de odamızı alıyoruz. 35 euro fiyatı ve asla indirim yapmıyorlar. Kostas bize odamızı gösteriyor. Minicik balkonundan denizi ve Osmanlı camisinin minaresini görebiliyorum.

İnterneti bulur bulmaz önce birikmiş işlerimi halledip kendimi sokaklara salıyorum. Chios merkezde her şey var. Marketler, mağazalar, tavernalar…Bildiğimiz şehir burası

Greek Fish Taverna

Gece de tek başıma çıkıp yemek yiyeceğim bir yer arıyorum. Kalabalıklara karışasım yok. Hiç kimsenin olmadığı tam köşedeki Greek Fish Taverna‘ya oturuyorum. Kalamar ızgara yemek gibi bir planım var. Tava yaptıklarını öğrenince kalkmaya yelteniyorum ama istediğimi yapacaklarını söylüyorlar. Beni ikna ediyorlar.

Sakız adasına özgü uzodan içmek istiyorum. Normalde alkol kullanmam. Anason kokusuna hiç dayanamam ama bu akşam ihtiyacım var. Sakız adasında uzoyu bardağın yarısına kadar doldurup üstünü ağzına kadar buzla doldurup içiyorlarmış. Diğer uzolardan da farklıymış. İçebilmem bu sebeptenmiş.

Yemek yiyip, internette arkadaşlarımla sohbet edip, kafamı dağıtıyorum. Arkada harika greek müzikler çalıyor.İlerleyen saatlerde tavernanın sahibi Dimitrios nereli olduğumu soruyor ve sohbet böyle başlıyor.  En son masaya şirin garsonumuz da dahil oluyor. Çok eğlenceli saatler yaşıyoruz.Mükemmel insanlar.

Bana Sakız adasına özgü sakız likörü tattırıyorlar. Çok beğenince bir litrelik şişeyi bana hediye ediyor. Uzoyu da çok beğendiğimi söylemiştim. Bir şişede ondan getirtirirken durduruyorum. En son, bir sonraki sefer geldiğimde Çeşme manzaralı sadece bana ait bir evde kalabileceğimi, araba kiralamamamı, onunkini alabileceğimi söylüyor. Ben de onları İstanbul’a davet ediyorum. Sabah dörde kadar sohbet devam ediyor.

Gidebilirim desem de beni otel odama kadar bırakıyorlar. Suriyelilerin çok olduğundan ve beni hop diye kolumdan çekip götürebileceklerinden bahsediyorlar. Geçekten adada çok fazla arap var. Şimdiye kadar hiç bir yunan adasında karşılaşmadığım kadar gözle taciz olayı yaşadım merkezde dolaşırken.

Eğer giderseniz mutlaka Greek Fish Taverna ve güleryüzlü sahibi Dimitrios‘la tanışın. Muhteşem lezzetlerinden, hoş sohbetlerinden tadın. Yüzünüz ne kadar asık girerseniz bir o kadar gülerek çıkacağınızın garantisi var. Ertesi gün markette baktığımda bana hediye ettikleri likörün 19 euro olduğunu görüyorum. Ben 18 euro hesap ödemiştim.

Ve Son Gün Neye Niyet Neye Kısmet

Hayatımda pek nadir olarak kabinlerde üst değiştiririm. O tek seferde de şapkamı, maskemi kabinde unuttuğumu ertesi gün farkediyorum. Lithi’de ki otelde çalışan türkün kartını almıştım. Arıyorum ve kabinde buluyor bir gün sonra bile. Bizde olsa nasıl olurdu diye bir kez daha sorguluyorum.

Son günümüzü denize ayırmıştık. Mavra Volia hayalleriye kıvranırken yine sevmediğim ve beğenmediğim Lihi’ye gitmek zorunda kalıyoruz. Hava zaten bulutlu. Madem öyle burada takılalım diye düşünüp şezloga geçiyoruz. Hemen bir çocuk beliriyor. Bir şeyler içersek oturabileceğimizi söylüyor. “Tamam” diyoruz. Gelince hemen parasını istiyor ama biz çantamızı arabada bıraktık.

Araba onların otelinin önünde. Bir yere kaçamayız yani. Zaten 1,5 euro için neden kaçalım. İşletmeci bir Türk olunca o çocuğu defalarca yanımıza gönderiyor. Arkadaşım üstünü değiştirmek için arabaya gidince de arabaya gidip istiyor. Yunan da böyle şeyler yaşanmaz. Adamların umrunda değil. Böyle olduğu içinde kimse kaçmaz. Bunu bir kez daha düşünmek lazım.

Bu sefer başka bir dağ yolundan Chios’a dönüyoruz. Arabayı teslim etmemiz lazım ama araba kiraladığımız yer kapalı. Genelde “arabanın üstünde anahtarı bırak git” derlermiş. Rahat insanlar yani. Feribot saatini beklerken alış veriş yapıp bir şeyler yiyoruz. Arkadaşım buranın peynirlerini çok seviyor ve sabah peynir alış verişi yapmış. Feribota getiriyorlarmış. Peynirler o kadar geç geliyor ki neredeyse feribota yetişmeyecekti. 

  • Sakız ağaçlarıyla ünlü ada da birkaç sene önce çıkan yangında simsiyah yanmış ağaçlar kalmış. Yollar bomboş.
  • O kadar çok bakir koydan geçtim ki karavanla gelsem hepsine girer çıkardım dedim. Kamp yapmaya çok uygun. Sakız adasın da farlar açık gidilirse ceza yiyeceğimizi söylediler. Ne kadar doğru bilemiyorum.
  • Bu adayla ilgili okuduklarımla adayı çok farklı buldum ben. Çoğu bloğun masa başından yazıldığı izlenimi verdi ya da bakış açılarımız çok farklı.

Ve Bir Bahar İsyanı

Alıştığınız gibi bir yazı değil bu sefer ki. Bolca neşe ve eğlence barındırmıyor. Arada can sıkıcı şeylerde yaşanıyor bu sefer olduğu gibi. Çoğu zaman yaşananları kendime saklama gereği duyardım, artık yazmam gerektiğini düşünüyorum. Üç gün boyunca devamlı kendimi anlattığım, güzel bir şeyler yaşamak için çırpındığım, birilerini bir yerler görmek için ikna etmek zorunda kaldığım zamanlar geçirdim.

Bu vesileyle bunu buraya yazayım ki bu bloğu yazdığım için bu şekilde geziyor değilim. Ben iş yapmıyorum. Benim gezme tarzım bu. Hep böyleydim. Yazma kısmı sonradan geldi. Fotoğraf çekmeyi ve güzel kareler yakalamayı seviyorum. Rastgele fotoğraf çekmekten, çektirmekten hoşlanmıyorum ve gezilerimde fotoğrafa vakit ayırıyorum. Benimle bir yere gitmek isteyen herkese duyurulur ki ben zalım geziyorum.

Telef olursunuz. Bir daha düşünün. Her sokakta kaybolmaya, gerekirse arabada yatmaya, gerekirse aç kalmaya, okuduğum ya da duyduğum bir şey için kilometrelerce yol gitmeye hazırsanız gidelim.  Bütün bunların yanında eğer yoldan çıkmaya hazırsanız ve inat etmezseniz  sınırsız kahkaha, bolca bulaşıcı neşe , eğlence garantisi var.

Sonra “niye yalnız geziyorsun, sıkılmıyor musun”? diyorlar. Sıkılmıyorum. Ben yolun bana verdiği şeylerle çok eğleniyorum. Bu gezide ben yine başıma gelen her şeyde çok eğlendim, çok güldüm ve tecrübe edindim.Bana yakıştırıldığı gibi belki HİPPİyimdir. Benim dünyam sizin yaşadığınız dünyadan farklı. Sonuçta kendimden memnun ve de mutluyum. Önemli olan tek şeyde bu.

 

  • Eski Foça

Hayallerimizi süsleyen ” küçük bir balıkçı kasabasına yerleşelim” cümlesinde adı geçen kasaba Foça’dır bence. Henüz bir genç kızken motorla çıktığım Ege turunda en çok zaman geçirdiğim yerdir Foça. Akdeniz foklarının ve muhteşem gün batımlarının memleketi Foça aynı zamanda bir tarih de barındırıyor.  Eski Foça evleri, çiçek, böcek, deniz ve yeni bir masal, yeni bir macera…

 

Foça’da Gece

Bir gece yarısı geldiğim Eski Foça da ne tarafa gideceğimi bilemeden ilk bulduğum yere parkedip gezerek keşfetmek istiyorum. Çok yorgunum. Eski Foça da küçük deniz dedikleri bir bölge var. Orayı soruyorum. Asıl Foça orası. Meyhaneler, küçük balıkçı kayıkları, insanlar, hediyelik eşyacılar… Bir kaç kişiye sorunca yat limanına parkettiğimi anlıyorum. Benim gideceğim yer diğer tarafta.

Küçük dar sokaklardan, eski taş evlerden, begonvilli kapılardan geçiyorum. Bir taraftan beni merak eden arkadaşımı telefonda sakinleştirmekle meşgulüm. Daracık sokaklardan çıktığım nokta aradığım balıkçı kayıkları, küçük meyhaneleri ile küçük deniz. Bir otel aramalıyım ama önce dinlenmem de gerek. Tam merkezde büyük palmiye ağacının altında oturacak yer var. Biraz oturup balıkçı kayıklarının denizde salınışını, biraz öteden gelen müzik seslerine karışan anason kokuları eşliğinde manzaranın tadını çıkarıyorum.

Gece bir hayli geç oluyor. Ara sokaklara dalıp otel bakınıyorum. Neredeyse hiç yok. Pansiyon gibi bir yere fiyat soruyorum. İnternetsiz klimasız kahvaltısız 100 lira ve hakikaten kötü. Zaten sabah erkenden kalkıcam, gecenin bir yarısı oldu yatarım arabada diyorum. Yola çıkarken bunu göze alarak çıktım zaten. Gecenin bir yarısı yanlız başına gelmiş bir kadın mecburiyetini gözünde gördüğüm pansiyon sahibi beni daha tanımıyor.

Sahilin solundan kalenin dibinden yürüyünce arabayı bıraktığım yat limanının oraya ulaşıyorum. Arabayı küçük denizin arkasındaki otoparka koyuyorum. Oldukça büyük, ücretsiz bir otopark yapmışlar. Bu kadar çabuk arabaya park yeri bulduğuma ben bile inanamadım. Biraz müzik, biraz internette takılmaca derken uykunun sıcak kolları beni sarıyor. Bagaj kamp malzemelerimle dolu. Arka koltukta kocaman bavulum var. Bana kalan ön koltuklar, el freni ve vites üstü. Öyle bir deliksiz uyku çekmişim ki, haftalardır evimde sırça köşklerde uyuyamadığım kadar derin bir uyku.

Bir Foça Sabahı, Birinci Ali Abi Hikayesi

Gün aydınlanıp da sokakların güzelliği ortaya çıkınca kendimi başka bir ülkede gibi hissediyorum. Hayatımda gördüğüm en berrak balıkçı barınağıydı sanırım. Kahvaltı edeceğim bir yer bulmak için dolanırken palmiyenin orada serpme kahvaltı yazısını okuyunca ani bir kararla geri dönüyorum. Ali abiyle o an gözgöze geliyoruz. O an şarjlarım bitik, bense açtım. Diyorum ki “siz bana bir bardak limonlu su verseniz, bunları şarja taksam, bir sokakları dolanıp fotoğraf çekip gelsem ve sonra kahvaltı etsem olur mu?

Tüm isteklerimin cevabı kocaman bir “evet“. Ali abi Palmiye Cafenin sahibiymiş. Palmiye Cafe’den dümdüz küçük denizin sağından ilerleyince gece otel bulmak için tam ters taraflarda dolandığımı görüyorum. Bir sürü irili ufaklı otel varmış ve çok da güzeller. Geceliği 100 liradan başlıyor. İnternet, sıcak su, klima var çoğunda. Yeni Foça tarafına giderken Eski Foça’nın hemen çıkışında bakınca görülebilen ağaçlık bölgede kamp alanlarının da olduğunu öğreniyorum.

Foça da ki eski taş evler, pencerelerden sarkan çiçekler, zevkil ev sahiplerinin süslediği balkonlar kartpostal gibi. Sanki kocaman bir fotoğraf var ve ben o fotoğrafın içine girdim, dolaşıyorum. Sanki bir Yunan adasının ara sokakların da kayboluyorum. Sanki bu ülkeden değilmiş gibi. Sanki başka bir yere ışınlanmışım gibi. Sakin küçük bir balıkçı kasabasına yerleşmek dedikleri bu olsa gerek.

Ben sokakları dolaşıp bu harika evleri fotoğraflayıp dönüyorum. Bana muhteşem bir kahvaltı hazırlıyorlar. Ali abiyle böyle başlıyor hikayemiz. Bir taraftan kahvaltı ederken bir taraftan da Ali abiye neyi görmeden gitmemem gerektiğini soruyorum. Ali abi tüm sorularıma büyük bir sabırla cevap veriyor. Yol tarif ediyor. Bir sürü Foça broşürünü elime sıkıştırıveriyor. Turizm information bürosu gibi mübarek.

Kahvaltı bir kişinin bitirebiceği gibi değil. Yemek atılmasına, ziyan olmasına çok üzülürüm ben hep. “Yazık oldu” diyorum. Ali abi diyor ki “üstünü örteriz, geldiğinde devam edersin öğlen. Nasılsa powerbanki almaya geleceksin.” Siz hiç böyle bir işletme sahibi gördünüz, duydunuz mu? Ali abimle bir fotoğraf bile çekmemişiz. Yanarım yanarım ona yanarım.

Phokaia

Ben her şeyin eskisini sevdiğim gibi Foça’nın da eskisini severim. Akdeniz foklarının yaşam alanı Foça. Şimdilerde 10 tane foka ev sahipliği yapan Foça da fokları görmek imkansız gibi anlatılana göre. Akdeniz foklarının korunması için pilot bölge ilan edilmiş ayrıca. Meşhur Siren kayalıkları da fokların yaşam alanıymış. Tekne turlarıyla gidilebilen Siren kayalıklarını bu sefer göremedim ama gittiğim yerlerde hep geriye bir şey bırakırım ki tekrar gitmeye bahanem olsun.

Eski adı Phokaia yani fokdan geliyor. Ünlü çizgi film Pokohantas gibi bir isim değil mi? Foça’nın sembolü de Roma Phokaia‘nın önemlerinden beri fokmuş. Paraların üstünde bile bu amblem görülüyormuş. Son yıllarda yapılan kazılarda ilk kurulan yerin aslında surların dışında kalan güneydeki yamacın üzerinde olduğu anlaşılmış. Belki de tunç çağında kurulmuş Phokaia kim bilir. Bugün ki lisenin olduğu yerde eskiden bir Athena tapına olduğuna dair bilgiler var.

Tam tepede hem küçük limana hem de kente hakim bir noktadaymış ama şimdilerde yok hiç bir şey. Liman kutsal alanı Kalenin o tarafta. Açık hava kaya tapınağı Tanrıça Kibele’ye adanmış. Tanrıçanın kabartma ve heykelleri hala orada bulunuyor. Beş kapılar kalesi tüm Foça’ya hakim eskiden de Osmanlının kayıkhanesiymiş.

Buradan iniverdi mavinin kollarına bir imparatorluğun elleri küreklerle… şeklinde tasvir edilen Kale gece ışıklarıyla sizi eski çağlara ışınlayıveriyor.

İki tane Osmanlı camisi varmış. Önce onları görmeye gidiyorum. Kafamı kaldırsam görecekmişim aslında. Arabayı tam da caminin altına parketmişim. Hatta altında uyumuşum. Sonra Osmanlı mezarlığına gidiyorum. Osmanlı Mezarlığının bir tabelası yok. Sağlık ocağı tabelasını görünce ot kaplanmış bir yola giriyorumama kapı asma kilitlerle kapalı.

Yol sorduğum birisi bana burayı İzmir Belediyesi’nin aldığını ve kapılarını da kilitlediğini anlatıyor. Benzincinin arkasından dönersem parmaklıkların ardından bile olsa içeriyi görüp fotoğraflayabileceğimi söylüyor. Foça da ki tek benzincinin arkasında. Kapısı kilitli. İçeri girmek yasak.

Türk dönemi mezarları arasında bütünlüğünü korumuş olmasından dolayı oldukça büyük önemi olan bu mezarlıkta saptanabilen en eski mezar Kanuni Sultan Süleyman dönemine aitmiş. Her gittiğim yerde pazar gezmeyi çok seven ben dalıveriyorum pazara. Salı günü Foça’nın pazarı. Bunu not edelim. Gıda tarafına bayıldım. Bir evde kalıyor olsaydım kimse beni tutamazdı.

Foça Yeldeğirmenleri ve Pervin

Sonra Dedem otelin köşesinden doğru yukarı yeldeğirmenlerine yol alıyorum. 18-19 yy da inşa edildiği düşünülen değirmenler Foça’ya kuş bakışı bir tepede Değirmentepe de bulunuyor. Nasıl bir rüzgar var anlatamam. Uçuyorum. Tam telefonda arkadaşlarıma “kimsecikler yok fotoğraf çektirecek” derken üç genç geliyor.

Selam sabahtan sonra fotoğraf kısmına gelip ne eğleniyoruz sonra Pervin’le. Pervin benim fotoğraflarımı çekiyor. Başıboş gezdiğimi öğrenince “aa sen gezegensin” diyor. Önce gülüyorum. Şaka yaptığını düşünüyorum ama sonra azeri olduğunu öğrenince anlıyorum ki gezegen demek gezgin demek. Ben bir GEZEGENİM.

Foça’nın içinden çok rahat denize girilebiliyor. Kumluk bir kumsaldan çocuklu bebekli deniz severler denizin tadını çıkartıyor. Bir de yol boyunca platform gibi hazırlanmış merdivenle inilen ahşap güneşlenme yerleri hazırlamışlar. Oradan denize girmek daha keyifli görünse de tam yol kenarı olduğu için biraz çekiniyorum. Ben çekinsem de güneşlenen ve denize girenler vardı birkaç kişi. Sezonda tamamen dolu olacağını tahmin edebiliyorum.

Foça Tekne Turları

Burada bir çok tur teknesi de mevcut. Birkaç kişiye sorunca beni Merhaba Foça adlı tekneye yönlendiriyorlar. Orhan Kaptan sabah 11 de gidilen, akşam 5,30 da dönülen, Siren ve Atatürk kayalıklarını da içeren tüm koylara girdiklerini anlatıyor.

Balık ve salata menüsü dahil 50 lira böyle bir tur. 10 liralık turlar İstanbul da ki boğaz turları gibi. Gidip geliyormuşsun sadece. Yüzme molası vs olmuyormuş. Maalesef ki Foça’dan bugün ayrılıyorum. Arkadaşım Ildır’a, yanına gitmem konusunda çok bastırdı. Ben bir gün daha kalmayı ve bu tekne turuna çıkmayı çok isterdim. Belki benim yerime siz çıkarsınız diye şuraya Orhan Kaptan’nın telefonunu bırakayım: 0534 620 20 80.

Ali Abim Beni Evlat Ediniyor

Ali abimin yanına dönüyorum. Sabah ki kahvaltı o kadar çoktu ki “üstünü örtelim öğlen gel devam et” demişti ya Ali abi. Yiğit iki dakika önce toplamış ben gittiğimde. Masayı siliyordu. Beni görünce bir alt dudağını ısırıp “eyvah” değişi vardı. Kurban olurlar.

Ali Abi hemen yenisini getirtiyor. Bu sefer denize nazır bir masaya oturup Foça’nın manzarasını hafızama kazımakla meşgul oluyorum. Kalkarken de para almıyor Ali abi. “Sabah ödedin ya” diyor. Bir kahvaltı aldım, 22,5 lira ödedim. İki öğün yedim içtim. Şarjlarımı doldurdum. Muhabbetlerine ortak oldum. Harika tavsiyeler ve yönlendirmelerle Foça‘yı gezdim, tanıdım.

Foça da palmiyenin orada ki Palmiye Cafe’nin sahibi Ali abi emekli öğretmenmiş. Emekli olmuş ama hala öğretiyor, hala insanları seviyor. Yol ne güzel insanlar katıyor hayatıma. Beni kısa süreliğine evlat edinen Ali Abimi görmeye tekrar gelmeliyim mutlaka.

Küçük, Sakin Bir Koy Arayışım

Rüzgarın da yardımıyla öğlen sıcağında gezdiğim Foça da öğleden sonra oluyor ve sıcak artık dayanılır gibi değil. Küçük deniz de minik bir deniz molası vermiştim zaten ama artık günün yorgunluğunu atmak ve ıssız bir koy bulmak zamanı. Yeni Foça yoluna doğru ilerleyince birkaç beach tabelası önünden geçiyorum. Pek beach insanı olmadığım için kendi kafama göre takılabileceğim bir yer arayışındayım.

Orhan Kaptan ve Ali abi bana  diye bir yerden bahsetmişlerdi. Foça’ya 15 dakika uzaklıkta burası ama ücretli olmuş. Onların haberi yok tabi. Arabayı parketmek bile 10 lira. O da saat 4 olduğu için. Hafta içi araba girişi 30 TL hafta sonu 40 TL diyor kapıdaki çocuk. 1 kişi çadır kurmak 30 TL. Burasının özel bir mülk olduğunu, arabamı yukarıda ana yolda bıraksam bile para ödeyeceğimi söylüyor.

Bu koyları denizleri kim kiraya veriyor? Bizim denize girmemize kim engel oluyor? Kıyı kanunlarında deniz halkındır derken biz neden hep bir savaş vermek zorundayız bilmiyorum. Kendisine teşekkür edip ayrılıyorum.

Tekrar Eski Foça tarafına doğru dönerken oldukça geniş bir seyir terasını farkedip manzaraya bakayım bari diyorum. Bir bakıyorum aşağıya, aradığım ısısız koy orada beni bekliyor. Birkaç araba parketmiş hatta. Burası kocaman elektrik direklerinin olduğu yer. Öyle daha kolay bulabilirsiniz. Ya da herkes bulmalı mı bilemiyorum.

Arabayı yukarıda bırakıp deniz ayakkabılarımı giyip aşağıya inişe geçiyorum. Böyle yerlerde deniz ayakkabısıyla inmekte fayda var. Neyle karşılaşacağımızı bilmiyoruz. Sahipsiz kaldığına göre taşlık ve zor girilen bir deniz çıkabilir. Yukarıdan gördüğüm minicik koyda bir aile var. Ben hemen onun yanında ki üç tarafı duvar gibi önü küçük bir kumsal olan sadece bana ait yere iniyorum.

Duvar gibi kayalıklardan inmek dikkat istiyor yalnız. Üç ay kayalardan inme eğitimim bir işe yarıyor sonunda. Deniz de beklentimin tersine girilmesi kolay ve tam benim sevdiğim gibi çıkıyor. Günün bonusu bu oluyor.

Açıyorum müziğimi, seriyorum havlumu, yüzüyorum, dalıyorum, çıkıyorum, güneşleniyorum. Başımda para için bekleyen, onu içer  misin? bunu yer misin? diyen yok. Bana kural kaide hatırlatan yok. Kuralda benim kaidede. Kural tanımaz adımı bilmiyorsunuz tabi. Yaramaz bir kız olduğumu da. Çoğu yerde insanların gözleriyle bile uslu dur bakışı attığını da.

Foça da Gün Batımı

Gün batmadan iki gündür peşinde koştuğum gün batımı için koşturmalıyım şimdi. Bu kadar tembellik ve keyif yeter. Tam üstümü değiştirip gitmek üzereyken kayaların üstünde 3 adam ve kucaklarında ki birkaç çocuk beliriveriyor. “Gidiyorum zaten” diyorum ve koyumu onlara emanet ederken nerede deniz kestanesi var anlatıyorum ki kimseye zarar gelmesin.

Hızlıca Foça’ya dönüp yiyecek içecek bir şeyler alıyorum. Bir ara sokaktan aldığım ve harika bir ambiansı olan kebapçının kartını maalesef kaybetmişim. Çok güler yüzlü bu insanlar beni affetsinler. Kebapları harikaydı. Gün batmak üzere ve ben koşuyorum artık.

Foça’nın meşhur günbatımı, Siren Kayalıkları manzarasının peşindeyim günlerdir ama öğrendiğim kadarıyla karadan görülemiyormuş. Ali Abi ve diğer sorduğum her Foçalı beni yeldeğirmenlerinin ardında ki restoranlarında olduğu yere gönderiyor. Foça’yı tepeden gören bu yerin manzarası harika.

Tabi ki bir restorandan manzarayı seyretmiycem. Sandalyemi ve masamı açıp, yemeklerimi masaya dizip, gün batımına karşı yerimi alıyorum. Fotoğraf için kırık tripotumu açmaya çalışırken bir araba duruyor. Hayat böyle bir şey. Harika bir çift benim fotoğraflarımı çekiyor. Yalnız olmama hayret edip “sen yine de tek dolaşma” diyorlar. Bir şey olmayacağını anlatamıyorum.

Onlar giderken ve ben manzaranın tadını çıkartırken bir araba duruyor ve içinden gündüz koyumu teslim ettiğim adamlar çıkıyor. Çıkmışlar yani. Yanıma gelip “hani kestane yoktu ayağıma battı” deyince farkediyorum onların olduğunu. Dünya mı küçük Foça mı bilemedim de ben kestane yok demedim ki. Kestaneyi nasıl çıkarmaları gerektiğini tarif ediyorum.

Bu arada gün muhteşem bir şekilde batıyor. Bana içecek ikram ediyorlar. Kim demiş yalnız olduğumu. Henüz genç bir kızken 25 sene önce motorla yaptığım rotaları bunca yıl sonra tekrar yapıp, nelerin değiştiğini ya da zaman durmuşçasına nelerin değişmediğini gözlemliyorum bu yolculuklarımda. Hasret gideriyorum.

Foça hatırladığımdan daha da güzel kalmış. Hoşçakal Foça, güzel insanların yaşadığı bu toprakları bu denizi yüreğim çok sevdi. Günü de batırdığıma göre Ildır’a doğru hareket vakti. Bir başka Ali Abi’yle tanışacağımı bilmeden düştüğüm yolda açalım müziği ve bir sonraki yazı da buluşalım o zaman, de haydi

Foça Belediyesini şimdiye kadar gördüğüm en güzel tanıtım broşürü için kutluyorum. Öyle güzel betimlemeler var ki broşürü komple alıp yazasım geldi.

  • Asklepion

Bademli’ye giderken bir arkadaşım arayıp neden Bergama’ya gitmiyorsun diyor. Harika fikir diyorum. 2014 yılında UNESCO Dünya Miras Listesi alınan Bergama çok yakınımda. Bergama sağlık Tanrısı Asklepion’un eviymiş. Aynı zamanda eczacılıkta kullanılan ilk yılanlı sembol burada kullanılmış. Benim gibi antik şehirleri eski medeniyetleri seviyorsanız bu kadar yakına gelmişken asla kaçmayacak bir fırsat. 

Bergama’ya Nasıl Gittim?

Bademli’den çıkıp Bergama’ya varmam 2 saatimi alıyor. Bergama İzmir’in bir ilçesi. Ben yolda navigasyonla gitmeyi seviyorum. Hem ne kadar yolum kaldığını görüyorum hem de kaybolmuyorum. Bergama merkeze gelince Asklepion ve Akropol tabelaları sizi karşılıyor. Arabayla ilerlerken tepeden şehre hakim Antik Kent’i görebiliyorsunuz. 

Asklepion Antik Kenti

Asklepion Antik Kenti  tepede. Arabayla tırmanarak çıkıyorsunuz. Tabelalar yeterince açıklayıcı. Şehrin içinde ki tabelalar sizi yönlendiriyor. Kaybolmuyorsunuz. Asklepion Antik Kenti‘ne giriş 20 TL. Benim İşbankası kartımla bana ücretsiz. Girişinde oldukça büyük bir otoparkı ve hediyelik eşya dükkanları var. Öyle bir rüzgarlı ki kafamda ne şapka duruyor ne bir şey. Saat 4 civarı.

Ben antik şehri gezip Foçada ki gün batımına yetişmeyi planlıyorum. Başta plan böyleydi. Daha kapı da önce cüzdanımı arabada unuttuğumu görüyorum. Sonra tripotla içeri giremeyeceğimi öğreniyorum. Tripotla girilince profsyonel çekime giriyormuş ve Kültür Bakanlığından izin almak gerekiyormuş.

Yalnız olduğumu, fotoğrafımı çekecek birisine ihtiyacım olduğunu, cep telefonuyla çekeceğimi bir türlü anlatamıyorum. Ben de çare tükenmez. Böyle saçma şeylerde beni durduramaz. Daha Bahar’ı tanımamışlar. Bademli de ki harika kadından aldığım heybe çanta bunun içinmiş. Hiç bir şey tesadüf değil. Koca heybe çantamın içine tripotu attığım gibi tekrar antik kent kapısındayım.

Akslepion‘la tanışın. Ölümsüzler sehri. Ölüm giremez ve vasiyetnameler açılmazmış. Tanrı Apollon’un oğlu olan Asklepios sezeryanla doğan ilk çocukmuş. Apollon eve pek uğramayınca karısı karnı burnundayken kaçmış. Apollon buna çok sinirlenmiş ve yakalayıp diri diri ateşe atmış. Sonradan doğacak çocuğu aklına gelince ateşten çıkartmış ve Asklepios sezeryanla alınmış.

Daha sonra Asklepios otlarla şifa dağıtan Kherion’un yanında yetiişmiş. Sağlık tanrısı olmuş. İnsanları ölümden kurtarmaya başlayınca ölüm tanrısı Hades Zeus’a şikayet etmiş ve Zeus meşhur yıldırımıyla Asklepios’u öldürmüş. Bu sebepten midir bilinmez ölümsüzler şehri olması.

Öyle bir rüzgar var ki devamlı tripot devriliyor. Telefonun kenarı bile çatlıyor. Küçük çaplı bir sinir krizi geçirmiş olabilirim ama emeklerime değiyor. İstediğim kareleri yakalıyorum. Keyfim yerinde. Akşam gün batımını Foça’da yapmak istediğimden bahsetmiştim. Zamanımı ona göre ayarlamıştım. Tam antik kent bittiyor ve ben çıkışa yöneliyorum ki kafamı kaldırıp yukarıda ki Akropol’ü görüyorum. “Lanet olsun dostum, buraya kadar gelip bunu görmeden gidemezsin” diyorum. Hem de kaç kere. Koş Bahar koş. Hemen gidip 7’ye kadar açık olduğunu öğrenip rahatlıyorum.

Bergama Akropol Antik Kenti

Asklepion’dan kolayca gidilebilecek gibi görünmesine rağmen aşağıya şehre inmeniz gerekiyor. Orada ki tabelaları takip edince de kıvrıla kıvrıla dik bir yokuşu tırmanıyorsunuz. Bir de teleferik var. Gidiş dönüş 20 lira. Arabayla harika manzaralardan geçiyorum. Dolana dolana tırmana tırmana yukarı çıkılıyor. Akropol’ün arkası Kestel Baraj Gölü.

Buraya giriş 25 lira ve benim banka kartım dolayısıyla yine para ödemiyorum. Geçen sene Rodos da Lindos antik şehre 12 euro vermiştim. Burasıyla kıyaslarsam param boşa gitmiş. Bergama dehşet güzelmiş. Bergama Antik Şehri bir sağlık merkezi olarak biliniyor. Eczacılığın piri Galenos M.Ö. iki bin yılında Bergama’da doğmuş.

Eczacılıkta günümüzde hala kullanılan yılanlı sembol ilk defa Bergama da kullanılmış. Su sesi ve telkin yoluyla tedaviler yapılırmış. Akropol’e çıkan dağın yamacında bir antik tiyatro var. Gördüğüm en büyük antik tiyatro. Bir merdivenden bir karanlık deliğe iniyorsunuz ve bir tünelden tiyatroya çıkıyorsunuz.

Burada eskiden bir de Zeus Sunağı varmış. 1865 de yapılan kazılarda Alman arkeologlar tarafından Almanya’ya taşınmış. Dönemin padişahı tarafından hediye edildiği, tek tek sökülüp gemilerle Berlin’e taşındığını ve orada yeniden inşa edildiğini dinliyorum. İçim cız ediyor. Böyle bir şey nasıl hediye edilebilir. Berlin’de ki Pergamon Museum’da sergileniyormuş.

Bu taraflarda hiç bir antik kentte tanıtım broşürü yok. Körleme geziyorsunuz. Kültür Bakanlığı‘nın buraya broşür göndermediklerini söylüyor görevliler. Tüm bu bilgileri kapıdaki görevlilerden, internetten ve bir arkeolog arkadaşımdan öğreniyorum. Gezerken insan boş boş bakıyor ne olduğunu bilmeden.

%12 sarjım var. Powerbank bitik. Tripotum kırık. Selfie çubuğumu arabada unuttum. Deli gibi bir rüzgar var, uçuyorum. Daha başıma ne gelebilirdi? Hani gezerken fotoğrafların içine onlarca insan girer ve insan sinir olur ya. İki antik şehirde de fotoğrafımı çektirecek bir allahın kulu yok. Tek şansım bir kol boyu. Her şeye rağmen %32 şarjla iki antik kent gezip, onlarca fotoğraf ve video çekiyorum. Bence oldu.

Bergama Evleri, Köftesi, Piyazı

Akşam olmak üzere ve Foça’da gün batımı yalan oldu. Tüm gün kayıp şehirler, tanrıların tapınakları derken bırak yemek yemeyi su içmeyi bile unuttum. Şehre inip biraz sokakları dolaşıp fotoğraf çekmeyi ve bir şeyler yemeyi düşünüyorum. Bergama halısı diye bir şey varmış. Almamak için kendimi çok zor tutuyorum. 

Meşhur Bergama evlerini görmek istiyorum.  Bir sokaktan girip viran bir evi fotoğraflarken bir teyze bana çok kızıyor. “Git aşağıda düzgün evleri çek. Yıkılacak evi ne çekiyorsun. Niye geliyorsunuz. Evinize gidin” diyor. “Peki” diyorum. Ne diyim. Sokaklarda burayı gezmeye gelen turistleri görmek beni çok sevindiriyor. Küçük oteller var.

Geceliği 70 lira olan Odyssey Guest House’u gezme şansımda oluyor. Terliklerimi çıkarıp giriyorum. Sahibi için bir ev çünkü orası. Eğer kalacak olsam kesinlikle burada kalırdım. Sahibi terasına kadar gezmeme izin veriyor. Harika bir manzarası var. Eşyaları eski dönemleri çağrıştırıyor. Buradaki evler sokağın her iki tarafını da görüyormuş.

Ayrıca “Bergama’ya gelmişken köfte, piyaz ve kemalpaşa tatlısını yemelisiniz” diyor. Onu dinlediğim için çok mutluyum. Çarşıya inip Çiçeksever Kebap Salonu’na oturuyorum. Birkaç kişiye sordum burayı söyledi. Minicik bir dükkan. Evet köfte ve her şey çok lezzetli ama o domatesin tadını unutmam mümkün değil. En son ne zaman gerçek bir domates yediğimi bilmiyorum. Tahinli kemalpaşa sen nasil bir lezzetsin? Biten şarjlarımı doldururken yediğim yemekle yorgunluğum iyice çıkıyor.

Benim atladığım dikkat etmediğim hataya düşmeyin sakın. Tüm gün zamanla yarışırken denizden çıkınca üstüme geçirdiğim bir elbiseyle dolaşmışım. Elbisenin transparan olması her ne kadar turiste alışık olsalarda küçük bir Anadolu kasabası için fazla iddialı olmuş. Her şey bitmiş ve artık giderken farketmiş olmam da traji komik. Gün de battığına göre Foça’ya doğru gidebilirim artık.