• Kadın Azmağı

Akyaka Gökova Körfezi’nde gizli kalmış bir cennet gibi. Akyaka ve Azmak Çayı her zaman görmek istediğim ama bir türlü gidemediğim yerlerden biriydi. Azmak Çayı’nda yapılan bir dalış belgeseliyse hala favorilerim arasındaydı. Doğa güzellikleri olan bir yer olarak düşündüğüm Akyaka beni kendine aşık etti öyle gönderdi. Yaşlandığım zaman yaşayacağım yeri buldum diye düşündüm. 

Akyaka’yı İlk Görüş

Akyaka’ya girdiğim andan itibaren değişik mimarisi beni çok şaşırtıyor. Bir Ege kasabasında görülmeyen, belki Karadeniz’de rastlayabileceğimiz evleri beni çok şaşırtıyor. Çatıların ve balkonların alt kısımlarında ahşap işçiliğinin çok çeşitli örneklerini görebiliyorsunuz.

Arkada ki dağlar, önde begomvillerle kaplı evler ve geniş caddeleriyle bambaşka bir yere geldiğimi anlıyorum. Sezon başlamadığı için sokaklar boş ve sakin. Çarşının içinde kendimize göre güzel bir apart bulunca çok seviniyoruz. Odamızın penceresinden uzaklarda ki deniz gözüküyor. Bahçesindeki meyve ağaçları penceremize kadar geliyor.

Server Apart tam merkezde cadde üstü olmasıyla da kolayca bulunabilecek bir konumda. Burada araçlar 15 dakikaya kadar ana cadde üzerinde durabiliyor. Bu süreyi geçerseniz ücret ödüyorsunuz. Aracınızı apartın arkasındaki otoparka ücretsiz olarak parkedebilirsiniz. Sezonda gittiğimde bir hayli kalabalıktı Akyaka.

Akyaka Kaya Mezarları

Akyaka’nın içinde Kadın Azmağı tabelasının altında bir de Kaya Mezarları yazısı var. Tabi ki gitmeden görmeden olmaz. Azmak Çay’ı boyunca devam eden restoranların bitiminde hemencecik orada. Yolun hemen kenarında. Roma dönemine ait bu Kaya Mezarları. Bu Kaya Mezarının tek sutünü var. Bitirilmemiş bir Kaya Mezarı bu. Herhangi bir ücret ödemiyorsunuz.

Bir bilgilendirme tabelası var. Bu tabela da yazanlara göre 2001 yılında bir alt yapı kazı çalışmasında kapalı bir oda mezarı bulunmuş. Roma dönemine aitmiş ve şimdiye kadar bu bölgedeki açılmadan, soyulmadan bulunan ilk ve tek oda mezarıymış. Mezar girişinde M.Ö.2ci yy’la ait bir yazıtta “Eudoros’un kızı Symbra’lı sevgili Menias, elveda.” yazıyormuş.

Mezarda yedi ayrı insan iskeleti çıkmış. Milattan önce ve sonrasına ait pek çok eser çıkarılmış. Bu da 600 yıllık dönem içinde pek çok kişi için kullanılmış anlamına geliyor. Bu bilgiler sadece beni mi heyecanladırıyor? O mezar bulunduğunda orada olmayı çok isterdim ya da açılırken. 2500 yıllık geçmişi olan Antik İdyma Kenti Akyaka’nın doğal güzelliklerinin yanında tarihi güzellikleriyle de görülmesi gereken bir yer olarak ön plana çıkıyor.

Kadın Azmağı

Azmak Çayı aslında bir yeraltı nehri. Akyaka gün yüzüne çıktığı yer. Burada her yerden su kaynıyor. Ördekler, çağıl çağıl sular, Azmak Çayı boyu restoranlar.. güzel burası çok güzel. Kadın Azmağı diyorlar buraya.

Dönüş yolunda Azmak çayının kenarında mola veriyoruz. Her yerden buz gibi su kaynıyor. Ördekler yüzüyor. Bir sakinlik bir huzur dolu burası. Azmak Çayı’nın orta derecede aktığı çok derin olmadığı bölüm olarak anlattılar.

Azmak çayının kenarında ki restoranlardan birinde bir şeyler yiyelim diyoruz. Fiyatlara çok dikkat edin derim. Bu tarz mekanlardaki olan hesap şişirme olayı burada yaşanıyor ve hiç hoş olmuyor. Biz itiraz edince fiyatta biraz düzeltme yapıyorlar.

Mekanlar güzel tam çayın kenarında. Akşam ışıklandırmasıyla Azmak Çayı daha da bir güzel gözüküyor. Ördekler yakınınıza kadar geliyor. Attığınız ekmekleri kapıyor. Kimse bilmesin kimse duymasın buraları diyor içimden bir ses. Sezonda ne kadar kalabalık olduğunu merak ediyorum. 

Akyaka, Kitesurf

Burada kitesurf yapabileceğiniz gibi aynı zamanda eğitim de alabilirsiniz. Akyaka kitesurf sporcularının eğitim alanı aynı zamanda. Uçsuz bucaksız bir sahilde atlayıp zıplıyorlarmış ama ben göremiyorum. Çünkü rüzgar yok. Daha sezon başlamadığı için okullar tam açılmamış.

Ortam süper gözüküyor. Sezonda ki halini gözümün önüne getiriyorum. Cıvıl cıvıl olmalı. Sporcularla dolu bir sahil. Akyaka içinde takıldıkları barlar da var. Dünyanın dört bir yanından buraya kitesurf yapmak için geliyorlar. Bir gün bu spora da merak salar mıyım bilmiyorum ama benim beden gücümü aşıyor gibi. Kimbilir? Belki yaparım.

Azmak Çayı Kano

Akyaka merkezden tekne turu yapabilirsiniz ama benim aklımdaki Akyaka’ya 10 dakika mesafedeki Akçapınar Köyü’nden başlayan kano turu. Tekne turu burası için hafif kalacak. Bu sebeple Akyaka’ya on dakika mesafede ki Akçapınar Köyü’ne gidiyoruz.

Geçtiğimiz ağaçlıklı aşıklar yolu öyle mest ediyor ki beni yeni yağmur yağmış olmasına rağmen ıslak yerlere oturup fotoğraf çektirmekten çekinmiyorum. Öyle bir güzel yol ki. Gerçekten çok güzel. Bıkmadan usanmadan söyleyebilirim. Köye geldik ama hava biraz soğuk.

Bahar buraya torpil geçmiş. Her yer kara dut ağacı, şeftaliler, limonlar.. kimse dokunmuyor. Neden acaba derken her yerin karadut ağaçlarıyla dolu olduğunu görüyorum. Bu kadar aromalı lezzetli karadut yememişimdir, hemde dalından. Yoldan geçen amcalara “ne kadar güzel köyünüz var” deyince “gelin ev verelim size” diyorlar.

Kano yapmak için kooperatifin oraya gidiyoruz ama hava bir hayli serin. Azmak Çayı buz gibi. Gözümüz yemiyor. Yarın sabah gelelim diyoruz ama tabiki gidilemiyor ve bir sonraki gelişimize kalıyor. Küçük ve büyük Amazon’u görmeyi çok istemiştim.

Sanırım yaşlandığımda yaşayacağım yeri buldum. Akyaka harika bir yermiş. Arkada yemyeşil dağlar, Akyaka’nın kendine has lambirili tavanlı evleri, buz gibi her yerden kaynayan Azmak çayı, denizi.. neresini anlatacağını şaşırıyor insan. Akyaka ve Azmak beni kendisine aşık gönderiyor. 

  • Çökertme Koyu

Ege’de sessiz sakin bir deniz neredeyse hiç kalmadı gibi bir şey. Ege denilince Bodrum akla geliyor. Bodrum denince de hep kalesi, merkezi, Gümbet, Gümüşlük vs adları gelir aklımıza. Akyaka’ya gidicem deyince bir arkadaşım neden sahil şeridinden gitmiyorsun dedi ve ne de iyi etti. Birkaç yer de önerdi.

Çökertme

Bodrum’dan çıkınca Güvercinlik’den Mumcular yoluna sapıp bu yola ayrılabilirsiniz. Çok güzel köylerden, çam ormanlı virajlı yollardan geçerek denize ulaşıyorsunuz. Yolda internet pek çekmiyor. Haftasonunu Bodrum’da ki arkadaşımda kendimi eve hapsederek geçirdim. Kalabalığına dayanamadım resmen. Buralarda ise kimsecikler yok.

Sıcak havadan bunalan ben bir yüzme molası vermeye karar veriyorum. Uçsuz bucaksız kumsalda çok az insan var bir gün öncesine inat. Sol tarafta şezlonglar görüyorum. İnsanlar var. “Burası neresi?” diye soruyorum. Çökertme Koyu’ymuş. Şu türkülerdeki Çökertme. Ne kadar güzel ve sakin diyorum. O sakinliğini korumak istiyorlar. Son zamanlarda birşey yazarken ve konum paylaşırken iki kere düşünüyorum. Lütfen topla, tüfekle ve çöplerinizle gitmeyin.

Siteye ait şezlongları kullanmama izin veriyorlar. Sohbet ettiğim Kevser hanım beni misafir edebileceğinden bahsediyor. Yol ne kadar güzel insanlar çıkartıyor insanın karşısına. Artık ufak ufak geri dönüş yolunda olduğum için burada kalma, kamp yapma hayallerimi başka zamana saklıyorum. Gerçekten kamp yapmak için çok uygun. Küçük küçük ağaçlar da var.

Yolun öteki tarafında bir restoran da var. Denizi benim sevdiğim gibi küçük çakıllı, berrak, kısa süre sonra derinleşen denizlerden. Güzel sohbetler edip biraz serinledikten sonra yola koyuluyorum.

Turnalı Boncuk Camping

Hedefim bana önerilen Turnalı Boncuk Camping. Deniz kenarından kıvrıla kıvrıla çok güzel manzaralı koylardan geçiyorum. Akbuk bunlardan bir tanesi. Çok meşhur aslında. Yukarıdan manzara süper gözüküyor ama tesis kalabalığını görünce koya inmekten vazgeçiyorum.

En sonunda Turnalı Boncuk Camping‘i ve meşhur Serpil ablayı buluyorum. Açlıktan da ölüyorum. 16 liraya gözlememi yiyip çayımı içiyorum. Serpil abla denizden yeni çıkmış. Saçı başı dağınık diye fotoğraf çektirmedi. Bence çok güzeldi.

Burası denize sıfır, wcsi duşu olan bir camp alanı. Çadır başına 50 lira alıyorlar. Kişi sayısı farketmiyor. Ortam güzel olmasına güzel de ben tesis sevmiyorum. El değmemiş yerler de daha özgür olabiliyorum.

Sahipsiz Koylar

Akyaka’ya doğru ilerlerken deniz tarafında küçük toprak yollar görüyorum. Bu yollara sapmaktan korkmayın. Hepsi olmasa da pek çoğu çok güzel yerlere çıkar. Bir tanesine sapınca yan yana küçük küçük koylar görüyorum.  Bir kaç aile de orada.

Bir karavanım olsa kesinlikle burada bir gün geçirmek isterdim. Bu koylardan birinde kamp yapan gençler de var. Denizi mükemmel. Dalmalara, yüzmelere doyamıyorum. Asıl amacım Akyaka da kano yapmak olduğu için denize veda edip yola koyuluyorum.

Son denize girdiğim yer zaten Akyaka’ya çok yakın. Eğer daha sessiz sakin, kamp yapabileceğiniz ve denizi güzel yerler arıyorsanız Bodrum Akyaka arasındaki sahil şeridi tarafına sapın. Pek çok koy tüm sakinliğiyle sizi bekliyor.

Bu yolda tesisi olan koylarda var. Benim sevdiğim gibi kimsesiz olanları da. Yol boyunca harika manzaralarda kurulmuş gözlemeciler de var. Eşsiz bir manzara var bu yolda. İnsan adım başı arabadan inmek ihtiyacı hissediyor. 

  • Bodrum Tekne

Ve şimdi Bodrum zamanı. Kış aylarında Couchrail’de açılan bir posttan tanıştığım Mehmet Bodrum’da ki teknesinde beni bekliyor. Bir kaç gün Mehmet’in teknesinde dinlenip yol yorgunluğu atmayı planlıyorum.

Balık ve İlk Tanışma

Mehmet teknesi Balık‘ı Bodrum Kalesi önünde Paşatarlası‘n da alargada tutuyor. Teknemi sattığımdan beri denizde yaşayamadım ve çok özlem duyuyorum. Bodrum’a indiğimde Mehmet ve arkadaşı Mali beni botla almaya geliyorlar. Tekneye girer girmez de beni bırakıp yan tekneye geçiyorlar. Bir anda kocaman bir gulet bana kalıyor. Ben de kendimi masmavi sulara bırakıyorum.

Tekne charter teknesi dizaynında. İki kapalı, üç açık kamara var. İki banyosu var. Arka havuzluk kocaman. Mutfakta fırın, buz makinası bile var. Yok yok yani. Akşam yemeği için çocuklara yardım edeyim diyorum ama “illa birşey yapmak zorunda mısın?” diyerek beni püskürtüyorlar. Alışmamışım bir şey yapmadan oturmaya.

Kendi teknemde devamlı pişir, taşır uğraşıp, bir taburenin üstünde üç yıl geçirdiğim için. Prensesler gibi baş köşede denizin ve Bodrum Kalesi’nin keyfini sürüyorum. Saçlarım iyot kokuyor. Öyle güzel bir maviliğin içinde ki tekne anlatamam. Bodrum Kalesi üzerinde gün batarken tekne usul usul salınıyor.

Amraa ve Tekne Ahalisi

Gün batarken soframız yan teknede ki Lisa ve Ege’yle şenleniyor. Lisa bir İngiliz. Bir tekne almış, yazları kendi teknesi Amraa’da yaşıyor ve daha 22 yaşında. Minnacık çıtı bir bir kız çocuğu. Yaptıklarına çok saygı duyuyorum.

Ben bir kaç günlüğüne gelmiştim ama günler günleri kovalıyor. Biz bir Lisa’nın teknesin de bir Mehmet’in teknesinde, gelen giden arkadaşlarla komin hayatı yaşamaya başlamışız. Kimi zaman güvertede, kimi zaman Lisa’nın teknesinde, kimi zaman kamarada uyuyakalmışız.

Kimse git demiyor. Ben de gideyim demiyorum. Akşamları mangallar yanıyor. Masraflara ortak olmak isteyince Mehmet’ten yediğim bakışla oturuyorum. Bir kuruş harcatmıyorlar bana.

Ve sonunda ertesi gün rüzgar çıkacağını öğreniyoruz. Yelken basıcaz. Balık 50 yıllık bir tekne. Klasik gibi bir şey. Bodrum Kalesi’nin önünden salına salına ilerlerken, açıkta aradığımız rüzgarı bulunca açıyoruz yelkenleri. Herkes ne yapacağını çok iyi biliyor. Bir sağa bir sola koşuşturuyorlar. Öyle güzel ki onları seyretmek. Yelken eğitimi almaya karar veriyorum.

Orak Adası

Orak Adası’na gidiyoruz. Bundan tam 26 sene önce yani bu çocuklar yokken gitmişim Orak Adası’na. O zamanlar Bodrum’da uzak rotaydı bu ada. İki türlü tur yapılırdı. Biri Akvaryum tarafı diğeri Orak Adası. Tam 26 sene sonra dönüşüm pek bir muhteşem oldu. Kuş bakışı bakıldığında tam bir orak şeklinde olduğu için bu isim verilmiş. Burada bir yerleşim yok. Sadece tavşanlar yaşıyor. Karayla bir bağlantısı yok. Bodrum’a iki saat mesafede.   

Öyle bir açık mavi hakim ki burada. Bembeyaz kumlarından olsa gerek. Bodrum’un Maldivleri diyorlar buraya. Yanınıza mutlaka bir maske, palet alın ve suyun altındaki bu maviliği, balıkları seyredin.  Yüzmelere, dalmalara, çıkmalara doyamadım ben. Başka teknelerle birlikte Orak Adası’n da konakladık bir gece. Bir mehtap altında uyuduk. Tepemizde yıldızlar, çocukların neşeli sesleri dalgaların sesine karışırken içim huzur doluyor. Denizde yaşamayı seviyorum.

Koyun girişinde, ortada kayalık bir alan var. Oraya yüzüyorum ertesi gün. Oradan bakıyorum Orak Adası’na ve koya ve teknelere. Muhteşem bir manzara. Burası tekne yolu ve hayli açıkta. Ben de tek başıma gitmemeliydim. Siz sakın gitmeyin. Dönüşte denizde konuştuğum insanlar kayalıkları soruyor. Oraya yüzdüğümü öğrenen adam duymayacağımı düşünerek olsa gerek “ne ciğer varmış kadın da” diyor. Extrem sporlar yaptığımı ne bilsin. 

Öyle dinlendirici ki. Haftaların yorgunluğu çıktı. Buraya günübirlik tekne turları çokça geliyor. Bu teknelerde en az 30 kişi oluyor. Gündüzleri çok kalabalık oluyor yani. Tavuk, balık, köfte menülerinden oluşan yemekle birlikte 100 lira. Bodrum’dan kalkıyorlarmış. Benim bulduğum dinginliği bulabilmek mümkün değil tabi ama burayı görebilmek için bir yol. 

Ben teknede dalıp çıkıp güneşlenirken bizim çocuklar arkada, gölgede yemek yapıyor. Sohbet ediyor. Bir ara Mehmet yanıma gelip diyor ki:” Diğer teknelerden devamlı sana bakıyorlar. Kim bu kadın? Hepsinde onlarca insan varken sen tek başınasın. Biz de arkada yemek yapıyoruz çalışanlar gibi” diyor. Vay arkadaş para versen yapamazsın. Gülüyorum ve keyfini çıkarıyorum. 

Couch Sistemi

Mali ve Ege Bodrum’lu. Çocukluklarından beri hep teknelerde çalışmışlar. Enfes yemekler yapıyorlar. Mehmet İzmir’in köklü ailelerinden. Mehmet benimle yaşıt sayılır. Birkaç gün öncesine kadar hiç birini tanımıyordum. Nasıl güvendin? diyenler olacaktır. İnsan kendini belli ediyor. Couchrail sistemi de referans sistemiyle çalışıyor. 

Türkiye’de kullanılan Facebook üzerinden çalışan bir grup bu. İnterrail grubunun yan kollarından biri diyelim. Benim gibi gezenleri barındırıyor bünyesinde. Tabi benim gibi 5 gün kalınmıyor. Bir ya da iki gece dinlenmek, uyumak, duş almak için konaklıyoruz normalde. Tekne olayı çok ekstrem oldu zaten. Normalde konakladığımız yer bir ev oluyor. 

Dönerken muhteşem gün batımında yine yelken basıyoruz. Gece karanlığında yelken basmak çok değişikmiş gerçekten. Ben o gece ayrılacaktım tekneden. Bodrum’da yaşayan bir arkadaşımla buluşacaktım ama çocuklar sağa sola dağılınca, döndükleri saat geç olunca ve tekne de yeni insanlarla dolunca gidiş sabaha kalıyor. Alargadayız çünkü. Biri beni karaya botla çıkarmazsa yüzerek çıkmam gerekir.

Son gecemizde eğlencenin en hası yaşanıyor. Çoktandır bu kadar gülmediğimi farkediyorum. Ertesi gün ayrılırken yüreğimde bir burukluk olmadı değil. Onlar ne hissetti bilmiyorum ama ben alışıvermişim böyle yaşamaya. Eski hayatımdan alışık olduğum için sanırım. Birkaç gün için geldiğim teknede 5 gece 6 gün kalmışım. Kimse git dememiş, sanırım benimde gidesim gelmemiş.

Benim Sofyam

Bodrum’da yaşayan Emel ablamla buluşup çok sevdiğim Akbük koyuna gidiyoruz. Teknemi Bodrum’da yaşayan birine satmıştım. Akyarlar’da olduğunu biliyorum. Son halini görmek için onu aradığımda “Akbük’e demirliyorum” diyor. Kafamı çevirdiğimde koya demir atıyordu. Dünya hakikaten çok küçük.

Benim güzel kızım Marmara’nın pis sularından kurtulmuş Ege’nin mis gibi berrak sularında yüzüyordu. İnsanın içi bir burkuluyor ki anlatamam. Yüzerek Sofya’ya gidiyorum. Öyle güzel olmuş ki. Puruvasında oturup özlem gideriyorum. Bu Bodrum maceram iki tekne arasında geçiyor. Akşam günü en güzel yerde Gümüşlük’te batırıyoruz.

Çok güzel anılar, yeni arkadaşlıklar, dinlenmiş bir bedenle ayrılıyorum Bodrum’dan yine gelmek üzere ve ne kadar teşekkür etsem az kalıyor…

  • Bafa Gölü

Bafa Gölü Bodrum yolu üzerinde, 40 dakika mesafede. Yol alırken solunuzda kalan Bafa Gölü manzarası eşsiz. Geçtiğimiz sene İzmir’li arkadaşlarımın düzenlediği kampı kaçırarak çok üzülmüştüm. Bu sefer yolumun üstünde olunca mutlaka uğramalıyım diye aklıma yazıyorum ve Didim’de yaşayan kuzenimin tatil gününe denk getirip hep birlikte gidiyoruz.

Bodrum yoluna devam ederken yol boyu Bafa Gölü‘nün eşsiz manzaralarından geçiyoruz. Ben Kapıkırı Köyü’nde ki Heraklia Antik kalıntıların da peşindeyim. Bodrum yolu üzerinde ilerlerken Kapıkırı Köyü tabelasından sapmanız gerekiyor. Çok güzel bir yolu var. Kıvrıla kıvrıla ilerliyoruz.

Yolda değişik kayalar görünce durup fotoğraf çekiyoruz. Göl solumuzda kalmış bize enfes manzaralar sergilerken navigasyon habire yol tarif ediyor. Bir köye geliyoruz. Kapı önlerinde ve bir küçük meydanda kadınlar oturuyor. Kapıkırı‘yı soruyoruz. “Burası” diyorlar. Navigasyona göre daha gitmemiz gerekiyor.

Heraklia Antik Kenti

Kadınlar el işleri yapıyordu kapı önünde. Biz gelince biz size gezdiririz diyorlar. Evlerin arasından hep beraber yürürken birden ben bir grup kadınla kuzenim diğer grupla kalıyor. “Neredeler” diyorum. “Onlar tiyatroya gittiler herhalde” diye lafı döndürüyorlar. Kaç sefer sorduysam da hep laf karışıyor.

Kadınlar bu köyde yaşıyorlar. Sırtlarında bağlı sepetler var. Bana Kapıkırı’yı anlatıyorlar. Antik hamamı, tiyatroyu gezdiriyorlar. Fotoğraflarımı çekiyorlar. Eskiden Bafa Gölü bir körfezmiş. Antik çağların önemli bir liman kentiymiş. Zamanla toprak dolmuş ve bir göl haline gelmiş ve eski önemini yitirmiş. Antik adı Latmos. Şimdilerde Bafa Gölü Tabiat Parkı.

Sonra birkaç asır unutulmuş. Sonra Ortaçağ da keşişler burayı tekrar keşfetmiş. Bafa Gölü’nü çevreleyen Beşparmak Dağları‘nda ki manastır kalıntıları o zamandan kalmaymış. Bafa Gölü‘nün etrafında başka köyler de var ancak Kapıkırı‘da ki ve gölde ki antik kalıntılar burayı daha özel yapıyor.  Bafa Gölü’n de beş tane ada var. Tekne turuyla bu adalar gezilebiliyor. 

Burası kazılsa kim bilir nasıl şeyler çıkacak? Öyle bakımsız kalmış ki. Her yerini otlar bürümüş. Ben de ayağımdaki terlikle gelmişim. Diken bile battı ayağıma. Neden batmasın ki? Tepede bir yerlerde mağaralar ve duvar resimleri olduğunu duymuştum. Oraya gitmek istiyorum aslında. Arkadaşlarım gitmemem konusunda beni uyarmıştı. Sıcak aylarda yılan çıkma ihtimali çok yüksek oluyormuş. Bende bu seferlik uslu bir kız olup söz dinliyorum.

Her Antik Kent’te olduğu gibi burada da bir efsane var. Bir çobana aşık Selena var. Ulu Zeus çobana ölümsüzlük verir ama uyuyarak hayatını geçirecektir. Selena aşkından vazgeçmez ve çoban uyurken de ziyaret etmeye devam eder. 50 çocukları olur efsaneye göre. 

Kapıkırı Kadınları

Adaya tekneyle gitme planımız var. “Bari onu yaparım” diyorum. Kadınların içinde 70 yaşında olanı bile var. En son tiyatroya gelince bana sırtlarında ki sepetlerini açıyorlar. Çeşitli el işleri çıkıyor. Takılar, yazmalar… Beni onlar gezdirdiği için sadece onlardan alabilirmişim. Kuzeni gezdirenlerden alamazmışım.

Meğer bizi bilinçli olarak ikiye bölmüşler. Paylaşmışlar bizi. Normalde artık yoldayken bir şey almıyorum ama öyle şeker gezdirdiler ki emeklerine karşılık bir şeyler alıyorum. 10-20-30 lira civarında sattıkları ürünler. Zeytinyağı bal gibi şeylerde satıyorlar. Gezip tozup dolaştıktan sonra kuzen ve diğer kadınlar köyün küçük meydanında toplanıyoruz.

Ben zeytinyağı için şişe ararken kuzenim yağın fiyatının çok yüksek olduğunu söylüyor. Meydanda ki kadınlarda fiyat yüksek diyorlar ve kendi aralarında kavgaya tutuşuyorlar. Ben fiyat bilmiyorum. Bu beni biraz üzüyor. Emeklerine destek olmak için alıyorum yoksa o kadar uzun bir yolum var ki. O zeytinyağı benimle kilometrelerce yol yapacaktı. Almaktan vazgeçiyorum.

Bafa Gölü Tekne Turu ve Yeme İçme Hüsranım

Köyden bir kadınla göle iniyoruz. Kocasının kayığı varmış. O da kayıkla gezmek için 200 lira isteyince ondan da vazgeçiyoruz. “Normalde 10 lira kişi başı” diyorum. “Sizden başkası yok onun için böyle” diyorlar. Saygı duyuyorum. Gölde yüzme hayalimde gerçekleşmiyor.

Ada yüzebileceğim mesefade ancak çok fazla dalgalı ve bulanık. Bütün yosunlar kıyıya vurmuş durumda. Pek iştah açıcı değil. Gölün kenarında bir restoran var. Bari Bafa Gölü‘nden çıkan yılan balığından yiyelim diyoruz. Balık kalmamış, köfte 40 lira. Kuzen “sen dur” diyor ve kayboluyor. Ben gün batımının keyfini sürerken birazdan geliyor.

Biz de Çareler Tükenmez

Çıkmış göl kenarından. Yoldan geçen bir motorla köye gitmiş. Sıcak ekmek, tereyağ, bal, domates almış. Adam bir tane de karpuz hediye etmiş. Hal böyle olunca arabadaki masa sandalyeleri indiriyorum. Bafa Gölü’nde günü batırırken soframızı kuruyoruz.

Bizim genlerde var. Çaresiz kalmak diye bir şey yok. Boyun eğmek yok. Öyle fiyat uygularlarsa biz bir yolunu buluruz. Müziğimizi de açınca muhteşem gün batımında Heraklia Antik Kenti‘ni seyrediyoruz.

Bafa Gölü, Heraklia Antik Kent’in kalıntıları, gün batımı her şey harika ancak her şeyin bu kadar ticarete döküldüğü yerleri sevmiyorum sanırım. Her emeğin bir karşılığı elbet var ama bana bakan gözlerde sadece para görmek istemiyorum. Bu sebeptendir ki henüz çok fazla insanın gitmediği, her şeyin para olmadığı yerlerde dolaşmam. 

 

  • Zanzibar, Tanzanya

Zanzibar’a Fredy Mercury’nin doğduğu topraklara gidiyoruz. Zanzibar,Tanzanya’ya bağlı bir tropik ada. Bembeyaz kumlara inat simsiyah insanların yaşadığı, Hint Okyanusu’nda ki miniminnacık bir ada. Bizi neler bekliyor bilmiyoruz. Son derece heyecanlı ve kabına sığmayan neşemizle yollardayız. 

Zanzibar’a Nasıl Gittik?

Kenya topraklarında ki tüm safarilerimiz bitti ve biz artık ülke değiştiriyoruz. Önce Nairobi’den Mombasa’ya uçuyoruz. Uçağımız turuncu renkte, üstünde Bags Bunny’nin karikatürü var. Uçağımızın adı Bob Marley. Bağcılar dolmuşunun uçan versiyonu adeta.

Uçağa biner binmez hosteslerin kabalığından ne olduğumuzu şaşırıyoruz. Yiyecekleri resmen kucağımıza atıyorlar. Mombasa da inenler, binenler olması ve yakıt ikmali için uçaktan iniyoruz. Suratsız hostesimiz yakıt alacakları ve bizim güvenliğimiz için uçaktan inmemizi rica ediyor.

Rehberimiz sigara içebilir miyiz diye sorunca o suratsız hostes biran da kahkahalarla gülmeye başlıyor. Rehberimiz bizi havaya uçuracak. Bizden başkası soramazdı böyle bir şey zaten.

Zanzibar Havaalanı Bir Mahşer Yeri

Mombasa Zanzibar arası çok kısa. Kenya bozkırlarında biraz üşümüştüm, burası yanıyor. Bir sürü inen uçak ve gümrükte bekleyen mahşeri bir kalabalık var. Selamin aleyküm dememiz ve müslüman olmamız bizden önce inen İtalyanların önüne geçmemizi sağlıyor.

İçerisi çok sıcak ve mahşeri kalabalık. Bir form doldurmamız gerekiyor. O formla başka başka sıralara girmemiz gerekiyor. Öyle karışıktı ki hatırlamakta zorluk çekiyorum. Grup olmamız sebebiyle biraz önlere geçebiliyoruz. Vize için fotoğrafınızı çekip kapıda 50 dolar karşılığında vizeyi alabiliyorsunuz. Vize memurları oldukça yavaş. Sabahın köründen beri yoldayız. Sabah üşürken şimdi yanıyoruz.

En sonunda herkes çıktığında bizi bekleyen iki araca bölünüyoruz. Adanın en kuzeyine gidicez. Tam bir saat sürüyor. Arada köylerden kasabalardan geçiyoruz. Palmiyeli tropik bir adadayız. Amman Bungalows’ta kalıcaz.

Hint Okyanusu’yla İlk Buluşma

Resepsiyon işlerimiz halledilirken ben dayanamayıp kendimi plaja atıyorum. Gördüğüm manzara olağanüstü. Hint okyanusu bembeyaz kumları ve turkuaz rengiyle karşımda, uçsuz bucaksız. Ahşap merdivenler öyle güzel ki, ayakları okyanusun içinde. Sıcak da bir taraftan.

Her şey beni yoldan çıkmam için kışkırtıyor ve dayanamayıp elbiselerle denize atlayıveriyorum. O kadar yola, uykusuzluğa ve sıcağa ilaç gibi geliyor. Aynısını gecenin bir yarısı Batum’da da yapmıştım. İlk önce deli olduğumu düşünen ekip arkadaşlarım sonradan suya atlayınca bana teşekkür etmişlerdi. İnsanı en güzel dinlendiren şey su ve deniz.

Odalara yerleşim ve sonra yine kendimizi hemen plaja atıyoruz. Artık saat geç oldu zaten, güneş etkisini kaybetti. Plajda sohbet ve gün batımının tadını çıkrmaya çalışırken etrafımızda masai yerlileri laf atıyor. Etrafımızı çember gibi çevirdiler. Otelin güvenliği başımızda bekliyor. İnanılır gibi değil. Duymamazlığa geliyoruz.

Sahilde akşam yürüyüşü yapan Zanzibar ahalisini seyrediyoruz. Zanzibar Tanzanya’ya bağlı ve müslüman bir ülke ama yakında özerk bir ülke olacağını söylüyorlar. Muhteşem bir gün batımında, bembeyaz kumlarda, kah yuvarlanıp, kah yüzüp günü bitiriyoruz.

Akşam yemeğe indiğimizde bir bakıyoruz deniz gitmiş. Coğrafya kitaplarının ekinoks olayları gözümüzün önünde gerçekleşiyor. Akşam otelimizde yemeğimizi yerken Afrikalı animasyon ekibi gösterilerini sergiliyor. Tam tamlar eşiliğinde dans ediyorlar. Final de bir kobra yılanı geliyor. Biz de tabiki yılanı alıyoruz. Çok ağır ve kaygan olan derisinden taşımakta zorluk çekiyorum.

Yılanın ağzını bağlamışlar. Dili ağzındaki oyuktan girip çıkıyor. Ürkünç olduğu doğru. Yemekte kocaman bir balık söylüyoruz ama bizim alıştığımız tatlarda değil. Ekşimsi bir tadı var. Ne balığı olduğunu hatırlamıyorum. Bir gözü var kocaman bir inci tanesi kadar. Deniz mahsulleri çorbası bundan sonraki günlerimde favorim oluyor. Birkaç gündür yediğim her şeyden aynı tadı alıyorum. Meğer bağışıklık sistemi çökmeden önce böyle olurmuş. Döndüğümde serumlarla yattım.

Hint Okyanusu’nda Bir Ceviz Kabuğu

İkinci günümüzde tekne turu var. Stonetown’dan teknelerimize biniyoruz. Ekinokstan sular yine çekilmiş. Tüm eşyalar elinizde bata çıka sularda ilerlemeniz gerekiyor. Teknelerin yanaşabildiği derinlikte ki bu neredeyse bizim belimize gelen su yüksekliği oluyor.
 
Tekneler Simbat’ın tekneleri gibi.  Bir ceviz kabuğu adeta. Kumdan bir adaya çıkıyoruz. Film karesi gibi her şey. Kuma saplanan sopaların tepesinde rengarenk kumaşlarla tente yapmışlar. Ben suyun altını merak ediyorum. Sualtı gerçekten olağaüstü. Bir resif bulup dalıp çıkarken birden bire su öyle bir kaynar hale geliyor ki inanılır gibi değil.
 
Arkadaşıma soruyorum cevap yok. Sadece bana mı öyle geliyor yoksa deniz termal su sıcaklığında mı? Gerçekten çok sıcak. Bir ara adaya baktığımda tüm teknelerin hareket ettiğini görüyorum ve biz denizin ortasındayız. Neyse ki bizi denizden alıyorlar.  Ekinokstan kum adacık sadece 1 saat dışarıda kalıyormuş. Sonra batıyormuş.
 
Kumların sıcaklığı da denizin suyunu kaynatıyormuş. Korkacak bir şey yokmuş yani. O ceviz kabuğu tekneler dönerken öyle bir yelken açıyor ki bir an da masal dünyasına ışınlanıveriyorsunuz. Hint Okyanusu’nda ki cevizden kayıklar ve bembeyaz yelkenleri Simbat’ın bir sahnesi gibi.
 
Afrika’da beyaz olmak hele ki kadınsanız çok ilgi göreceğiniz anlamına geliyor. Akşam katıldığımız bir plaj partisinde araya karışan bir Masai yerlisi sarılıp öpüveriyor. Kendinizi kollamalısınız. Baş parmağa takılan yüzük evlilik yüzüğü anlamına geliyor. Ben çok kullandığım için bu soruyla çok karşılaştım. 
 

Hint Okyanusu’nda Dalış Zamanı

Son günümde benim için bir tutku olan dalış için hazırım. Yurtdışında dalış yapmak pek bizim ülkemizde ki gibi ucuz değil. 2 dalış yarım gün için 150 dolar ödüyorum. Tekneye yürürken hocaların peşinden ayrılmayın. Her yer deniz kestanesi. 

Tekneye ilerlerken çok değişik bir deniz yıldızı görüyoruz. Elden ele dolaşıyor önce. Fotoğraf çekmek isterken önce sağ, onu toparlayayım derken sol ayağıma deniz kestanesi batırmayı başarıyorum. Bir deniz yıldızı uğruna her iki ayağıma birden bu gözleri olan deniz kestanesini batırıp tekneye hocanın kucağında çıkıyorum. Çok canımın yandığını söyleyebilirim. 

Kızıldeniz de de dalmış biri olarak söyleyebilirim ki Zanzibar olağaüstü. Normalde 6 kiloyla dalış yapan ben 2 kiloyla dalıyorum. Uzay boşluğunda olma hissini yaşamak bu işte. Hint Okyanusu’nda dalmasanız bile maske şinorkelle pek çok şey görebilirsiniz. Mercanlar çeşit çeşit birbiriyle yarışırken rengarenk balıklar sizin ne olduğunuza bakmaya geliyorlar. Korkup kaçacaklarına hepsi toplanıp üstünüze üstünüze yüzüyor. Ne olduklarını da anlayamayınca koca cüssemle küçücük balıklardan kaçan ben oluyorum.

Stone Town

Stone Town Zanzibar’ın merkezi. Ada Afrika, Arap, Hint ve Avrupa mimarisinin izlerini taşıyınca ortaya çok değişik bir mimari çıkmış. Daracık sokaklarda hediyelik eşya dükkanları beni benden alıyor. Her şey çok mistik ve büyüleyici. Başka bir dünya adeta. 
 
Zanzibar için iki gün asla yeterli değil. Daha zamanım olsaydı bir baharat turu yapmak isterdim. Fredi Mercury’nin evine gidebilir geçmişi acılarla dolu köle pazarını gezebilirsiniz. Zanzibar oldukça fakir bir ülke. Oraya giderken çocuklar için bir şeyler götürmeyi unutmayın. Sizin dönüp bakmadığınız pek çok şey onların gözlerinde kocaman gülümsemelere dönüşüyor. 
  • Hürriyet Seyahat Yazarları Boğaz Gezisi
  • Hürriyet Seyahat Yazarlar
  • İstanbul Boğazı Hürriyet Seyahat Yazarlar

Ünlülerin rehberi Saffet Emre Tonguç senede iki kez boğazda tur düzenliyor. Hürriyet Seyahat pazar ekinin arkasında Burası Neresi isimli bir yarışma düzenliyor.

Hürriyet Seyahat Yazarları Boğaz Gezisi
Hürriyet Seyahat Yazarları Boğaz Gezisi

Orada ki soruyu bilenler de bu geziye katılabiliyor. Her fani bir gün Saffet Emre Tonguç’un bu boğaz yalılarını anlattığı turuna katılmalı.

Hürriyet Seyahat Yazarlar
Hürriyet Seyahat Yazarlar

Yalılarda dönen dolapları, entrikaları, magazin haberlerini eğlenceli bir ağızdan dinlemelisiniz. Biz yazarlar da bu sayede bir araya gelip tanışma fırsatı yakalamış olduk. Bu anlarımız da pazar ekinde yayınlandı. 

İstanbul Boğazı Hürriyet Seyahat Yazarlar
İstanbul Boğazı Hürriyet Seyahat

İstanbul Boğazı gezimizin gazetedeki haberini okumak isterseniz tıklayın

  • Hürriyet Seyahat Gazetesi Türkiye'nin En İyi 10 Karavan Kampı Jüri Üyesiydim

Hürriyet Seyahat Gazetesi’nin karavan rotaları yazısında jüri üyesiydim. Türkiye’de karavan dünyasının çok önemli isimleriyle birlikte bir arada olmak benim için gurur verici oldu. Oğlum gazetede ki isimlerin yanında beni görünce “vay be anne” dedi. Var mı daha ötesi

Hürriyet Seyahat Gazetesi Türkiye'nin En İyi 10 Karavan Kampı Jüri Üyesiydim
Hürriyet Seyahat Gazetesi Türkiye’nin En İyi 10 Karavan Kampı Jüri Üyesiydim

Türkiye’de ki en iyi 10 karavan rotasını okumak için yazıya tıklayabilirsiniz.

 

  • Thassos Adası, Marbel Beach

Turkuaz sularıyla dillere destan Thassos Adası yollarındayım şimdi. Çok fazla tarihi eserinin olmadığı, adanın heryerinden denize girildiği, ünlü plajlarıyla benim gibi deniz aşığı birinin merakını cezbeden Thassos namı diğer Taşöz.

Thassos Adası’na Nasıl Gidilir?

İstanbul’dan gece 4 civarı yola çıkıp 7 civarı sınırda oluyoruz. Arabanın yeşilini almak pek zor olmuyor ama 7-8 arası vardiya değişimine denk gelip yolda kazandığımız bir saati gümrükte bekleyerek harcıyoruz. Olsun, dinlendik biraz.

Sınırdan sorunsuz geçip 1 saat 40 dakikada Keramoti limanına ulaşıp 10 feribotunu yakalıyoruz. 20 euro aracımız, daha küçük araçlar 16 euro, kişi başı da 3,5 euro. Yarım saatlik yolculuğumuza martılar eşlik ediyor. Onlar için yanınızda simit götürmeyi unutmayın. Elinizden simitle beslemek çok hoşunuza gidecek.

Marbel Beach

Adanın kuzeyine inince kısa bir şehir turundan sonra hemen çok merak ettiğimiz Marbel Beach‘e doğru yol alıyoruz. Ada oldukça sulak ve yemyeşil. Çam ağaçlarının arasından bozuk ada yollarında ilerlerken, karşı dağların kesilmiş, mermer çıkarılan madenlerini görüyorsunuz. Bembeyaz mermerler ve o maden ocaklarının tozlu yollarında ilerleyip Marbel Beach’e iniyoruz.

Oldukça tozlu, bozuk, dik ve virajlı bir yol. İki tane Marbel Beach varmış. Bizim gittiğimiz büyük olan. Diğerine gitmek daha kolay ve oradan sonra buraya daha ulaşabilirsiniz. Biz zor olanından iniyoruz. Mevsim itibariyle çok kalabalık değil. Aracımız mermer tozundan bembeyaz oldu.

Yukarıdan gördüğümüz bembeyaz kumlar ve turkuaz deniz bir adım ilerimizde artık. Küçücük bir kumsal aslında. İlk iki sıra şezlonglar 15, üçüncü sıra şezlonglar 10 euro. En arkadakiler ne yer içerseniz onu ödüyorsunuz. Biz bütün günü orada geçirmeyi düşünmediğimizden ve genelde denizde olduğumuzdan havlularımızı sahile bırakıyoruz. Bizim gibi yapanlar çoğunlukta.

Plajda yeme içme ve şezlong ücreti diğer yerlere kıyasla oldukça pahalı. Bembeyaz kumsal dediğimiz bildiğimiz mermer kırıkları ve tozu. Bu sebepten yer çok soğuk, deniz sıcacık. Genelde kızgın kumlardan serin sulara cümlesi burada tamamen tersine çalışıyor. Sudan çıkınca yere oturmak hayli zor. Yer buz gibi çünkü.

Herkes fotoğraf çekmek, çektirmek derdinde. Su da görüş çok net değil. Sağ taraf mermer madeni. Her yer arı dolu. Denizden çıkar çıkmaz üstünüze hücum ediyorlar. Manzaraya gelirsek olağanüstü. İnsan gözünü alamıyor. Bakmaya doyamıyor. Arkası yemyeşil çam ormanları ayağınızın altı bembeyaz ve turkuaz bir deniz. Bir kaç saatimizi burada geçirdikten sonra başka yerleri keşfetme ve kamp için yer bulmak için hareket ediyoruz. Benim aklım Marbel Beach‘te kalıyor ama bakalım başka neler var adada?

Kamp

Yarım saat gibi bir sürede Limenas‘tan sonra ikinci büyük şehir Skala Panagias‘a geliyoruz. Oldukça sevimli bir yer. Kamp burada Golden Beach‘te. Hayli rüzgarlı bir halde plaj. Uçsuz bucaksız altın kumları var. O dalgaya rüzgara rağmen suyun dibini ta ötelerden bile görebiliyorum. Öyle berrak, öyle temiz. Kamp alanında oldukça fazla karavan var.

Çadır için 5 euro, kişi başı 5 euro, elektrik için araba için derken üst üste toplayınca otelde kalmak daha mantıklı geliyor. Akşama doğru hava serinliyor, hem de arada çok fark olmayınca çadır kurmakla uğraşmak anlamsız kalıyor. Skala Potamia‘da biraz dolaşınca Blue Sea Hotel’i görüp beğeniyoruz. Normalde sezonda 100 euro olan odaları sezon dışı olduğu için 30 euroya, 5 daha verince kahvaltı dahile dönüşüyor.

Deniz manzaralı bir odamız oluyor. Oda hakikaten çok güzel. Hemen yanındaki tavernada akşam yemeğimizi yiyoruz. Tabi ki deniz mahsullerinin her çeşidi var. Servis hızlı, insanlar güzel yüzlü, müzikler harika. Sadece bir kaç adasında yiyebildiğimiz, anlatmakta zorluk çektiğimiz zucchini cips bile yapıyorlar. Bu bir kabak kızartması ama cips gibi kıtır kıtır. Özel bir sosla kızartıp yanında caciki sos veriyorlar. Her taverna yapamıyor. Burada bulabilmek beni acayip mutlu ediyor. Kalamar ızgara her zamanki fiks menüm zaten.

Archangelos Manastırı

Kahvaltı sonrası Giola yolundayken bir kilise görüyoruz. Ne çok araba var. Pazar olmasından sanırım. Archangelos Manastırıymış. İçeri girerken üstümüze etek ve pelerin veriyorlar. İlk defa bir kilisede örtünmemiz isteniyor. Şaşırıyorum.

Manastır bir falezin üstünde, muhteşem bir manzarası var. Pazar ayinine denk gelip sessizce onlara katılıyoruz. Limonlu lokum yiyip odaları ziyaret edip halk ne yapıyorsa bizde yapıyoruz. Değişik bir deneyim.

Kapıda kıyafetleri teslim ederken kapıdaki görevli dinimizi soruyor. Arkadaşım inancım yok deyince adam bize çok kızıyor. “Madem inancınız yok neden bir ibadethanedesiniz?” der gibi. Benim her inanca saygım var. Manastır da öyle güzel bir yerde ki.

Giola

Arkadaşlarımın fotoğraflarından görüp hayran olduğum Giola için yola devam ediyoruz. Burası adanın güneyinde. İki tane girişi var buranında ama ilkini konuşurken kaçırınca zor olan etaptan Giola’ya ulaşmak kalıyor. Aracımızı ana yola bırakıp toprak yoldan toz toprak içinde yürümeye başlıyoruz. Yarı yola kadar bazı arabalar inmiş ama yukarı çıkmaya çalışanları görünce biz kendi aracımızı indirmiyoruz.

Bir sonraki yerde hem bir taverna var hem buraya kadar motorlar inebilmiş. Gerisini yürümek zorundalar. Zaten toplamını yürümek 10 dakika sürüyor. Manzara yukarıdan muhteşem. Dalgaların oyduğu bir kaya göl gibi olmuş. En yüksek yerden bu deliğe atlayanlar var. Söylediklerine göre yaralanan çok oluyormuş. Siz atlamayın. Keskin kayalar var sonuçta dibinde.

Bulgar ve Romen turistlerle birlikteyiz. Bir pazar gününe denk gelmesi de bizim şanssızlığımız. Çok fazla insan var ama herkes birbirine saygılı. Fotoğraf çekerken karenize girmemeye çalışıyorlar. Buranın aslında denizi efsane. Öyle bir turkuaz ki anlatılmaz yaşanır. Buradan denize girmek kolay değil. Deniz kestaneleri var. Her zaman “aman bir deniz ayakkabısı götürün, dikkat edin” diyen ben, o ayakkabıyı götürüp, ayağına giymeyip, ayağına kestane batırmayı başaran yine ben.

Serbest dalışta video çekerken birden karşıma çıkan kocaman ağzı açık bir müren ve videoyu falan unutup arkadaşımında görmesi için suyun dibinde çırpınan bir Bahar. Uzun süre mürenin avlanmasını izledik belgesel gibi. Ben izlemişim daha doğrusu. Arkadaşım “ay çok korkunç bu ” demişti. Sonra kaçıp gitmiş.

Ben tek kalmışım ama farketmemişim bile. Denizinden kopmak zor gelse de adanın diğer taraflarını görmek için hazırlanıyoruz. Burada da çok fazla arı var. Yukarı yürümek çok zorlamadı. İsteyen oradaki tavernada bir şeyler yiyip içebilir, dinlenebilir. Fiyatları gayet makul.

Limenaria

Yol üstünde manzaradan manzaraya koylardan koylara giriyorsunuz. Adanın her yerinden denize girilebiliyor genelde. Yolda gün batımını huşu içinde hayran hayran seyrettikten sonra bir diğer büyük şehire Limenaria’ya geliyoruz. Kampı falan unuttuk direkt otel bakıyoruz. Sezon dışı olduğu için her yer ucuz.

Anna daha fiyat sormak için girdiğimizde beni kendine hayran bırakıyor. Ne muhteşem bir kadın. Menel The Tree House otelinde Anna‘yla tanışmalısınız. 30 euro kahvaltı dahil odamızı alıyoruz. İnternet süper hızlı. Hemen yakınında ki Tavern George’a yemeğe gidiyoruz. Patlıcan salatasının hiç böyle lezzetlisini yememiştim. Deneyin derim.

Bugün adada ki son günümüz. İki gün bize harika bir güneş sunan ada bugün bulutlu. Limenaria’nın çok güzel bir çarşısı var. Ada arıdan geçilemeyince balın en doğalını, zeytinyağını, enteresan reçellerini derken kendimizi alışverişte buluyoruz. Türk lirasına çevirmesek fiyatlar ucuzun ucuzu olur ama maalesef çevirince normal değerde kalıyor.

Ada manzaralarından, radyomuzda çalan yunan müziklerinden, arada Prinos’ta verdiğimiz Frappe molasından sonra başladığımız noktaya Limenas’a ulaşıyoruz. Burada Türk dostu aynı zamanda bir biker point olan Cris’le bir randevumuz var. Cris, ME Gusta adlı bir cafe işletiyor. Kendisi bir motorcu ve Türk motorcular ona uğramadan geçmezler. Karakolun hemen yanında tüm samimiyetiyle sizi bekliyor. Saat 3.30’da ki feribotumuza binip adaya yine gelmek üzere veda ediyoruz.

En ünlü plajlardan Aliki’de denize girmeye yeltenmedik çünkü uzaktan bakınca bile çok kalabalıktı. Ben mümkünse daha bakir plajları tercih ediyorum. Adanın batısı hariç neredeyse tüm koyları kum iki tarafı kayalık. Çoğunda bir tesis var. Yeme içme wc imkanları var. Batısındaki plajlar oldukça kayalık ve insansız.

Denildiği gibi hakikaten denizi çok güzelmiş. adanın iç kısımlarına çok fazla gidilemediği yolların belli bir yere kadar olduğu ve geri dönmek gerektiği söylendi. Bir sonraki sefer treking için adanın içerilerine yol almayı planlıyorum.

  • Didim Apollon Tapınağı

Didim yollarına düştüğümde akşam üzereydi ve ben İzmir’deydim. İzmir Didim arası 142 km ve iki saat gibi bir süre yolda bağıra çağıra şarkı söyleyerek geçiriyorum. Akşam vakti Didim Altınkum’a ulaştığımda senelerdir görmediğim kuzenimle buluşuyoruz.

Didim’de ki kapalı yol nasıl insan dolu. Seçimlerden dolayı tatile çıkmamış herkes artık Ege sahillerini doldurmuş durumda. Herkes aynı anda tatile çıkmış. Bense uzun zamandır yolda olmanın verdiği yorgunlukla kendimi bir eve atmanın peşindeyim. Birkaç gün dinlenip, birikmiş yazılarımı yazıp sonrasında Didim’i keşfe çıkmayı planlıyorum. Hava çok sıcak.

Didim Altınkum Sahilleri

İlk keşif yerim Altınkum sahilleri oluyor. Sezonun tam ortasında olmak kalabalığın tam kalbinde olmakla eşdeğer. Tüm Altınkum sahillerini şezlong ve şemsiyeler kaplamış durumda. Deniz sığ. Yürü yürü ıslanmak mümkün değil. Çocuklu aileler için güzel olabilecek bu tarz yerler benim için pek dinlendirici olmuyor.

İlk hedeften pek umutlu değildim zaten. Sorup soruşturup Akbük‘ün daha bakir ve güzel olduğunu öğreniyorum. Öğle sıcağında bir arabada yolculuk etmek pek kolay değil. Akbük tarafına doğru giderken dayanamayıp ilk sapaktan sapıveriyorum. Burası Didim‘e çok yakın siteler bölgesi. Rüzgar o kadar kuvvetli ki çok fazla yer aramaya gerek görmüyorum. Bir ıslanmak, bir güneşlenmek artık beni mutlu edecek bugün.

Buranın denizide sığ ve kum. Bugün daha fazla bir şey aramamam gerektiğini düşünürken daha ayağımı suya sokamadan yangın çıkıyor. Arabayı toprak yola bırakmıştım. Zeytinlikler o tarafa doğru yanmaya başladı. Koşarak arabayı çıkarıyorum oradan. Ben gelirken bir aile mangal yakmaya çalışıyordu. Rüzgar kuvvetli esince ilk çalılığa, derken zeytinliğe sıçrıyor.

Bir yangının ilk çıkış anına tanık olmuş biri olarak söyleyebilirim ki saniyeler içinde yayılıyor. İtfaiyenin gelmesi 15 dakika sürmüş olmalı. Bana sorsanız saatler sürdü. Gelen küçücük itfaiye bu kocaman yangını nasıl söndürecek derken kısa sürede söndürüyorlar.
Rüzgarından, denizinin sığlığından, yangınından yılan ben sıcağın hafiflemesiyle Apollon Tapınağı için yola koyuluyorum. Kafamda ki de buydu zaten.

Didim Apollon Tapınağı

Saat yediye kadar açık olan tapınağı çok merak ediyorum. Apollon Tapınağı hemen merkezde. Yürüyerek bile gidilebilecek bir mesafede. Benim gittiğim saatte az insan vardı. Arabamı kolayca park edebildim. Sadece bir saatim var gezmek için. Giriş ücreti 5 lira. Parmaklıkların ardından bile görülebiliyor.

Yılan saçlı kadın Medusa‘nın peşindeyim. Tam gün batımı saatlerinde Apollon Tapınağı‘n da olmak çok güzel bir şey. Burası bir antik şehir değil. Bir kehanet merkezi, kehanetin tanrısı Apollon‘a adanan bir tapınak. Öyle yüksek sütunları görünce insan şöyle bir bakakalıyor. Tripotum ve ben, elbisem ve rüzgar çok güzel kareler yakalamama sebep oluyor. Tripotu gören insanların kenara çekilip fotoğraf için müsade etmelerine teşekkür ediyorum.

Tapınağın içinde dolaşıyorum. Koridorlardan geçiyorum, geniş avlulardan. Uzakta tamamlanmamış Medusa heykelleri görüyorum. Hala yılan saçlı kadını bulamadım. Çok da büyük bir yer değil aslında ama yok işte. Tamamlanmamış heykeller yerlerde duruyor. Gidip yanlarına oturuyorum. Dokunuyorum. Konuşuyorum. Hiç biri mutlu değil. Büyük bir endişe, kaygı var gözlerinde. Neden bu şekilde yapıldılar?

Gün batarken sütunların ardından görevlilerin düdük sesleri mabedin kapandığını haber veriyor. Neden daha erken gelmediğime üzülüyorum. 

Ve İşte Karşınızda MEDUSA

Son çıkışta solda Medusa‘yı görüyorum sonunda. Meğer hemen girişteymiş. Ben sutünların heybetiyle ışığa uçuşan kelebekler gibi koşuştururken o benim hemen ardımda kalmış. Daha büyük olduğunu düşünmüştüm. Medusa zincirlerin ardında. Yanına yaklaşmak yasak. Dokunmak yasak.

Güneşte terste olunca birlikte fotoğraf çekmek pek keyifli olmuyor ama çok da dert değil. Göz göze gelmek daha önemli. “Ne anlatıyorsun” diyorum. Nedir bu endişenin sebebi? Yılan saçlı kadın mitolojik efsanelere göre kadın kıskançlığına kurban gitmiş ve başı kesilerek öldürülmüş.

Korku, hayret ve dehşet ifadelerinde heykelleri yapılan Medusa‘da ben endişe gördüm. Tapınağın kapanmasıyla ardıma baka baka çıkıyorum. Dokunamadığım için gözlerimle veda ediyorum. Endişelenme diyorum artık endişelenme. Hepsi geçti. Didim’de akşam olurken ben Medusa‘nın etkisindeyim.

Akbük Saplı Ada

Ertesi gün bir gün önce gidemediğim Akbük için yollardayım. Didim Akbük arası 21 km. Yolda Akbük‘e giderken bir ada görüyorum. Saplı Ada‘ymış. İnsanların sudan yürüyerek adaya çıktıklarını görünce ben de geçmek istiyorum. Ağaçların arasından bir toprak yol iniyor ve arabanızı parkedebiliyorsunuz. Gölge yerler kapılmış.

Akbük Koyu içerisinde bu  Saplı Ada. Bileklerime kadar gelen suyun içinde adaya geçiyorum. Ne kadar da güzel. Adaya çıktığımda burada yaşayan birinin de olduğunu görüyorum. Kendine bir dünya yaratmış. Adanın etrafında şöyle bir dolaşınca denize girmek için pek keyifli olmadığını görüyorum ama manzara çok güzel. Deniz taşlık ve yosunlu.

Manzaranın tadını çıkardıktan sonra karaya geri yürüyüp deniz keyfi yapıyorum. Su biraz soğuk gibi. Dışarısı çok sıcak. Bu sene nereye gitsem su bir türlü ısınmadı.

Didim ve Altınkum birbirine çok yakın. 5 km 9 dakika gibi bir yakınlık. Altınkum oteller bölgesi gibi. Sahil boyu oteller var. Didim’de kapalı yol turistlerin alışveriş ve yürüyüş rotası. Çok kalabalıktı benim için. Denizi çocuklu aileler için çok uygun. Ben kayalık ve taşlık seviyorum. Birden derinleşen deniz seviyorum. Didim’de sevdiğim en güzel yer Apollon Tapınağı oluyor. Bir daha gelirsem Medusa‘ya gelirim

  • Hürriyet Seyahat Bahar Gündoğdu

Bu yazıyı hazırladığımızda döviz kuru bu şekilde fırlamamıştı henüz. En azından birkaç ucuz ülke kalmıştı yakınımızda, yamacımızda. Bu yazıdan sonra Gürcistan’a tekrar gittim. Tam gitmeden de o kara cuma oldu ve döviz fırladı. Bu kadar etkileneceğimizi hiç düşünmezdim. İki sene önce gittiğimde her şey o kadar ucuzdu ki. Sanırım artık gezebileceğimiz tek ülke kendi ülkemiz olacak.

Hürriyet Seyahat  Bahar Gündoğdu
Hürriyet Seyahat Bahar Gündoğdu

http://www.hurriyet.com.tr/seyahat/galeri-kendinizi-zengin-hissedeceginiz-10-ulke-40916953#page-5