• Thassos Adası, Marbel Beach

Turkuaz sularıyla dillere destan Thassos Adası yollarındayım şimdi. Çok fazla tarihi eserinin olmadığı, adanın heryerinden denize girildiği, ünlü plajlarıyla benim gibi deniz aşığı birinin merakını cezbeden Thassos namı diğer Taşöz.

Thassos Adası’na Nasıl Gidilir?

İstanbul’dan gece 4 civarı yola çıkıp 7 civarı sınırda oluyoruz. Arabanın yeşilini almak pek zor olmuyor ama 7-8 arası vardiya değişimine denk gelip yolda kazandığımız bir saati gümrükte bekleyerek harcıyoruz. Olsun, dinlendik biraz.

Sınırdan sorunsuz geçip 1 saat 40 dakikada Keramoti limanına ulaşıp 10 feribotunu yakalıyoruz. 20 euro aracımız, daha küçük araçlar 16 euro, kişi başı da 3,5 euro. Yarım saatlik yolculuğumuza martılar eşlik ediyor. Onlar için yanınızda simit götürmeyi unutmayın. Elinizden simitle beslemek çok hoşunuza gidecek.

Marbel Beach

Adanın kuzeyine inince kısa bir şehir turundan sonra hemen çok merak ettiğimiz Marbel Beach‘e doğru yol alıyoruz. Ada oldukça sulak ve yemyeşil. Çam ağaçlarının arasından bozuk ada yollarında ilerlerken, karşı dağların kesilmiş, mermer çıkarılan madenlerini görüyorsunuz. Bembeyaz mermerler ve o maden ocaklarının tozlu yollarında ilerleyip Marbel Beach’e iniyoruz.

Oldukça tozlu, bozuk, dik ve virajlı bir yol. İki tane Marbel Beach varmış. Bizim gittiğimiz büyük olan. Diğerine gitmek daha kolay ve oradan sonra buraya daha ulaşabilirsiniz. Biz zor olanından iniyoruz. Mevsim itibariyle çok kalabalık değil. Aracımız mermer tozundan bembeyaz oldu.

Yukarıdan gördüğümüz bembeyaz kumlar ve turkuaz deniz bir adım ilerimizde artık. Küçücük bir kumsal aslında. İlk iki sıra şezlonglar 15, üçüncü sıra şezlonglar 10 euro. En arkadakiler ne yer içerseniz onu ödüyorsunuz. Biz bütün günü orada geçirmeyi düşünmediğimizden ve genelde denizde olduğumuzdan havlularımızı sahile bırakıyoruz. Bizim gibi yapanlar çoğunlukta.

Plajda yeme içme ve şezlong ücreti diğer yerlere kıyasla oldukça pahalı. Bembeyaz kumsal dediğimiz bildiğimiz mermer kırıkları ve tozu. Bu sebepten yer çok soğuk, deniz sıcacık. Genelde kızgın kumlardan serin sulara cümlesi burada tamamen tersine çalışıyor. Sudan çıkınca yere oturmak hayli zor. Yer buz gibi çünkü.

Herkes fotoğraf çekmek, çektirmek derdinde. Su da görüş çok net değil. Sağ taraf mermer madeni. Her yer arı dolu. Denizden çıkar çıkmaz üstünüze hücum ediyorlar. Manzaraya gelirsek olağanüstü. İnsan gözünü alamıyor. Bakmaya doyamıyor. Arkası yemyeşil çam ormanları ayağınızın altı bembeyaz ve turkuaz bir deniz. Bir kaç saatimizi burada geçirdikten sonra başka yerleri keşfetme ve kamp için yer bulmak için hareket ediyoruz. Benim aklım Marbel Beach‘te kalıyor ama bakalım başka neler var adada?

Kamp

Yarım saat gibi bir sürede Limenas‘tan sonra ikinci büyük şehir Skala Panagias‘a geliyoruz. Oldukça sevimli bir yer. Kamp burada Golden Beach‘te. Hayli rüzgarlı bir halde plaj. Uçsuz bucaksız altın kumları var. O dalgaya rüzgara rağmen suyun dibini ta ötelerden bile görebiliyorum. Öyle berrak, öyle temiz. Kamp alanında oldukça fazla karavan var.

Çadır için 5 euro, kişi başı 5 euro, elektrik için araba için derken üst üste toplayınca otelde kalmak daha mantıklı geliyor. Akşama doğru hava serinliyor, hem de arada çok fark olmayınca çadır kurmakla uğraşmak anlamsız kalıyor. Skala Potamia‘da biraz dolaşınca Blue Sea Hotel’i görüp beğeniyoruz. Normalde sezonda 100 euro olan odaları sezon dışı olduğu için 30 euroya, 5 daha verince kahvaltı dahile dönüşüyor.

Deniz manzaralı bir odamız oluyor. Oda hakikaten çok güzel. Hemen yanındaki tavernada akşam yemeğimizi yiyoruz. Tabi ki deniz mahsullerinin her çeşidi var. Servis hızlı, insanlar güzel yüzlü, müzikler harika. Sadece bir kaç adasında yiyebildiğimiz, anlatmakta zorluk çektiğimiz zucchini cips bile yapıyorlar. Bu bir kabak kızartması ama cips gibi kıtır kıtır. Özel bir sosla kızartıp yanında caciki sos veriyorlar. Her taverna yapamıyor. Burada bulabilmek beni acayip mutlu ediyor. Kalamar ızgara her zamanki fiks menüm zaten.

Archangelos Manastırı

Kahvaltı sonrası Giola yolundayken bir kilise görüyoruz. Ne çok araba var. Pazar olmasından sanırım. Archangelos Manastırıymış. İçeri girerken üstümüze etek ve pelerin veriyorlar. İlk defa bir kilisede örtünmemiz isteniyor. Şaşırıyorum.

Manastır bir falezin üstünde, muhteşem bir manzarası var. Pazar ayinine denk gelip sessizce onlara katılıyoruz. Limonlu lokum yiyip odaları ziyaret edip halk ne yapıyorsa bizde yapıyoruz. Değişik bir deneyim.

Kapıda kıyafetleri teslim ederken kapıdaki görevli dinimizi soruyor. Arkadaşım inancım yok deyince adam bize çok kızıyor. “Madem inancınız yok neden bir ibadethanedesiniz?” der gibi. Benim her inanca saygım var. Manastır da öyle güzel bir yerde ki.

Giola

Arkadaşlarımın fotoğraflarından görüp hayran olduğum Giola için yola devam ediyoruz. Burası adanın güneyinde. İki tane girişi var buranında ama ilkini konuşurken kaçırınca zor olan etaptan Giola’ya ulaşmak kalıyor. Aracımızı ana yola bırakıp toprak yoldan toz toprak içinde yürümeye başlıyoruz. Yarı yola kadar bazı arabalar inmiş ama yukarı çıkmaya çalışanları görünce biz kendi aracımızı indirmiyoruz.

Bir sonraki yerde hem bir taverna var hem buraya kadar motorlar inebilmiş. Gerisini yürümek zorundalar. Zaten toplamını yürümek 10 dakika sürüyor. Manzara yukarıdan muhteşem. Dalgaların oyduğu bir kaya göl gibi olmuş. En yüksek yerden bu deliğe atlayanlar var. Söylediklerine göre yaralanan çok oluyormuş. Siz atlamayın. Keskin kayalar var sonuçta dibinde.

Bulgar ve Romen turistlerle birlikteyiz. Bir pazar gününe denk gelmesi de bizim şanssızlığımız. Çok fazla insan var ama herkes birbirine saygılı. Fotoğraf çekerken karenize girmemeye çalışıyorlar. Buranın aslında denizi efsane. Öyle bir turkuaz ki anlatılmaz yaşanır. Buradan denize girmek kolay değil. Deniz kestaneleri var. Her zaman “aman bir deniz ayakkabısı götürün, dikkat edin” diyen ben, o ayakkabıyı götürüp, ayağına giymeyip, ayağına kestane batırmayı başaran yine ben.

Serbest dalışta video çekerken birden karşıma çıkan kocaman ağzı açık bir müren ve videoyu falan unutup arkadaşımında görmesi için suyun dibinde çırpınan bir Bahar. Uzun süre mürenin avlanmasını izledik belgesel gibi. Ben izlemişim daha doğrusu. Arkadaşım “ay çok korkunç bu ” demişti. Sonra kaçıp gitmiş.

Ben tek kalmışım ama farketmemişim bile. Denizinden kopmak zor gelse de adanın diğer taraflarını görmek için hazırlanıyoruz. Burada da çok fazla arı var. Yukarı yürümek çok zorlamadı. İsteyen oradaki tavernada bir şeyler yiyip içebilir, dinlenebilir. Fiyatları gayet makul.

Limenaria

Yol üstünde manzaradan manzaraya koylardan koylara giriyorsunuz. Adanın her yerinden denize girilebiliyor genelde. Yolda gün batımını huşu içinde hayran hayran seyrettikten sonra bir diğer büyük şehire Limenaria’ya geliyoruz. Kampı falan unuttuk direkt otel bakıyoruz. Sezon dışı olduğu için her yer ucuz.

Anna daha fiyat sormak için girdiğimizde beni kendine hayran bırakıyor. Ne muhteşem bir kadın. Menel The Tree House otelinde Anna‘yla tanışmalısınız. 30 euro kahvaltı dahil odamızı alıyoruz. İnternet süper hızlı. Hemen yakınında ki Tavern George’a yemeğe gidiyoruz. Patlıcan salatasının hiç böyle lezzetlisini yememiştim. Deneyin derim.

Bugün adada ki son günümüz. İki gün bize harika bir güneş sunan ada bugün bulutlu. Limenaria’nın çok güzel bir çarşısı var. Ada arıdan geçilemeyince balın en doğalını, zeytinyağını, enteresan reçellerini derken kendimizi alışverişte buluyoruz. Türk lirasına çevirmesek fiyatlar ucuzun ucuzu olur ama maalesef çevirince normal değerde kalıyor.

Ada manzaralarından, radyomuzda çalan yunan müziklerinden, arada Prinos’ta verdiğimiz Frappe molasından sonra başladığımız noktaya Limenas’a ulaşıyoruz. Burada Türk dostu aynı zamanda bir biker point olan Cris’le bir randevumuz var. Cris, ME Gusta adlı bir cafe işletiyor. Kendisi bir motorcu ve Türk motorcular ona uğramadan geçmezler. Karakolun hemen yanında tüm samimiyetiyle sizi bekliyor. Saat 3.30’da ki feribotumuza binip adaya yine gelmek üzere veda ediyoruz.

En ünlü plajlardan Aliki’de denize girmeye yeltenmedik çünkü uzaktan bakınca bile çok kalabalıktı. Ben mümkünse daha bakir plajları tercih ediyorum. Adanın batısı hariç neredeyse tüm koyları kum iki tarafı kayalık. Çoğunda bir tesis var. Yeme içme wc imkanları var. Batısındaki plajlar oldukça kayalık ve insansız.

Denildiği gibi hakikaten denizi çok güzelmiş. adanın iç kısımlarına çok fazla gidilemediği yolların belli bir yere kadar olduğu ve geri dönmek gerektiği söylendi. Bir sonraki sefer treking için adanın içerilerine yol almayı planlıyorum.

  • Mesta, Sakız Adası

Sakız adası beni çok şaşırtıyor. Bir film platosunu aratmayan sokaklarıyla, fotoğrafçılar için cennet olabilecek bir ada Sakız. Her Yunan adası başlı başına bir ülke gibi. Sakız adasında zaman içinde yaşayan halk mütemadiyen birilerinden kendini korumaya çalışmış. Cenevizlilerden, Osmanlılardan, korsanlardan.. Dünya beni şaşırtmaya devam ediyor zaten. Yüksek duvarların labirent gibi sokakların sadece birkaç girişi olan şehirlerin içinde hapis kalmış. Hep bir yaşam mücadelesi. O yaşam mücadelesinden geriye masal tadında film platosu gibi sokaklar kalmış.

 

En çok gittiğim yer Yunan adaları oldu sanırım. Her egeye gidişimde en yakındaki Yunan adasına bir kaç günlüğüne kaçıveririm. Benim için Kınalıada’ya geçmek gibi bir şey. Çeşme’ye yakın olan Yunan adası da Sakız Adası. Belki yazının sonuna kadar okumaya sabredemezsiniz diye bence en önemli iki şeyi başa yazmayı gerekli buluyorum. Birincisi yola çıktığınız arkadaşınızla aynı paralelde olmanız, ikincisi mutlaka yola çıkmadan YAKITINIZI ALMANIZ. Ada da benzinci yok gibi bir  şey. Olanda da “no gas” sözüyle dumura uğrayabiliyorsunuz.

Sakız Adası’na Nasıl Gidilir?

Çeşme Kalesi’nin biraz ilerisinde ki Ertürk Lines’dan kişi başı 25 euro gidiş dönüş biletimi alıyorum. Turyol’un fiyatları da aynı zaten ama onun feribotu yarım saat önce hareket ediyor. Önce arabayla geçmeyi düşünmüştük ama arabayla geçiş gidiş geliş 80 euro, arabanın sigortası o, şu, bu derken çok pahalıya malolduğundan feribotla geçip araba kiralamaya karar veriyoruz.

Ertürk Lines haftanın her günü var. Hatta gece seferleri bile var. Çeşmeden’den sizi götürüyorlar. Ertesi sabah dönebiliyorsunuz. Sabah 9,30 feribotu için saat 8 de limandayız. Bileti aldığınız yerden binilmiyor. Ulusoy Port’tan bineceksiniz. Onu mutlaka sorun. Acentadan bileti alınca uçaklarda olduğu gibi chek-in yaptırmanız gerekiyor. Daha önce hiç acentadan bilet almadığım için benim bilgim yok, arkadaşım da unutmuş. Sıradan çıkıp az ötedeki bürodan işlemleri yaptırmamız gerekiyor. Pasaport görevlisi sıraya girmeden gelin demişti. Döndüğümüz de beklemeden sorunsuz geçiyoruz.

Ertürk Lines’ın feribotu bana çok profesyonel gelmedi. Topçular feribotları bile daha iyi durumda. Bir saat gibi bir sürede Chios da oluyoruz. Nasıl olduysa en öndeyim ve adaya ilk adım atan ben oluyorum. Bir gün önceden internette dolaşan bilgilerden adada yaşayan Deniz diye biri olduğunu öğrenmiştik. Arayıp araba ayırtmıştık.

Ona giderken başka bir yere daha bir soralım dedik ve gördük ki önceden rezerve ettirmek çok pahalı. Otomatik vites arabaları günlük 25 euroya kadar veriyorlar ki bizim rezerve ettiğimiz 30 euroya düz vites veriyordu. Hepsi yan yana ve feribot iskelesine çok yakın zaten. Bir kaç dükkan dolaşıp fiyat almadan kiralamayın derim. Hatta günlük 5 euro fazla verince son gün akşam getirmemize razı oluyorlar. Toplam üç gün kiralamış gibi olduk.

Nea Moni Manastırı

Benim için Yunanistan da olmanın en güzel yanlarından biri gider gitmez radyoyu açıp yunan müzikleri dinlemektir ama radyo bir kaçTürk kanalından başka bir şey çekmiyor. Adanın diğer tarafına kadar da çekmeyeceğini, orada çeken yunan kanallarının da cızırtıdan ibaret olduğunu daha bilmiyoruz tabi. 

Arabamızı aldığımız gibi önce her gün sadece saat bire kadar açık olan Nea Moni Manastırı’nı görmeyi düşünüyoruz. Nea Moni Manastırı Chios merkeze 15 km ötede. Devamlı kıvrılan ve tırmanılan bir yolu var. Tabelalar sizi yönlendiriyor. Çoğu yerde kaybolduk mu acaba, geçtik mi acaba diye düşünmeyin bizim gibi. Ana yolu bırakmayın. Oraya giden yolun başında tabelası var.

UNESCO DÜNYA KÜLTÜR MİRASI listesinde olan manastır da tadilat var. 1042 Yılında üç rahip tarafından kurulduğu düşünülüyor. Adanın en önemli Bizans anıtıymış. 1881 yılında ki bir depremde kubbesi ve saat kulesinin yıkıldığını okumuştum. Sanırım onarmışlar. Arka taraflardaki binalar tamamen yıkılmış ama.

Ana kapısından içeri girince binanın fotoğrafını çekmek istiyorum. O sırada bir rahip elinde poşetler bir şeyler taşıyor. Benim fotoğraf çektiğimi görünce telaşla ağacın arkasına saklanıyor ve çıkmıyor. İkimizde birbirimizin gitmesini bekliyoruz ama ikimizde kımıldamıyoruz. En sonunda çalışanlara bir şeyler söylüyor. Meğer benim fotoğraf çekmemmiş sorun.

Ben manastırı fotoğraflamak istiyorum onu değil. Komple fotoğraf çekmek mi yasak yoksa sadece rahibin fotoğraflanması mı yasak anlayamıyorum. Tüm manastır gezim boyunca rahip adım adım peşimde. Ne zaman fotoğraf çekecek olsam kadrajıma giriyor ve kaçıyor. İnanılır gibi değil. Halbuki sabit dursa ve ben manastırı gezip fotoğraflasam herkes rahat edecek.

Sakız Adasında Exchange İşi Nasıl Yapılmaz?

Manastırı gezip geldiğimiz yoldan aşağı inip yakıt alıyoruz. Arkadaşım yanındaki frankları euroya çevirmek istiyor. Para bozdurmayı unutmuş. Merkeze inip meydanın kalabalık trafiğinde bir yer arıyorum durmak için. Arkadaşım polisten izin aldığını söyleyerek beni bırakıp “bankaya gidiyorum” diye çıkıyor. Sonrasında ben önce polisle, otobüs durağındakilerle sonra taksicilerle kısaca önüme kim çıktıysa hepsiyle kavga etmek zorunda kalıyorum.

O polis ardımdan gelip bir şeyler yazıyor. Büyük ihtimalle cezayı yedik. İlerleyen zamanlarda ki gelişmeleri buraya ilave ederim.Meydandan uzaklaşamıyorum. Yurt dışındayız, telefonlarımız kapalı. Gidersem beni nerede bulacağını bilemez. O sıcak da arabayı kaç kez saçma sapan yerlere bıraktığımı, kaç kez indirdiğim yere yürüdüp beklediğimi, kaç kez çıldırdığımı hatırlamıyorum. Sanırım biraz kocadım.

Bir buçuk saat sonra bile hala gelmeyince başına bir şey geldiğini düşünüyorum artık. Sonra banka demişti diye bankaya gidiyorum. Arkadaşım bir yunan adasında, bir bankanın klimalı bekleme salonunda sırasının gelmesini bekliyor ama dönüp haber vermiyor. Daha bir kaç saat önce geldik, üç gün burada birlikteyiz ve ben hiç eğlenmiyorum.

Mavra Volia, Emporios

Elimizde ki haritadan Pirgi tabelalarını takip ederek Chios merkezden çıkıyoruz. Çok zor olmuyor. Limanı ardınızda bırakıp sahil yolundan devam edince tabelalar sizi yönlendiriyor. Yollar çok düzgün ama daracık. Kimsecikler yok. Yolda tek başımıza gidiyoruz. Arada tek tük araç çıkıyor o kadar.

Yolumuzun üstünde önce Armolia diye bir köyden geçiyoruz. Burası seramik işçiliğiyle ünlü. Tutamayıp kendime çok güzel çorba fincaları alıyorum. Euroyu 5,5’le çarpmayınca çok ucuza geliyor. Çarpınca da insanda çarpıntıya sebebiyet veriyor.

Sıcaktan baygınlık geçirmek üzereyken öğle sıcağını Mavra Volia‘da değerlendirelim istiyorum. Pirgi‘den hemen önce Emporios tabelasından girmeniz gerekiyor. Boşuna Mavra Volia tabelası aramayın çünkü yok. Bu volkanik siyah taşlı plaj Emporios köyünün plajı.

Tabelalar da o şekilde. Ana yoldan ayrılınca kısa sürede plajda oluyorsunuz. Girişinde bir ücretsiz otopark var. O kadar az insan var ki inanılır gibi değil. Şezlong yok, şemsiye yok. Biri başınıza dikilmiyor. Bir köşede bir taverna var. Eğer isterseniz kahvenizi, biranızı içebiliyorsunuz. Sessiz sakin.

Üç beş insandan başka insan yok. Biz de olsa nasıl olurdu diye düşünmeden edemiyor insan. İlk inilen ana plajdan başka sağdaki tavernanın oradan yürüyünce daha büyük ve heybetli bir siyah plajla karşılaşıyorsunuz.

Burada sadece iki kişi var. Plajda olanların çoğu Türk zaten. Dediklerine göre bu taşları avucunuzda tutup ısıtırsanız manyetik bir gücü varmış. Deneyip görücez bakalım. Daldım, çıktım. Öğlen yaşadığım stresi suya bıraktım gidiyorum şimdi.

Pirgi

Yolumuzun üstünde ki ve benim fotoğraflarını görüp çok merak ettiğim köyün adı Pirgi. Burada ki binaların üstü Ksista yani çizik denilen süslemelerle kaplı. Tüm evler tüm sokaklar desenli. Bir rivayete göre Cristof Colomb dünya turuna çıkmadan önce burada kalmış ama kimse sorsam böyle bir bilgiye sahip değil.

Köy meydanında oturup bir şeyler içmek için bir sürü masa sandalye var. Sorun şu ki adada yaşayan ya da dolaşan insan pek yok. Daracık sokaklarına kendimizi salıp birbirinden güzel evlerden hangisini fotoğraflayacağımızı şaşırmışken teyzeler kapıların önünde kahve bisküvi keyfindeydiler. Tabi ki arkadaş oldum. O bisküvinin tadına baktım. 

Enteresan olan fotoğraf çekilirken kameraya bakmamaları. Çoğu fotoğraf isteğime yanaşmıyor. Zaten siyah giyinmiş kadınların fotoğrafını çekmemem gerektiğini Thassos adasında öğrenmiştim. Onlar kocaları ölmüş yas tutan kadınlar. Saygı duymak lazım.

Kartpostal gibi fotoğraflar çıkartıyoruz. Hayatımın en dar sokaklarından birinden geçiyorum. Bizim Mardin evlerinden bildiğimiz abbaralar her yerde var burada da. Hiç gidesim gelmiyor.

Mesta

Artık dolaşmaktan yorulan ve acıkan arkadaşımın isteğiyle Olympi köyünü yarın gelmek şartıyla es geçip Mesta’ya gidiyoruz. Adada ki diğer köyler gibi Mesta da yüksek duvarlı ve labirent gibi. Burada ki köylerin özelliği bu. Zaman içerisinde mütemadiyen korsan saldırılarından, Cenevizlilerden, Osmanlıdan hep birilerinden korunmak için yüksek duvarlarla, beşgen şeklinde labirent gibi inşa edilmiş.

Şehrin ilk başta iki kapısı varmış. Şimdilerde dört kapısı var. Her köşesinde bulunan kuleler şimdilerde ev olarak kullanılıyor. Sakız da sağlıklı bir konaklama ancak merkezde yapılabiliyor. Mesta da ilk başta sadece Anna’nın evini bulabildik. İnternet dahil hiç bir şey yok. 40 euro bir gece konaklama. Bir kuruş inmeyen Anna “işinize gelirse” diye bir hareket yapınca arkadaşım ve ben çıkıyoruz. “Birkaç saat uyuyacam zaten. Yatarım ben arabada” diyorum. Arkadaşım ben de yatarım deyip beni çok şaşırtıyor.

Otelden vazgeçip, limana inip, yemek yemek istiyoruz. Mesta Port’ta iki tane taverna var. Bir tanesine oturup muhteşem deniz ürünlerine boğuyoruz kendimizi. Tabelası yunanca olduğu için tavernanın adını öğrenemiyorum. Ahtapotundan kalamarına uzosuna kadar birçok şey yiyip 40 euro ödüyoruz. Sakız diğer yunan adalarından birkaç euro daha pahalı.

Akşam serinliği de başlayınca içeri geçip interneti kullanıyoruz. Oldukça uzun saatler geçirmemiz arkadaşımı rahatsız edince tavernadakilere durumu anlatıyorum. Kalacak yer bulamadığımızı söyleyince önce arabayı tavernanın önüne çekmemizi söylüyorlar.

Ben bunun rahatlığıyla Mesta’nın gece ışıklandırılmış halini görmek istiyorum. Arkadaşım araba kalıp dinlenecek. Ben kendimi kimsenin olmadığı sokaklara salıyorum. İn cin top oynuyor. Kah fotoğraf, kah video çekerken yanımdan biri geçiyor ve beni takip ediyor sanarak ilk kalp çarpıntımı yaşıyorum. Bir şey olsa kimse yok etrafta.

Nasıl becerdiysem sadece 4 çıkışı olan köyden çıkmayı da başarmışım. İstesen olmaz. Şimdi dik duvarların dibinden yürüyerek bir kapı bulmalıyım. Neyse ki çok aramadan buluyorum. Yürürken kapının önünde sigara içen bir kadınla sohbet ediyorum. “Nerede bu insanlar” diyorum. Çoğunun Amerika gibi başka ülkelerde yaşadıklarını, sadece yazları geldiklerini, hafta içi olduğundan pek turistinde olmadığını öğreniyorum.

Mesta da sadece 50 kişi yaşıyormuş. O evlerin hepsi bomboş. Tüm bunları ne Türkçe ne Yunanca ne İngilizce konuşamadan anlayabilmiş, onunda anlatabilmiş olması ne mucize değil mi? Nece konuştuk bilmiyorum ama anlaştık. Sarılıp ayrılıyorum. Sarılmadan bırakmam mümkün değil.

Mesta Ve Joon

Tekrar Mesta Port’a döndüğümüzde arabayı tavernanın önüne çekiyorum. Joon onda kalabileceğimizi söylüyor. Joon tavernanın sahibi sanıyorum. Yol harika insanlar çıkartıyor karşıma. Tekrar Mesta’ya dönüyoruz. Evin alt katı kubbeli, çok dik ahşap merdivenden üst kata çıkılıyor. Çok yüksek tavanlı olan üst katta ahşaptan bir asma kat daha var. O asma katın tavanı çok alçak. Ben ayakta duramıyorum, uzun da değilim o derece yani. Joon bize temiz çarşaflar veriyor. Oğluyla kızının odasında kalıcaz. Çocukları Atina da yaşıyormuş.

Evi dolaşıp sorular soruyorum Bir fotoğrafa gözüm takılıyor. Fotoğraftaki insanları Joon şöyle anlatıyor. “Arkadaki (parmağıyla işaret ederek) father father father, solda ki mother mother mother, sağdaki mother mother mother mother.” Buradan da anlaşılacağı üzere pek Ingilizce konuşan yok bu taraflarda. Yine hiç bir dil konuşamıyoruz. Ayni ruhtaki insanlar için çok da gerek yok aynı dili konuşmaya. O fotoğraf kaldığımız evin kapısında çekilmiş.

Bize sakız reçeli hediye ediyor. Sonra da bir sabah kahvesi yapıp uğurluyor. Türk kahvesine onlar Greek coffee diyor. Joon içine süte benzer bir şey koyduruyor. Çok sevdim. Aynı dibek kahvesi gibi oldu. Gittim aradım buldum aldım. John yine bizi bekliyor. Ben de İstanbul’a davet ettim.

Bir yunan adasında, ortaçağdan kalma bir köyde, yine ortaçağdan kalma bir evde uyudum. Sabah sokaklarında son bir kez dolaşırken otel sorduğumuz meydanın hemen yanında bir otel görüyoruz. Otel için 70 euro fiyat veren garson kız bize buradan bahsetmemiş. Anna’nın evine mecbur olmuştuk. Hem de iki adım daha yürüsek görecekmişiz.

Bu otel tertemiz ve çok güzel. İnternet, kahvaltı her şey var ve 40 euro. Burada kalınabilirdi. Anna’nın evine para vermek pek akıllıca değil. Lida Mary Rooms&Suites otelin adı. +30 6976629668(Tasos) tabelasında böyle yazıyor

Olympi

Dün göremediğim Olympi köyüne gidiyoruz. Önce bu köyün yakınlarında ki Olympi Mağarası’nı görelim diyoruz. Yol sorduğumuz motorlu bir amca yolunu değiştirip, önümüze düşüp, bize öncülük yapıyor bir müddet.

Dere tepe aşıp gidiyoruz ama kapı duvar maalesef. Geç saatte açılıyormuş sonradan öğrendiğimize göre. Onu görmek bir sonraki gelişime kalıyor. Olympi, Mesta’nın küçüğü gibi. Aynı korsan saldırılarından yüksek duvarlar ve labirent sokaklar.

Anladığım kadarıyla Mesta daha turistik ve bakımlı. Burada ki minik meydanda kahvaltı ederken bir kadın bize nereli olduğumuzu soruyor. Türk ve İstanbul olduğunu duyunca gözleri neşeyle parlıyor.

Türkçe”Hoşgeldiniz” diyor. İstanbul’da doğduğunu anlatıyor. Bir kahvaltı 7,5 euro ve iki kişiye yetecek kadar çok.

Lithi’ye Giderken Yakıt Sorunumuz Başlıyor

Arkadaşım daha önce Sakız’a beş kez, günübirlik gelmiş. Lithi’yi çok beğenmiş. Bir sonraki durağımız orası olacak ama aracımızın benzin ışığı yandı. Biz az almıştık. Bittikçe doldururuz diye düşünmüştük ama bu işlem Sakız adası için geçerli değil.

Bir benzinci buluyoruz ama bir kadın bize yüzünde garip bir ifadeyle “no gas” diyor. İlk başta bir sonrakinden alırız diyoruz. O yüzündeki ifade bize acıma ifadesiymiş sonradan anladığımıza göre. Bir sonraki benzinci komple kapalı. Lithi‘de oteller var, yerleşim bölgesi, orada kesin vardır diyoruz ama orada da yok. Sahile inip birilerine yedek benzinleri var mı diye sormaya başlıyorum.

Orada otel işleten bir Türkle karşılaşıyoruz. Onlar da bize en yakın yerin 10 km ötede olduğundan bahsediyor ama o ışık yanalı çok oldu. Bu araba oraya gitmez. O sırada bir motor ve yemek yiyen motorcular farkediyorum. Bir motorcu asla kimseyi yolda bırakmaz. Alman bir motorcudan bize yardım etmesini istiyorum. Aralarında konuştuktan sonra bana yemeği bittikten sonra gidip alabileceği işaret ediyor.

İşte bu kadar” diyorum ama arkadaşım ağlamaya başlıyor. Onun için bu yeterli değil. O birinin deposundan çekelim istiyor. Ben yaşanan her şeye rağmen eğleniyorum, o ağlıyor. İnsanların olaylara yaklaşımı çok farklı. Zaten sonradan Alman motorcu kendi deposundan çekip bizim depoya 3 litre benzin veriyor. Nasıl müteşekkirim anlatamam. 5 euroluk yakıt bizi bir sonraki benzinciye götürür.

Tüm stresli anlarda dimdik ayakta kalıp gülümseyen ve çözmeye çalışan ben her şey bittikten sonra bir sinir çökmesi yaşarım. O zaman suya stresimizi bırakma zamanı. Kısa bir yüzme molası veriyoruz.

Lithi kumluk bir deniz. Şezlong şemsiye ve tesis sevenler için harika bir yer. Çocuğu olanlar çok mutlu olabilir. Denizi sığ ve kumluk. Lihti’de 40 eurodan başlayan fiyatlarla birkaç otel mevcut. Lithi’ye gelirken o kadar çok muhteşem turkuaz renkli bakir koydan geçtik ve benzin olmadığı için giremedik ki. Onların üstüne bu denizde yüzmekten mutlu olmamam gayet doğal bir şey.

Volissos

Yakıtımızı alınca adanın kuzeyine doğru yol alıyoruz. Yol üstünde ki bakir koylar devam ediyor ama arkadaşım bakir koylara girmekten korktuğunu söylüyor. İnemiyoruz. Volissos Köyü var hedefimizde. Minicik köy meydanında küçücük bir bakkal ve önünde çok şirin masa sandalyeleri var.

Kadına köyle ilgili bir şeyler soruyoruz. Yukarıda ki kaleyi gösteriyor. Başka bir şey yok diyor. İnternette okuduklarımdan Homeros’un doğduğu ortaçağ köyünün burası olduğuna dair bilgilerim var. “Homeros’un evi nerede” diyorum? Biraz düşündükten sonra kimlerden diye sorunca gülümseyip teşekkür edip ayrılıyorum. Homerosgillerden diyemiyorum.

Yukarıda ki kaleyi görelim bari diyorum. Arkadaşım “aman kale işte” diyor. Arkadaşım bir arkeolog. Şaşırıyorum. En iyisi bir benzinci bulmak ve derin derin nefes almak. Adanın en büyük benzincisini bulmak ve yakıt alabilmek bende bir coşku seline sebep oluyor.

Anavatos

Anavatos‘la ilgili okuduklarım o kadar çok ilgimi çekmişti ki. Anavatos‘un anlamı erişilmezmiş. Denizden 450 metre yukarıda kurulu bir ortaçağ köyü burası. Osmanlıdan kaçmak için sığınan, esir düşmektense ölmeyi tercih edip uçurumdan atlayan 400 kişinin bir zamanlar yaşadığı yer ve ben görmeyi çok istemiştim.

Sadece bir ailenin yaşadığını geçen gece sokakta karşılaştığım kadın anlatmıştı. Tek bir girişi bulunan üç tarafı uçurumlarla çevrili bu köye tabi ki gittim ama göremedim. Arkadaşım görmek istemedi. “Köy işte diğerleri gibi” dedi. Artık savaşmaya gücüm kalmadı. Köyün yanından geçip gittim.

Lagkada

Eğlence ve taverna arıyorsanız Chios’un kuzeyindeki Lagkada çok şirin bir kasaba ama kalacak yer HİÇ yok. Chios merkezden kuzeye doğru gittiğinizde oldukça yakın olduğunu göreceksiniz. Biz gittiğimizde oldukça rüzgarlıydı ve pek kimse yoktu.

Ada da normalde kimsecikler yok zaten. Lagkada bana aradığımı vermeyince diyorum ki “hadi Chios’ a dönelim ve merkezi gezelim.” Sakız adasının kuzeyinden merkeze inerken kayıp insanları buluyoruz. Araba koyacak yer yok.

Sakız adasının güneyi bomboş plajlarıyla dururken küçücük bir koyun içinde 300 spartalı ve yol üstündeki arabaları, üst üste denize giriyorlar. Hayat çok garip.

Chios merkeze yaklaştıkça da Sakız adasının sembollerinden olan yeldeğirmenleriyle karşılaşıyoruz. Değirmenlerin binaları var ama yelleri yok.

Chios

Chios merkeze gelince arabayı parkedecek yer arıyoruz. İlk geldiğimiz gün deli gibi kalabalık olan meydanda kimsecikler yok. Arkadaşım ehliyetini unuttuğu için arabayı ben kullanıyorum. Kendisi mükemmel araba kullandığı için kimseyi beğenmiyor.

Önce bir otel arayışına giriyoruz. Limanda deniz boyunca yürüyünce arka sokaklarında bir sürü otel var. Çok fazla düşünmeden Holidays Rooms Hotel de odamızı alıyoruz. 35 euro fiyatı ve asla indirim yapmıyorlar. Kostas bize odamızı gösteriyor. Minicik balkonundan denizi ve Osmanlı camisinin minaresini görebiliyorum.

İnterneti bulur bulmaz önce birikmiş işlerimi halledip kendimi sokaklara salıyorum. Chios merkezde her şey var. Marketler, mağazalar, tavernalar…Bildiğimiz şehir burası

Greek Fish Taverna

Gece de tek başıma çıkıp yemek yiyeceğim bir yer arıyorum. Kalabalıklara karışasım yok. Hiç kimsenin olmadığı tam köşedeki Greek Fish Taverna‘ya oturuyorum. Kalamar ızgara yemek gibi bir planım var. Tava yaptıklarını öğrenince kalkmaya yelteniyorum ama istediğimi yapacaklarını söylüyorlar. Beni ikna ediyorlar.

Sakız adasına özgü uzodan içmek istiyorum. Normalde alkol kullanmam. Anason kokusuna hiç dayanamam ama bu akşam ihtiyacım var. Sakız adasında uzoyu bardağın yarısına kadar doldurup üstünü ağzına kadar buzla doldurup içiyorlarmış. Diğer uzolardan da farklıymış. İçebilmem bu sebeptenmiş.

Yemek yiyip, internette arkadaşlarımla sohbet edip, kafamı dağıtıyorum. Arkada harika greek müzikler çalıyor.İlerleyen saatlerde tavernanın sahibi Dimitrios nereli olduğumu soruyor ve sohbet böyle başlıyor.  En son masaya şirin garsonumuz da dahil oluyor. Çok eğlenceli saatler yaşıyoruz.Mükemmel insanlar.

Bana Sakız adasına özgü sakız likörü tattırıyorlar. Çok beğenince bir litrelik şişeyi bana hediye ediyor. Uzoyu da çok beğendiğimi söylemiştim. Bir şişede ondan getirtirirken durduruyorum. En son, bir sonraki sefer geldiğimde Çeşme manzaralı sadece bana ait bir evde kalabileceğimi, araba kiralamamamı, onunkini alabileceğimi söylüyor. Ben de onları İstanbul’a davet ediyorum. Sabah dörde kadar sohbet devam ediyor.

Gidebilirim desem de beni otel odama kadar bırakıyorlar. Suriyelilerin çok olduğundan ve beni hop diye kolumdan çekip götürebileceklerinden bahsediyorlar. Geçekten adada çok fazla arap var. Şimdiye kadar hiç bir yunan adasında karşılaşmadığım kadar gözle taciz olayı yaşadım merkezde dolaşırken.

Eğer giderseniz mutlaka Greek Fish Taverna ve güleryüzlü sahibi Dimitrios‘la tanışın. Muhteşem lezzetlerinden, hoş sohbetlerinden tadın. Yüzünüz ne kadar asık girerseniz bir o kadar gülerek çıkacağınızın garantisi var. Ertesi gün markette baktığımda bana hediye ettikleri likörün 19 euro olduğunu görüyorum. Ben 18 euro hesap ödemiştim.

Ve Son Gün Neye Niyet Neye Kısmet

Hayatımda pek nadir olarak kabinlerde üst değiştiririm. O tek seferde de şapkamı, maskemi kabinde unuttuğumu ertesi gün farkediyorum. Lithi’de ki otelde çalışan türkün kartını almıştım. Arıyorum ve kabinde buluyor bir gün sonra bile. Bizde olsa nasıl olurdu diye bir kez daha sorguluyorum.

Son günümüzü denize ayırmıştık. Mavra Volia hayalleriye kıvranırken yine sevmediğim ve beğenmediğim Lihi’ye gitmek zorunda kalıyoruz. Hava zaten bulutlu. Madem öyle burada takılalım diye düşünüp şezloga geçiyoruz. Hemen bir çocuk beliriyor. Bir şeyler içersek oturabileceğimizi söylüyor. “Tamam” diyoruz. Gelince hemen parasını istiyor ama biz çantamızı arabada bıraktık.

Araba onların otelinin önünde. Bir yere kaçamayız yani. Zaten 1,5 euro için neden kaçalım. İşletmeci bir Türk olunca o çocuğu defalarca yanımıza gönderiyor. Arkadaşım üstünü değiştirmek için arabaya gidince de arabaya gidip istiyor. Yunan da böyle şeyler yaşanmaz. Adamların umrunda değil. Böyle olduğu içinde kimse kaçmaz. Bunu bir kez daha düşünmek lazım.

Bu sefer başka bir dağ yolundan Chios’a dönüyoruz. Arabayı teslim etmemiz lazım ama araba kiraladığımız yer kapalı. Genelde “arabanın üstünde anahtarı bırak git” derlermiş. Rahat insanlar yani. Feribot saatini beklerken alış veriş yapıp bir şeyler yiyoruz. Arkadaşım buranın peynirlerini çok seviyor ve sabah peynir alış verişi yapmış. Feribota getiriyorlarmış. Peynirler o kadar geç geliyor ki neredeyse feribota yetişmeyecekti. 

  • Sakız ağaçlarıyla ünlü ada da birkaç sene önce çıkan yangında simsiyah yanmış ağaçlar kalmış. Yollar bomboş.
  • O kadar çok bakir koydan geçtim ki karavanla gelsem hepsine girer çıkardım dedim. Kamp yapmaya çok uygun. Sakız adasın da farlar açık gidilirse ceza yiyeceğimizi söylediler. Ne kadar doğru bilemiyorum.
  • Bu adayla ilgili okuduklarımla adayı çok farklı buldum ben. Çoğu bloğun masa başından yazıldığı izlenimi verdi ya da bakış açılarımız çok farklı.

Ve Bir Bahar İsyanı

Alıştığınız gibi bir yazı değil bu sefer ki. Bolca neşe ve eğlence barındırmıyor. Arada can sıkıcı şeylerde yaşanıyor bu sefer olduğu gibi. Çoğu zaman yaşananları kendime saklama gereği duyardım, artık yazmam gerektiğini düşünüyorum. Üç gün boyunca devamlı kendimi anlattığım, güzel bir şeyler yaşamak için çırpındığım, birilerini bir yerler görmek için ikna etmek zorunda kaldığım zamanlar geçirdim.

Bu vesileyle bunu buraya yazayım ki bu bloğu yazdığım için bu şekilde geziyor değilim. Ben iş yapmıyorum. Benim gezme tarzım bu. Hep böyleydim. Yazma kısmı sonradan geldi. Fotoğraf çekmeyi ve güzel kareler yakalamayı seviyorum. Rastgele fotoğraf çekmekten, çektirmekten hoşlanmıyorum ve gezilerimde fotoğrafa vakit ayırıyorum. Benimle bir yere gitmek isteyen herkese duyurulur ki ben zalım geziyorum.

Telef olursunuz. Bir daha düşünün. Her sokakta kaybolmaya, gerekirse arabada yatmaya, gerekirse aç kalmaya, okuduğum ya da duyduğum bir şey için kilometrelerce yol gitmeye hazırsanız gidelim.  Bütün bunların yanında eğer yoldan çıkmaya hazırsanız ve inat etmezseniz  sınırsız kahkaha, bolca bulaşıcı neşe , eğlence garantisi var.

Sonra “niye yalnız geziyorsun, sıkılmıyor musun”? diyorlar. Sıkılmıyorum. Ben yolun bana verdiği şeylerle çok eğleniyorum. Bu gezide ben yine başıma gelen her şeyde çok eğlendim, çok güldüm ve tecrübe edindim.Bana yakıştırıldığı gibi belki HİPPİyimdir. Benim dünyam sizin yaşadığınız dünyadan farklı. Sonuçta kendimden memnun ve de mutluyum. Önemli olan tek şeyde bu.

 

  • Halkidiki
  • Halkidiki
  • Selanik, Rembetiko bar
  • Rembetiko bar
  • Kavala
  • Nostos Taverna
  • Sirtaki
  • Sirtaki arkadaşlarım
  • Şifalı olduğu söylenen çeşme
  • Aya Dimitri Kilisesi alt kat
  • Beyaz Kule kapısı
  • Aristoteles Meydanı, Galerius Kemerleri
  • Selanik, Atatürk'ün evi
  • Kavala
  • Halkidiki Yunanlı arkadaş
  • Beyaz Kule
  • Aya Dimitri Kilisesi üst kat
  • Aristoteles Meydanı, Galerius Kemerleri
  • Selanik Kalesi
  • Atamızın evindeyim
  • Beyaz Kule
  • Kavala
  • Beyaz Kule manzarası

Selanik’e iki defa iki farklı etkinlik için gittim. Biri sirtaki yapmak diğeri sizi şaşırtacak olan horon oynamaya gittik. Selanik Atatürk’ün doğduğu yer olmasıyla da bizim için ayrı bir önemli. Selanik’te gezilecek çok güzel yerler ve lezzetlerle çok güzel anılarım var.

Mübadelede Gönderilen Pontus’lu Dostlar ve Horon

selanik’e ilk gezimin sebebi horon gecesi içindi. ikincisi Sirtaki dansı. Karadeniz de ki Pontus Rumları mübadelede Selanik‘e gönderiliyorlar ve Menemeni bölgesine yerleştiriliyorlar. Onlar oraya gidiyor ama yetiştikleri kültürü unutmuyorlar. Dernekleri var ve sabahlara kadar horon yapıyorlar. Türkiye’de duymadığım kadar Karadeniz müziği dinleyip, horonlarını izledim sabahlara kadar. Horon barları var. Mahallenin papazıyla Şarap içip horon yapabiliyorsunuz.

Selanik, Rembetiko bar
Selanik, Rembetiko bar

Selanik’teki bir derneğin  davetlisi olarak sabaha karşı 5’te yola koyuluyoruz. Hafta içi olması sebebiyle yollar açık, gümrükte hiç beklemeden 5 saatte Selanik’teyiz. Yol boyunca otobanlarda adım başı para ödüyorsunuz. Otomatik geçiş yok. Çok az benzin istasyonu var ve wcler çok temiz değil. Nerdeyse hiç birinde klozet kapağı, tuvalet kağıdı, sabun yok. Bu durumlara hazırlıklı olmanızda fayda var.

Aristoteles Meydanı

Selanik’te ki arkadaşlarımız bizi karşılıyor. Selanik Osmanlı izlerini çok fazla taşıyan bir şehir. Siesta saatleri 2 ile 5 arası biraz durgun olan şehir akşam saatlerinde çok canlanıyor.İzmir kordon boyunu anımsatan sahilde bir sürü kafe var. Her türlü börek var Üsküp gibi. Kahvaltıda börek ve kahve var genelde.

Aristoteles Meydanı, Galerius Kemerleri
Aristoteles Meydanı, Galerius Kemerleri

Aristoteles Meydanı, Galerius Kemerleri ve üstündeki taş oymaları görülmeye değer. Selanik’in tam ortasından geçen Ancient Agora muhteşem ışıklandırmasıyla özellikle gece çok güzel gözüküyor.

Aristoteles Meydanı, Galerius Kemerleri
Aristoteles Meydanı, Galerius Kemerleri

Benim gibi tarih kokan şehirleri seviyorsanız koşan atları görebilir bir an da eski Roma’ya ışınlanabilirsiniz. Trafiğe kapalı olan bu yolda size antik kalıntılar eşlik ederken sağlı sollu dükkanlar, hediyelik eşyalar, cıvıl cıvıl bir cadde var.

Atatürk’ün Evi

İlk Atamızın doğduğu evi geziyoruz. Genç Mustafa halini bile yapmışlar. Çok değişik duygular. Müze olarak düzenlenen evde Türk görevliler var.

Selanik, Atatürk'ün evi
Selanik, Atatürk’ün evi

Eskiden atamıza ait eşyalarda varmış ama restorasyondan sonra sadece canlandırmalar var. Kapıda önce sıraya giriyorsunuz. Daha sonra görevliler sizi gruplar halinde içeri alıyor. Genelde de çok kalabalık oluyor. 

Atamızın evindeyim
Atamızın evindeyim

Çok işlek bir caddede ve araba parkı büyük sorun. Kendi aracıyla gidenler Bu caddede olduğu gibi Selanik’in diğer yerlerinde de araç parkının bir sorun olduğunu unutmamalı. Kalabalık bir şehir.

Beyaz Kule

Beyaz Kule en ünlü yapısı, Selanik’in simgesi. Yunanca adı Lefkos Pyrgos. İlk yapımı Bizans zamanı olan yapı zaman içinde yıkılmış ve viran şekilde kalmış. Ta ki Kanuni Sultan Süleyman‘a kadar. Muhteşem Süleyman kuleyi görmüş ve yeniden yapılmasını emretmiş.

Beyaz Kule
Beyaz Kule

Bir rivayete göre Beyaz kule’yi yapan Mimar Sinan‘dır ancak bu kanıtlanamadığı için kayıtlara Venedikli mimarlar tarafından yapıldığı kaydedilmiş. Kule Osmanlı zamanı Kale, garnizon ve hapishane olarak kullanılmış.

Beyaz Kule kapısı
Beyaz Kule kapısı

1912’de Balkan Savaşların da Selanik Yunanlıların eline geçince kule beyaza boyanmış. Kuleyi vaftiz amacıyla bunu yapmışlar. Zamanla kule eski rengine dönmüş ama adı Beyaz kule olarak kalmış. 

Beyaz Kule
Beyaz Kule
 

Giriş 3 euro. Kordon boyunda yürürken her yerden görülebiliyor. Selanik zaten İzmir’in kopyası gibi. Yukarıdan manzarası muhteşem. İçeriyi dolaştıkça sergi alanlarından geçiyorsunuz. Tırmandığınızı anlamıyorsunuz bile. Manzarası harika. 

Beyaz Kule manzarası
Beyaz Kule manzarası

30 metre yüksekliğe 70 cm çapa ve 6 kata sahip müze pazartesileri kapalı. Diğer günlerdeyse 8:30-15:00 arası açık. Eskiden kapısının üstünde Türkçe olarak Kanuni’nin yaptırdığı yazıyormuş ama şimdilerde bu tabelayı kaldırmışlar. 

Selanik Kalesi

Tepelere çıktığınızda Selanik Kalesi’ne ulaşıyorsunuz. Normalde manzarası çok güzel ama Selanik bize güzel yüzünü göstermiyor, sislerin arkasına saklanıyor. Kaleden sadece surları kalmış.

Selanik Kalesi
Selanik Kalesi

Etrafında hediyelik eşya alabileceğiniz dükkanlar var. Bana Ankara kalesi ve çevresini anımsatıyor. 

Aya Dimitri Kilisesi

Selanik’te Osmanlı mimarisi birkaç tane cami var ama hepsi kapalı yada restore ediliyor. Bir tanesini geziyoruz, sergi alanı olarak kullanılıyor. Bana en ilginç gelen yapı Aya Dimitri Kilisesi Osmanlı zamanındaki adıyla Kasımiye camisi.

Aya Dimitri Kilisesi üst kat
Aya Dimitri Kilisesi üst kat

Aziz Dimitri’nin şehit edildiği Roma hamamı kalıntılarının üstüne inşa edilen kilise Osmanlı zamanında cami olarak kullanılıyor ve zamanla hamam unutuluyor. Büyük Selanik yangınında cami yanınca altındaki hamam gün yüzüne çıkıyor. Sonrasında üstüne kocaman bir kilise inşa ediyorlar.

Aya Dimitri Kilisesi alt kat
Aya Dimitri Kilisesi alt kat

Alt katı da müze olarak kullanılıyor. Kilisenin girişinden girip daracık bir merdivenden aşağı indiğinizde karşınıza çeşmesiyle ve ,surlarıyla roma sokakları çıkıveriyor. Benim gibi yeraltı şehirlerini seviyorsanız buraya bayılacaksınız. Aziz Lahiti ve şifalı olduğu söylenen çeşmesiyle sizi bekliyor.

Şifalı olduğu söylenen çeşme
Şifalı olduğu söylenen çeşme

Selanik’i gezmeniz için bir iki gün yeterli olacaktır. Her yer de bizden birileri karşınıza çıkıyor. Çoğu Türkçe konuşuyor. Şehri gezdikten sonra kendimizi Selanik’li dostlarımızın önerdiği çok şirin bir restoran olan Nostos Taverna’nın deniz mahsulleri mutfağına teslim ediyoruz.

Nostos Taverna
Nostos Taverna

Kaleden inerken ara sokakların birinde. Ambiansı, çalan müzikleri ve enfes lezzetleriyle hala unutamadığımız bir yer oldu bizim için. Genelde her restoranın kendine özgü yemekleri var. Orada yediğiniz şeyi başka bir yerde yiyemiyorsunuz. Akşam horon gecesindeyiz. Gözlerime inanamadım. Her şey Karadeniz ama biz Selanik’teyiz. Sabah 4’de kadar derneğin düzenlediği gecede horon yaptıktan sonra sabaha kadar açık olan tavernalara gidip horon oynuyorlar. Ben onları seyrediyorum. Ben Selanik’i gezmeye geldim onlarla birlikte.

Kavala

Ertesi sabah şirin kasaba Kavala‘ya hareket ediyoruz. Minicik bir sahil kasabası. Kavala‘nın girişinde seyir terasından bu şirin kasabayı seyrediyoruz.Tepede ortaçağdan kalma kalesi, sahilde küçük küçük balıkçı restoranları, mavi örtüler, yunan müzikleri, şirin mi şirin bir yer.

Kavala
Kavala

Hemencecik geziliveriyor. Her yer de meşhur Kavala kurabiyeleri satılıyor. Sadesi, limonlusu, bademlisi. Hediye götürülebilecek en güzel şey. Aşağılarda kutusu 5 euroya satılırken yukarılara çıktıkça 2 euroya bile bulunabiliyor. Muhteşem deniz mahsullerinin tadına bakmaya devam ediyoruz. Fiyatlar çok ucuz.

Kavala
Kavala

Kalamarı, karidesi, cacikisi, ünlü kabakisi, uzosuyla en fazla 15 euroya kalkabiliyorsunuz. Her yerde fiyat neredeyse aynı ve servisleri yavaş. Kalabalık grup gidiyorsanız ne derseniz deyin tek hesap geliyor. Ayrı hesap istiyorsanız masaları birleştirmeyin derim. Kimsenin acelesi yok, relaks. Beklemeyi öğrenmeniz için güzel bir fırsat.

Kavala
Kavala

Selanik Sirtaki

İkinci Selanik gezimizin amacı sirtaki yapmak. Yunan yemekleri ve müziklerini seven ben, kışı boş geçirmeyip sirtaki öğreniyorum. Öğrendiklerimizi deneyimlemeye gidiyoruz.

Halkidiki Yunanlı arkadaş
Halkidiki Yunanlı arkadaş

Yunanistan’da yerel halk sirtaki yerine hasapiko yada zeybekiko yapıyor. Sirtaki yapan bizleri belgesel izler gibi izliyorlar. Çünkü Yunanistan’da sirtaki yapan yok. Zaten sirtaki de ünlü Zorba filminden sonra gelişmiş bir dansmış. Taverna bizim için sirtaki çalıyor. Normalde sirtaki müziklerini de pek çalmıyorlar.

Sirtaki
Sirtaki

Yolda, Halkidiki sahillerinde, otobanda nereyi bulursak hemen sıralanıyoruz ve sirtaki yapıyoruz. Çok eğleniyoruz.

Halkidiki

Halkidiki Selanik’e çok yakın. Haritada üç parmak gibi gözüken bölgenin adı bu. Avrupa’nın Maldivler‘i diyorlar. Deniz tatili için çok uygun. Havanın soğuk olması bizim denize girmemize engel oluyor ama ormanların içinde kaybolmuş güzellikteki otelleri vaha gibi.

Halkidiki
Halkidiki

İnce kum sahili uçsuz bucaksız mavilikleri arka fondaki ormanları yeşili maviye katıştırması, yol boyunca minik yunan köyleri, köylerdeki küçük dükkanlar, hep arka fonda çalan rembetikolar, küçük mavi sandalyeli restaurantlarıyla rüya gibi. Yemek harici şeyler ucuz değil.

Sirtaki arkadaşlarım
Sirtaki arkadaşlarım
  • Porto Lagos
  • Agios Nikolaos Kilisesi
  • Agios Nikolaos Kilisesi
  • Agios Nikolaos Kilisesi
  • Porto Lagos
  • Porto Lagos
  • Porto Lagos, Yunanistan

Porto Lagos’ta gölün üstünde tahta köprülerle bir birine bağlanmış iki kilise var. Muhteşem manzarası ve dini boyutuyla önemli bir ziyaret alanı. Porto Lagos daha önce bir turumuzda fikrimiz bile sorulmadan programdan çıkartılan göller bölgesi. Yunanistan’ın en sulak bölgesi ve bir kuş cenneti Porto Lagos. Belki de turlardan vazgeçme sebebim.

Porto Lagos
Porto Lagos

Porto Lagos’a nasıl gidilir?

Thassos adasından dönüyoruz artık. Sınırdan geçmeden önce son görmek istediğim yer Porto Lagos. Bir önceki sefer aracın içinde giderken sağda şeklinde gösterilip, otobüsten indirilmediğimiz, fotoğraflarını görüp hayıflandığım Porto Lagos‘u çok merak ediyorum. Yol  arkadaşım benimle aynı fikirde değil ama ben ısrarcıyım. İkinci sefer bu kadar yaklaşmışken yine görmeden gitmiycem. Çok kararlıyım. 

Porto Lagos, Yunanistan
Porto Lagos, Yunanistan

Porto Lagos sınırdan geçtiğinizde İskeçe yolunda. Otobandan çıkmanız gerekiyor. Otobandan çıkınca çok fazla yolunuzu uzatmadan burayı görebilirsiniz. Biz Thassos adası dönüş yolunda ziyaret edeceğiz. Biz gideceğimiz ülkenin haritasını çevrim dışı telefonumuza indirip yolumuzu kolayca buluyoruz. Tavsiye ederim. Çok konfor sağlıyor. Çok sorulan soruya da bir cevap olsun. Burası Yunanistan‘da ve evet shengen olmadan bu ülkeye ve buraya gidemezsiniz. 

 

Agios Nikolaos Kilisesi

Hava kurşuni renkte ve soğuk değil. Benim çok sevdiğim bir fotoğraf ışığı var havada. Porto Lagos‘a gelip gölün kenarında ki otoparka arabayı bırakıp köprüye doğru ilerliyoruz. Thassos adasında manastıra girerken kol ve bacaklarımızı kapatan giysiler vermişlerdi. Burada da yine bir etek verdiler bana. Şortla giremiyorsunuz.

Porto Lagos
Porto Lagos

Tahta bir köprünün üstünden kiliseye doğru yürümeye başlıyoruz. Uzakta gözüken kilise ve köprü çok masalsı. Hafif bir meltem esiyor Vistonida Gölü’nde. Sazlıklar o rüzgarla ahenkle dans ediyor. Mavi ve beyaz boyanmış kilise uzaktan çok güzel gözüküyor.

Agios Nikolaos Kilisesi
Agios Nikolaos Kilisesi

6 Aralık’ta Agios Nikolaos Yortusu‘n da buraya çok fazla Hristiyan’ın geliyormuş. Burasıyla ilgili bir kaç efsane var. Bir tanesi de Osmanlı zamanında Osmanlı beyinin kızı hastalanır. Bu bölgede bulunan bir aziz kızı iyileştirince bu bölgeyi  Aynoroz Kutsal Manastırı Vatopedi’ye bağışlar. Bu kiliseler hala vatopediye bağlı olarak ibadet etmeyi sürdürüyorlarmış. Bu kelimeyi daha önce duymadığım için araştırıyorum. Çok fazla anlayamasam da Hristiyanlığın bir meshebi olduğuna karar veriyorum. 

Agios Nikolaos Kilisesi
Agios Nikolaos Kilisesi

Gölün üstünde sokaklarıyla, binalarıyla kocaman bir yaşam alanı inşaa etmişler. Köprü gölün üstünde devam ediyor. Gölün üstünde yürüdükçe daha küçük bir kiliseye ulaşıyoruz. Bu kilisenin adı Virgin Mary Pantanassa Ortodoks Kilisesi. Sanırım cenaze gibi bir tören var. İçerisi çok kalabalık. Kimseyi rahatsız etmemek için içlerine girmiyoruz. Dışarıdan pencereden içeri bakıyoruz. Süslemeleri çok güzel gözüküyor.

Agios Nikolaos Kilisesi
Agios Nikolaos Kilisesi

Hiç yer yokmuş gibi neden gölün üstüne inşaa edildiğiyle ilgili bir bilgiye ulaşamasam da çok merak ediyorum. İskeçe‘ye veya Selanik‘e giderken otobandan çıkıp yolunuzu buradan geçirip ziyaret edebilirsiniz.  Birkaç saatinizi Vistonida Gölü‘nün mis gibi havasında geçirebilir, değişik kuşları fotoğraflayıp, gözlemleyebilirsiniz. Bizim için turistik onlar için ibadet yeri. Kapalı giysilerle gitmeye dikkat  etmekte fayda var. Götürmeseniz de veriyorlar gerçi.

Porto Lagos
Porto Lagos
  • Karnaval korteji
  • İskeçe Karnavalı
  • İskeçe Karnavalı Kortej
  • Karnaval Korsanı
  • İskeçe Karnavalı, Yunanistan

Hürriyet Seyahat, yazar Bahar Gündoğdu

Hürriyet Seyahat’te yayımlanan yazımın daha detaylı hali

Rio’daki karnavaldan sonra dünyada ki en büyük karnaval İskeçe’de ki karnavalmış. Bize bu kadar yakınken gitmemek olmaz diye düşünüp naptım ettim gittim bu karnavala. Ne yaptım ne ettim, ne yedim ne içtim hepsini yazdım. Önce kısa bir tarih bilgisi sonra sınırsız eğlence

İskeçe Karnavalı Nasıl Oluştu?

İskeçe küçük bir Türk köyüyken Rio’da ki karnavaldan sonra en büyük karnavala nasıl dönüştü, kim bilir? İskeçe Karnaval’ının nasıl oluştuğuyla ilgili pek çok efsane var. En bilineni; Hz.İsa’nın ileride peygamber olacağına ilişkin söylentiler artar. Hz. Meryem’e de oğlunun bulunup katledileceği haberi gelir. Halk çocuk İsa’nın bulunmaması için tüm çocukların yüzünü boyarlar, tanınmaz hale getirirler. 10 günün sonunda bu haberlerin asılsız olduğu anlaşılınca İsa ve diğer çocuklar temizlenir. Temiz pazartesiye bu şekilde oluşur. Hz.İsa’nın hayatının kurtulmuş olmasına ithafen bütün halk deliler gibi eğlenir. Maskeler takarlar, yüzlerini boyarlar, dans ederler. Ertesi gün de dini bayramlarına girerler.

İskeçe Karnaval Kortej
İskeçe Karnaval Kortej

Açık konuşmak gerekirse bu karnavalın dini boyutundan pazartesi günü oluncaya kadar haberim yoktu. Pazartesi her yer kapalıydı. Biz sıradan bir karnaval olarak eğlenmeye gitmiştik.  Burada yaşayanlara da sormuştuk, karnavalın çıkış hikayesini. İskeçe’nin Bulgarlardan kurtuluşu diye açıklayanlar bile oldu. İskeçe Osmanlı zamanından kalan bir Türk köyü. Tanıştığımız çoğu insan Türk çıktı. “Ne güzel Türkçe konuşuyorsunuz” demeyin kızıyorlar. “aa Türk müsünüz?” hiç demeyin daha çok kızıyorlar.

İskeçe Karnavalı
İskeçe Karnavalı

İskeçe’ye turla mı yoksa bireysel mi gitmek mantıklı? İskeçe’ye Nasıl Gidilir?

İlk önce turla gitmek ekonomik geliyor bana ama turların programlarına bakınca benim amacıma hiç hitap etmiyor. Onlar Selanik’e gidiyor ve karnavala sadece bir kaç saat uğruyorlar. Daha önce turla giden arkadaşlarımdan sınır kapısında saatlerce beklediklerini öğreniyorum. Daha bir ay önce Bansko‘ya giderken 7 saat sınır kapısında beklediğim aklıma geliyor. Ben karnavala katılmak istiyorum. Eziyet çekmek, sürünmek istemiyorum. Son dakika arabayla gitmeye karar veriyoruz. Eğer çok gözü karaysanız pek çok otobüs firması İskeçe’ye gidiyor. Bilet fiyatları 90 lira civarında. Son dakikaya bıraktığımız için otel de kalmamış İskeçe’de. En yakın yer arabayla 15 dakika uzaklıkta. Ben merkezde kalmak istiyorum. Biraz kesenin ağzını açınca o sorunda halloluyor. Cumartesi sabah dokuz civarı hareket ediyoruz. İstanbul trafiğini aştıktan sonra geri kalan yol bir çırpıda bitiyor. Sınırda çok fazla araba yok. Saat bir gibi sınırdan geçiyoruz.

 

Karnaval Korsanı
Karnaval Korsanı

Otobanda önce 1,20 euro daha sonra 1,90 euro iki defa ücret ödüyoruz. Onlarda hala otomatik geçiş yok. Biz yurtdışına çıkmadan önce gideceğimiz yerin haritasını telefonumuza indirip çevrimdışı navigasyon olarak kullanıyoruz. Yol sormak, aramak, kaybolmakla uğraşmıyoruz.

İskeçe Karnavalı
İskeçe Karnavalı

İskeçe

Saat 3 civarı İskeçe’deyiz. Old Town tabelalarını takip edin, karnaval alanına ulaşırsınız. Her yer konfeti. Biz gitmeden burada bir şeyler olmuş. Sonradan öğrendiğimize göre insanlar bir haftadır eğleniyorlarmış. Bizim gittiğimiz saatte insanların eğlenmek için toplandıkları meydanın etrafındaki yol açıktı ve biz meydanın hemen bir arka sokağına parkedebildik. Her şey başlamadan önce etrafı biraz keşfetmek istiyoruz.

İskeçe Karnavalı
İskeçe Karnavalı

Maskelerimizi alıp geldik ama yine de tüm dükkanlara girip buradakileri görmek istiyoruz. Meydanın hemen karşısında Cemile’nin dükkanı var. Bizim gibi ilk gördüğünüz dükkandan başka dükkan yokmuş gibi alışveriş yapmaya kalkmayın. Burası en pahalısı. Kortejin yapıldığı sokak sağlı sollu kostümcülerle dolu. Maskelerle şapkalarla takıp, çıkarıp, oynayıp duruyoruz. Rengarenk peruklar herkesin gözdesi. Ben, saçlarımı kapatamadığı için peruk alamadım. Ne yaptıysam alttan hep saçlarım çıktı. Beğendiklerimde kendi saçlarımla aynıydı.

İskeçe Karnavalı
İskeçe Karnavalı

Meydandan panayır tarafına doğru yürüyünce seyyar satıcılar çıkıyor karşımıza. Aynı malzemeleri bu sefer bu satıcılarda daha ucuza görüyoruz. “Bunlar Yunan yapımı mı? ” sorumuza aldığımız “çayna beya” cevabına hala gülüyorum. Panayıra giden yol üstünde bir pazar kurulmuş. Mangallar yanmış, suplakiler pişiyor. Her yer yemek kokuyor. Her yerden bir müzik sesi, maskeli ve kostümlü insanlar çıkıyor. Aldığımız düdükleri öttürerek dolaşıyoruz. Çocukluğumdan ber, bu kadar düdük öttürmemiştim. 

İskeçe Katedrali

Gitmeden önce arkadaşlarımızdan öğrendiğimiz, şehri tam tepeden gören Xanthippi Taverna’yı buluyoruz. Recep bize ertesi gün 25 kişilik Türk grubun geleceğini söylüyor. Bu grup bizim turlarına katılmayıp ama karnavalda görüşmek üzere sözleştiğimiz arkadaşlar. Ertesi akşam tekrar gelmek üzere ayrılıyoruz. Muhteşem bir İskeçe manzarasına sahip tepedeki tek taverna. Karşısında bir de cafe var. Arabayı alışımız ve meydandan çıkışımızdan sonra bir daha buraya geri dönemeyeceğimizi bilmiyoruz tabi. Akşam saatinden itibaren şehir ikiye bölünüyor. Bütün yollar kapalı.Yol bizi panayır yerine yakın kocaman bir otoparka çıkarıyor. Biz gittiğimiz de boş olan bu ücretsiz otoparkta ilerleyen saatlerde iğne atsan yere düşmüyor.

İskeçe’de Yeme İçme

İskeçe’de Lidel yok sanıp Alexandroupolis’e girmiştik ama tam İskeçe’nin girişin bir tane varmış. Lidel Yunanistan’ın Bim marketi gibi. Ürünleri kaliteli ve ucuz. Karnavalın olduğu meydanın etrafında market bulmak çok zor ve olanlarda da alkol dahil her şey pahalı. Gelmeden önce almanızda fayda var. Her yerde pitacı, dönerci var. Aç kalmanız mümkün değil. Fiyatlar pahalı değil. Küçük küçük dükkanlarda yiyecek var ama wifi yok. Panayır yerinde ki sokaklara kurulmuş seyyar yerlerde yeme içme daha da ucuz. Yunanistan’da tatlı, baklava olayı fena, insan kendini çok zor tutuyor. Kremalı bir şeyler seçmek pek mantıklı değil. Biraz margarin gibi. Sırf yağ. Şerbetli tatlılar bir efsane. Buraya has karyokayı tatmadan dönmeyin derim. 

İskeçe Meşhur tatlıcı dükkanları
İskeçe Meşhur tatlıcı dükkanları

Biz panayır yerine doğru giderken sağ tarafta Tamam diye bir restoran buluyoruz. Sahibi bir Türk. Gaziantepli bir usta lahmacun yapıyor. “Buradakiler döneri lahmacunun içine koyup yer” diyor. O zaman biz de öyle yapıyoruz. İnterneti sorunsuz çalışıyor. Üç katlı bir yer. 

Röntgen filmi Korteji
Karnaval Korteji

İlla bir şey yemek zorunda değilsiniz. Biz her yorulduğumuzda, üşüdüğümüzde, internet gerektiğinde Tamam restoranı kullanıyoruz. Tüm restoranlar tuvaletlerini kullanmanıza izin veriyor. Bu karnavalın bir bedeli sanırım. Meydanın arkasına üç beş tane seyyar tuvalet koymuşlar ama bu binlerce insana asla yetemez zaten.

İskeçe Karnavalı Zamanı

Uykusuz ve yorgun olduğumuzdan otele kadar gitmektense arabada biraz dinlenelim diyoruz. Bir kaç saat uyuyakalıyoruz. Bu otopark meydana çok yakın. Gide gele artık kestirme sokakları da öğrendik. Maskelerimizi takıp meydana bir çıkıyoruz ki, insanlar kopmuş. Kortejin geçeceği yollar dahil tüm şehirde djler müzik yayını yapıyor. Yunan Dansları hocamın İskeçe danslarını öğretip beni buraya yollaması aklıma gelince gülüyorum. Kim yapacak geleneksel dans? Dağ taş tekno, pop, rock müzikle yankılanıyor. Çantalarımıza mukayyet olmamız konusunda uyarılınca her şeyi ceplerime dolduruyorum ve rahat ediyorum. 

İskeçe Old Town Meydanı
İskeçe Old Town Meydanı

Güzel bir yer bulup kendimizi müziğe, yeni tanıştığımız insanlarla eğlenmeye bırakıyoruz. Sabahlara kadar süren eğlenceye sabah beşe kadar dayanabiliyoruz. Arabayı alıp otele gidicez ama nasıl? Bütün yollar kapalı. Biraz dinlenelim sonra buluruz bir çaresini derken arabada uyuyakalan, otele gidemeyen şaşkın insanlar biziz. Otelin parasını ödememiş olmamız bizim için bir şans ama başkası yararlanabilirdi diye üzülmedim değil. Neredeyse saat 12’ye doğru uyanmamıza inanamıyorum. Evde o kadar uyumuyorum ben.

İskeçe Old Town Meydanı
İskeçe Old Town Meydanı

İskece Karnavalı Korteji

Bir yerlerde elimizi yüzümüzü yıkayıp kortejin geçeceği yere koşuyoruz. Yolun karşısında az insan var. O tarafa geçmek istiyoruz ama ne mümkün. Başı kesik tavuk gibi bir aşağı bir yukarı koşturduktan sonra bir bankın üstüne çıkan insanların içine sıkışıveriyorum. Her zaman dört ayak üstüne düşerim zaten. Karnaval saat 1,30 civarı tüm ihtişamıyla başlıyor. Hava muhteşem, güneş pırıl pırıl.

Karnaval korteji
Karnaval korteji

Dernekler her sene kostümlerini ilan ediyormuş ve kim hangi kostümü giymek istiyorsa o derneklerden alıyorlarmış. Öyle eğlenceli kostümler vardı ki. Rengarenk ve enteresan. Erkeklerin çoğunluğu kadın kılığındaydı.

İskeçe Karnaval korteji
Karnaval korteji

Kortej sırasında kolonlara yakın yere durmaya çalışın. Korteje katılan insanlar genelde kolonların dibinde yüksek sesle çoşuyorlar.
Yürüyüp dans edenler, düdük çalanlar, sprey sıkanlar, kenarda bekleyen insanların yüzünü boyuyor. Konfetiler atıyorlar. Herkes ama herkes çok eğleniyor. 

İskeçe Karnaval korteji
Karnaval korteji

Saatlerce korteji seyrettik, dans ettik, fotoğraf ve video çektik. Sonlara doğru bariyerleri aşıp insanlara karıştık. Düdükler çalarak meydana ilerledik. Korteji yürüyen insanlar meydanda bir süre eğlendikten sonra panayır yerine doğru yürüyorlar. Eğlence orada devam ediyor. Binlerce insan günlerce eğlendi, alkol eşiği hakikaten çok yüksekti. Ne bir olay yaşandı, ne doğru düzgün polis gördüm. Kimsenin kimseye karışmadığı, gülmek, eğlenmek ve beslenmekten başka derdin olmadığı, bunları yaptığı içinde kimsenin kimseyi suçlamadığı güzel bir dünya burası.

İskeçe Karnaval korteji
Karnaval korteji

Akşam saatlerinde Xanthippi Restorana gidip diğer gruba katılıcaz ama ikiye bölünmüş şehirden çıkmak ne mümkün. Navigasyon devamlı saat kulesinin olduğu meydana çıkarmaya çalışsa da orası kapalı ve geçiş yok. Orası burası derken tepelere tırmanıyoruz. Bir gün önce şehir manzarasına bakarken aşağıda gördüğümüz camiyi bulunca çok seviniyoruz ama erken bir sevinme oluyor. Hala nasıl olduğunu anlayamadığım şekilde kendimizi manastıra giden dağ yolunda buluyoruz. Karanlık dağ yollarında oldukça fazla bir yol gidip restoranı buluyoruz. Daha önce telefonda konuştuğum ama tanışmadığım grup içeride. Normalde müzik olmayan restoranda bu gruba özel program var. Nermin hanımla tanışıyoruz ve bizi yunan arkadaşlarının masasına oturtuyor. Çok tatlı bir aileyle tanışıyoruz. Sanırım ileride mutlaka görüşücez.

İskeçe Xanthippi Restoranı

Sirtakiler çalıyor. Daha kaç hoca değiştiricem bilmiyorum ama bu grubun yaptığı sirtaki de değişik. Yarı yunan yarı türk müzikleri eşliğinde nefis deniz mahsülleriyle karnavalı kapatıyoruz. Biz gece iki civarı şehirden ayrılırken onlar hala tam gaz eğleniyordu. 

  • Kos, Yunanistan

Hürriyet Seyahat, yazar Bahar Gündoğdu

Hürriyet Seyahat’te yayımlanan yazımın daha detaylı hali

Kos’a Ulaşım

Turgutreis’ten bakınca elini uzatsan tutacakmışsın gibi bir mesafeseki Kos’a gidiyorum. Hergün Bodrum ve Turgutreis’ten feribotlar var. Günübirlik 19€, kalmalı 30€. Bizim feribotunuz 9.30da. Mevsim itibariyle az insan olacağını düşünmüştüm ama çok giden vardı. İşlemler çok kısa sürdü. 30 dakikada adadaydık. Pasaport işlemleri de kısacık sürdü. Daha önce Kos merkezde otelimizi  Booking’den ayarlarmıştık. Otel aramakla zaman kaybetmek istemedik çünkü.

Feribot
Feribot

Kos’ta Otel ve Araç Kiralama

İki gün kalmayı ve adanın her yerini gezmeyi planlıyoruz. Otelimize ulaşmamız, motor kiralamamız, hepsi yarım saatte halloluyor. Otel kahvaltı dahil 32 €. Daha ucuz otellerde var tabi. Biz plajlara yakın bir yer seçtik. Motor kirası günlük 20 €. Akşam 8’e kadar diyorlar ama siz aynı ücrete sabaha kadar olması için ısrar edin. Çünkü biz Zia’da ki gün batımını kaçırmak istemiyoruz. Gün de 8,30 da batıyor. Oradan geri gelmesi de bir yarım saat en az. Eğer 80€’ yu gözden çıkarırsanız buggy denilen garip araçlarla gezebilirsiniz ancak oldukça yavaşlar.

Buggy Denilen Araç
Buggy Denilen Araç

Tuz Gölü

Şehir merkezinden çıkarken biraz bocaladık ama ada yolları fena değil. Her yerde tabela var. Kaybolmak imkansız gibi. İlk durak yolumuzun üstündeki Tigaki’deki Tuz Gölü. Pelikanlar çok uzakta. Fazla zaman harcamaya gerek yok. Denize döküldüğü yer güzel. Sivrisineklerden kendinizi koruyun, çok fazla var.

Tuz Gölünün denizle kavuştuğu yer
Tuz Gölünün denizle kavuştuğu yer

Kefalos Agorası ve Ag.Stefanos Kilisesi

Ordan hemen Kefalos bölgesine adanın en uzak köşesine gidiyoruz. Kefalos’ta sezon daha tam açılmış değil. Sokaklarında şöyle bir motorla turladıktan sonra Ag. Stefanos Kilisesi’nin bulunduğu bir ada ve bir agoranın bulunduğu koyu buluyoruz. 

Ag.Stefanos Kilisesi arkadaki adada
Ag.Stefanos Kilisesi arkadaki adada

 Ag.Stefanos kilisesinin olduğu adaya yüzmek gibi bir planımız var. Adaya bakan koyda antik kalıntılar beni benden alıyor. Adaya yüzerek çıkmak çok zor değil. Biraz akıntı vardı sadece. 

Yüzerek adaya çıkıyoruz
Yüzerek adaya çıkıyoruz

Kiliseye tırmanmak iki dakika sürmüyor ama ayağınıza bir deniz ayakkabısı giymenizi tavsiye edebilirim. Denizden adaya çıkarken ve adada yürürken ayağınıza bir şey olmaması için bence şart. 

Ag.Stefanos Kilisesi

Adanın manzarası muhteşem. Kilise faal halde. Bir tavus kuşları bile var. Yüzerek çıktığımız için kıyafetsiz bir şekilde kiliseyi ziyaret etmiş olduk ama başka çaremiz yoktu. Adayı gezip, fotoğraflayıp manzaralara doyduktan sonra yüzerek karaya çıkıyoruz.Dönüş daha zor oluyor. Akıntı bu sefer daha kuvvetli. 

Bu plaj kapsamlı bir plaj değil. Sandaviç ve içecek alabileceğiniz bir food truck vardı ama biz güzel bir şeyler yemek istediğimiz için biraz açlığı göze aldık. Agora o kadar güzeldi ki zamanımızı fotoğraf çekmeye, yüzmeye ve güneşlenmeye ayırdık.

Adanın her tarafı beachlerle çevrili. En güzelinin Paradise Beach olduğunu duyduk. Tepeden hepsine bakıp manzaraların tadını çıkarıyoruz. Uzun uzadıya deniz keyfi yapmak için bugün vaktimiz yok. Ben çok fazla kumluk plaj sevmediğim için de olabilir. Yukarıdan manzara muhteşem ama dibi kum olan bir deniz benim için oldukça vasat. Maskemi takıp devamlı balık kovaladığım için ve balıklarda kayalık yerlerde beslendikleri için benim denizimde kayalar olmalı.  

Paradise Beach

Kardemena

Kardamena da sahil boyunca bir sürü taverna var. Rastgele bir tanesine giriyoruz. Yemekler her zamanki gibi nefis. Burası bence gece daha da güzel olur. Sokaklardaki hediyelik eşyacıları geziyoruz. Hiç bir ürün birbirine benzemiyor.

Vakit olsa, beni bıraksalar saatlerce gezerim burada. Teknelerin bağlı olduğu bir liman köyü burası. Çok fazla zaman geçiremediğim Kardamena’yı bir sonraki gelişim de daha uzun süre geçirmek için kafama yazıyorum.

Gündüz olmasına ve insanların denizde olmasına rağmen sokaklar yine de cıvıl cıvıl. Her bir dükkandan yunan şarkıları sokaklara taşıyor. Ne alacağımızı nereye bakacağımızı şaşırıyoruz.

Therma Spring Hot

 Kardamena’yı gezdikten sonra doğru Therma plajına. İnternetten görüp merak ettiğim, sıcak deniz suyunda yüzmek için heyecanlıyım. Kardamena aslında Therma plajına çok yakın ama yol yok. O sebepten önce Kos merkezden geri dönülüyor ve Therma’ya doğru tabelalar takip ediliyor. Eskiden yolu çok kötüymüş ama otoban gibi yapılmış durumda şuan. Çok etkileyici bir yer.

Therma Spring Hot

Dev kayaların dibinden kaynayan sıcak bir denizde yüzüyorsunuz. Su oldukça sıcak. Girmekte zorlanıyorum. Kükürt kokusu hakim. Oldukça turist var. Kapsamlı bir plaj değil. Şuan için yeme içme duş hayali kurmayın ancak sezon için çalışmalar var.  Sıcak sudan denizin buz gibi sularına atlamak çok güzel. Denizde de yer yer sıcak suya denk geliyorsunuz.

Sıcacık deniz suyu

Suyun sıcaklığından dolayı sabah yada aksam saatlerini tercih etmelisiniz. Tüm gün motorun üstünde çok yorulan bana sıcak su şifa oluyor ve tüm yorgunluğum geçiyor. Sıcak suları çok sevdiğimden midir nedir çıkmak istemiyorum bir türlü.

Zia Köyü Günbatımı

Fazla oyalanmadan çokça “mutlaka gidin gün batımını görün” dedikleri Zia köyüne doğru yola koyuluyoruz. Geldiğimiz tüm yolları gerisin geri dönüp Zia köyüne ulaşıp gün batımını yakalıyoruz. Muhteşem bir manzara ve çok şirin bir köy. Gece ışıkları da yanınca mucize gibi bir masal diyarına dönüşüveriyor. 

Zia Köyü gün batımı, karşımızda Bodrum manzarası

Hediyelik eşyaları ve tavernalarıyla daha uzun zaman ayrılması gereken bir yer. Zia’nin yolları oldukça virajlı. Gece karanlığını düşünüp Kos’a dönüyoruz. Yunan adası deyince deniz mahsulleri ve gece eğlenceleri kaçınılmaz. Nic The Fisherman tavernada nefis lezzetlerin tadına doyuyoruz. Sokak sağlı sollu tavernalarla dolu. Genelde Türklerin gittiği Caravelle taverna ama biz ada halkının gittiği yeri tercih ediyoruz. Günün yorgunluğu ve ertesi gün Kos’un merkezini gezme planımızdan eğlence kısmını es geçiyoruz.

Zia Köyü

Kos Şehir Merkezi

Yunan otellerinden çok fazla birşey beklememem gerektiğini çok önce öğrenmiştim ama hiç beklenmeyen şekilde nefis bir kahvaltı güne güzel başlamamızı sağlıyor.

Kos Merkezi

Şehir merkezindeki antik roma kalıntıları, Hipokrat‘ın ağacı, pek çok Osmanlı eseri, camisi, çeşmesi , kiliseler, kalesi, hediyelik eşyaları derken şehirde bir orada bir burada atlayıp zıplıyoruz.

Kos merkez

Burası Hipokrat’ın memleketi. O ağacın altında ders verdiği söylentileri ağacın yaşını öğrenince yalan oluyor ama ben ders verdiğine inanmaya daha meyilliyim.

Hipokratın ağacı

Tüm bunları gezebileceğiniz minik trenlerden var, 7 euro ama bence gerekli degil. Heryer birbirine yakın zaten.

Dotto Train

Son depremde yıkılan Defterdar caminin minaresi artık yok. Depremden hemen önce gittiğim için ve görebildiğim için şanslıyım. Hayat hakikaten andan ibaret. O an sıradan gibi gözüken şeylerin yok olması an meselesi.

Defterdar cami ve depremde yıkılan minaresi

Her yerde olduğu gibi burada da bir kale var. Hipokrat ağacının olduğu meydandan çok güzel bir köprüyle ana kapısına ulaşılıyor. 

Kale

Tam şehrin göbeğinde bir Agora var. Bakımsızlığı insanı hayrete düşürüyor. Her tarafı otlar bürümüş. Bir kapısı yok. Herkese açık. İnsanlar işe gidip gelirken bu yolu kullanabiliyor. Haliyle ücretsiz. Otları yara yara sütunlara ulaşıp fotoğraf çekiyorum. 

Agora

Kiliselerle camiler yan yana neredeyse. Bu saydıklarımın hepsi birbirine çok yakın. Tam da şehir merkezindeler.

Öğleye kadar şehir merkezini geziyoruz. Bir sürü dükkana girip çıkıp, tarihi eserleri görmek için yeterli oluyor. Belki de ben artık hızlı gezebiliyoum.

Şehir bizim oyun alanımız artık. Eğlene eğlene kendimizi hangi plaja atsak diye bakınıyoruz. 

Kalan zamanımızı dinlenmek ve egenin serin sularında geçirmek için Tarzan Beache’e atıyoruz kendimizi. Sahibi de mekanda çok ilginç. Mojitosu enfes. Adanın dört tarafı plaj zaten. Deniz her yerde güzel olunca ruhunuza hitap eden bir plaj seçmek kalıyor geriye. Bir şeyler atıştırmak için Old River Beach Tavernaya gidiyoruz. Yemekler nefis. Her iki plajda da Türkçe konuşuluyor. Dil bilmeyenler için büyük kolaylık.

Tarzan Beach ve ilginç sahibi

Geri Dönüş Anı

Feribotumuz 6 da. Siz yarım saat önce gidin nolur nolmaz. Bizde her zamanki gibi son dakika varıp gelirken olduğu gibi feribota son binen kişiler oluyoruz. Bir gün kaçacak o feribot biliyorum ama heyecan seviyorum sanırım. Muhteşem anılarla adadan tekrar gelmek üzere ayrılıyorum. Benim avantajım adayı bilen bir arkadaşımla gezmek ve motorla yolculuk. Yoksa bu kadar şeyi iki günde yapamazdım. En az iki gece üç gün kalınırsa her yer rahat rahat gezilebilir ve denizin keyfi çıkarılabilir.

Karşımız Bodrum
Adadan aklımda kalanlar: Ag.Stefanos kilisesi,  adası ve agorası, sıcak deniz suyuyla Therma hot spring, muhteşem gün batımı ve şirin kasabası Zia, Tarzan Beach, Kos merkezinin tarihi. Kos’taki tarihi kalıntıların bakımsızlığı. 
 
Aklımda kalan lezzetler: Tarzan beachteki mojito, Nich the fiserman tavernadaki deniz mahsulleri, Old Riverdaki saganaki
 
  • Lindos Athena Tapınağı
  • Marmaris Yalancı Boğaz
  • Yelkenliyle Rodos yolu
  • Arkada yelkenlimiz
  • Mandraki Limanı yeldeğirmenleri
  • Old Town saat kulesi
  • Rodos, Firdevs
  • Panorama Taverna
  • Büyük Üstadlar Sarayı
  • Büyük Üstadlar Sarayı
  • Rodos Kelebekler Vadisi ağacın üstü kelebekle kaplı
  • Lindos Athena Tapınağı
  • Rodos Limanı
  • Rodos Ekaterinis Kapısı
  • Old Town sokakları
  • Büyük Üstadlar Sarayı
  • Rodos yelkenli
  • Anthony Quinns's Bay
  • Anthony Quinns's Bay
  • Anthony Quıinn's Bay
  • Wellcome to Haven plajı
  • Seven Spring
  • Şövalyeler Yolu
  • Büyük Üstadlar Sarayı
  • Rodos Kelebekler Vadisi
  • Seven Spring
  • Lindos'ta ki eşekler
  • Lindos'a tırmanırken
  • Lindos yolu
  • Old Town sokakları
  • Macao Lounge Bar
  • Lindos Athena Tapınağı
  • Lindos Athena tapınağından gözüken göl gibi deniz
  • Rodos sokakları
  • Lindos tepeden göl gibi gözüken deniz
  • Mandraki Limanı, Büyük İskender'in heykelinin olduğu düşünülen yer
  • Old Town sokakları
  • Rodos Acropolis
  • Rodos Kelebekler Vadisi

Hürriyet Seyahat, yazar Bahar Gündoğdu

Hürriyet Seyahat’te yayımlanan yazımın daha detaylı hali

Tarih kitaplarımın Rodos’una gidiyorum.Hadi yunan adalarına gidelimtelefonuyla toplanmamız, yola çıkmamız, Dalaman oradan Marmaris’teki yelkenliye ulaşmamız göz açıp kapayıncaya kadar sürüyor. İlk yelkenli deneyimim olacak. Rüzgarsız bir havada çıktığımız gidiş yolunda yelken açmak mümkün olmuyor. Marmaris Rodos limanı arası 3,5 saat sürüyor. Uluslararası limanla aynı koyda küçük bir balıkçı barınağı var. Biz de oradan Rodos’a çıkıyoruz. Okuduklarımdan Rodos’un şövalyeler adası olduğu, Unesco Dünya mirası listesinde olduğu ve ortaçağ mimarisinin hiç bozulmadan günümüze kadar geldiğiydi.

Marmaris Yalancı Boğaz
Marmaris Yalancı Boğaz

Rodos

Denizden gördüğüm boylu boyunca surlar vardı. O hevesle kalenin ve surların arasından yeldeğirmenlerine ulaşıp gün batımının keyfini sürüyoruz. Mandraki Limanı‘nda geyik heykelinin olduğu yerde eskiden Rodos heykeli varmış.

Mandraki Limanı, Büyük İskender'in heykelinin olduğu düşünülen yer
Mandraki Limanı, Büyük İskender’in heykelinin olduğu düşünülen yer

Depremle yıkılınca restore edilmemiş, en son arapların adayı istilasında arap askerler heykeli satmış. O heykeli temsilende yerine bu geyik heykeli dikilmiş. Bu küçük geyiğin her yerde resmi var. Mazgalların üstünde bile.

Rodos yelkenli
Rodos yelkenli

Ünlü markaların mağazaları, fast foodcular, çok fazla insanla dolaşıp duruyoruz. İçimdeki ses Rodos dedikleri bu muymuş oluyor. Mandraki limanında acenta bakınırken limandaki süpermarketin sahibi Peter bize Figen‘in numarasını veriyor. Figen Rodos‘ta yaşayan üç bin Türk’ten biri.

Mandraki Limanı yeldeğirmenleri
Mandraki Limanı yeldeğirmenleri

Motoruna atlayıp gelmesi, tüm şıklığı ve güler yüzüyle her işimizi halletmesi bir kaç saat sürüyor. 70 euro gümrük işlemleri, beş pasaport ve teknenin girişi, 50 euroda Figen için. Akşamüstü pasaportlarımızı alıp şehri bir de diğer taraftan dolaşmaya başlamamız bizi okuduğum o ortaçağ mimarisine ışınlayıveriyor.

Rodos Ekaterinis Kapısı
Rodos Ekaterinis Kapısı

Rodos Old Town

Bir gün önce biz yeni Rodos‘ta dolanırken Old Town tüm muhteşemliğiyle gelip onu bulmamızı bekliyormuş oysa. 12 adanın en büyüğü ve başkenti, şövalyeler adası. Görkemli kapıdan girince eski şehir, Roma, Bizans, Osmanlı mimarisinin tüm örnekleriyle karşımızda.

Arkada yelkenlimiz
Arkada yelkenlimiz

St. John şövalyelerinin Kudüs düştükten sonra adayı satın almalarıyla başlıyor hikaye. Yedi ayrı milletten Şövalye bir Büyük Üstad seçiyor. Onun sarayı en tepede. 7 ayrı milletin şövalyeleri olduğu için günümüzde her ülke kendi kısmını yenilemiş. Bu kadar yeni tarihi esere alışık değilim. Garipsiyorum.

Old Town sokakları
Old Town sokakları

Peter’ın tavsiye ettiği sokağı buluyoruz. Bu sokakta sağlı sollu her yer taverna. Canlı müzik olan bir yere arkadaşlarım oturuyor. Ben kendimi sokaklara atıyorum. O dükkan, bu dükkan, daracık sokaklar derken saat kulesine kadar ulaşıyorum. Çok kalabalık.

Old Town saat kulesi
Old Town saat kulesi

Arkadaşları alıp bir gece klübünde alıyoruz soluğu. Macao Lounge Bar çok eğlenceli bir yer. Rodos Oldtown’da eğlence sabahlara kadar sürüyor. İsteyene taverna isteyene klüp.

Macao Lounge Bar
Macao Lounge Bar

Rodos’ta araç kiralama

Ertesi gün erken kalkıyoruz ve grup olarak ikiye ayrılıyoruz. Biz motor kiralayıp hızlı gezmeyi planlıyoruz. Diğer grup keyifçi, arabalı gezecek. Gemiyle gelenler gümrükten çıktıktan sonra sağa dönüp, Ekaterinis Kapısı‘nın ikiz kulelerini geçip bir sonraki mütevazi kapıya ulaşırlarsa Firdevs’in motorlarını görebilir. Biz kiraladığımızda pazar günüydü ve eşi İzzet vardı.

Rodos, Firdevs
Rodos, Firdevs

Bizim Türk olduğumuzu anladığı anda 35 euro dediği motoru 25 euroya verdi. İkinci gün 20 euro. Ne bir ödeme ne bir şey, bir dakika sonra beğendiğimiz motor bizimdi. Kasklar pırıl pırıldı. Saat konusunda esnekti. İzzet biraz ötede araba kiralıyormuş normalde. Küçük arabalar 40 euro civarında.

Lindos yolu
Lindos yolu

Lindos

İlk hedef Lindos. Bir saat gibi bir sürede tam öğle sıcağında Lindos‘tayız. Minnacık meydanına araç parketmek yasak. Daracık sokakları, hediyelik eşyaları, mavi beyaz elbiseleri, dolana dolana Acropolis’e nasıl tırmandığımızı anlamıyoruz.

Lindos Athena Tapınağı
Lindos Athena Tapınağı

6 euroya eşekle yukarı çıkabilirsiniz. Eşeklerin yaralı bereli olması bizi çok üzdü, biz yürümeyi tercih ettik. Dükkanların arasından çıkılan yol iyi de güneşte çıkılan bölüm iflahımızı kesiyor. Siz öğlen sıcağına denk getirmeyin.

Lindos'ta ki eşekler
Lindos’ta ki eşekler

Giriş 12 euro. Bence pahalı ama buraya kadar geldik, giricez. Turnikelerden sonra 77 basamak daha var, sonra kapıdan girince tepeye yine tırmanıyorsunuz. En tepedeki Athena Tapınağı, dokunmak yasak.

Lindos Athena Tapınağı
Lindos Athena Tapınağı

Antik dünyanın en kutsal yerleri arasında yer alan tapınağı Büyük İskender, Troyalı Helen ve Herakles’in ziyaret ettiği söyleniyor. Manzara müthiş. Tırmanma harici 30 dakika yeterli.

Lindos'a tırmanırken
Lindos’a tırmanırken

Lindos’ta Deniz Zamanı

Tam öğle güneşinde sıcaktan öldük ve tepeden gözüken koya gidiyoruz. Kumluk bir plaj. Hemen bir şezlong bulmamız ve kendimizi suya atmamız bir dakika sürüyor. Aklımız bıraktığımız çantalarda kalsa da kayalara yüzmeye, dalmaya, çıkmaya doyamıyoruz. Merak etmeyin çantalara bir şey olmadı. 

Lindos Athena tapınağından gözüken göl gibi deniz
Lindos Athena tapınağından gözüken göl gibi deniz

Burada şezlonga ücret ödemedik. Burası yelkenlilerin demirlemesi için çok uygun. Demirdeki yelkenlilerde yaşayan insanlar öyle keyifteydiler ki kıskanmamak imkansız. Rodos’a doğru kıyı kıyı döneceğiz. Tsampika Beach tabelasından girip bir taverna buluyoruz. Kumluk bir plajı var. Plajda keçiler var. Yemek yiyip bir dalıp çıkıyoruz. Bize sıradan geliyor.

Lindos tepeden göl gibi gözüken deniz
Lindos tepeden göl gibi gözüken deniz

Anthony Quinn’s Bay Koyu

Ladiko tabelasından girince meşhur Anthony Quinn plajına ulaşıyoruz. Ünlü aktör Navaro’nun Topları filmini burada çekmiş ve burası onunla anılır olmuş. Anthony Quinn’s Bay çok kalabalık, tur tekneleri, cruise gemisine benzer kocaman gemiler gelmiş ve çok rüzgar alıyor.

Anthony Quıinn's Bay
Anthony Quinn’s Bay

Burada dalış ta yapılıyor. 85 euro bir dalış, ikinci dalışlar 35 euro ama saat 4te dalış bitmiş. Zaten çok pahalı ve Kızıldeniz’den sonra Ege denizinde maske şinorkelle gördüğünüzden farklı birşey görmediğinizden dalmaya da gerek görmüyorum. 

 

Anthony Quinns's Bay
Anthony Quinns’s Bay

Wellcome To Paradise Beach

Koyun kayalık olması bize dalmış hissi veriyor. Hemen yanındaki Welcome to Paradise yazan beach benim favorim oluyor. Yarım saat kalırız dediğimiz yerde 2 saat kalmışız farkında değiliz. Şezlong 5 euro. Saat 6dan sonra görevli yok.

Anthony Quinns's Bay
Anthony Quinns’s Bay

Yakındaki kayalıklara da serilebilirsiniz. Duşları kullanabilirsiniz. Bizim gittiğimiz ada kıyılarında bir tane bile deniz kestanesi yoktu ancak kayalara çıkmayı seviyorsanız bir deniz ayakkabısı götürün.

Haven Plajına Hoş Geldiniz
Wellcome to Paradise plajı

Hızlıca batı kıyısındaki Kremasti köyüne doğru yol alıyoruz. Batı kıyısı Türkiye’nin karşısında ve şebekeler çok iyi çekiyor. Kremasti’ye bir köy demek haksızlık olur. Büyük bir yer ve ben çok enteresan bulmadım. Rodos’a Old town’un taşlarla süslenmiş sokaklarına geri dönüyoruz.

Old Town sokakları
Old Town sokakları

Rodos Kelebekler Vadisi

Petaloudes Butterflies Rodos’a 45 dakika uzaklıkta, yaklaştıkça çok sert virajlı yollardan geçiyorsunuz. Giriş 5 euro. Giderken acaba kelebek görebilecek miyiz diye düşünürken binlerce kelebek görmek de varmış kaderde.

 

Rodos Kelebekler Vadisi
Rodos Kelebekler Vadisi

Arkadaşıma “fotoğrafını çek” dediğim de “ne çekicem, güve kelebeği gibi, evde de var bunlardan” demesiyle yüzlerce aynı kelebeği görmemiz, o güve kelebeği dediği kelebeğin uçması ve turuncuya dönüşmesi saniyelik olaylar. Hala gülüyorum.

Rodos Kelebekler Vadisi ağacın üstü kelebekle kaplı
Rodos Kelebekler Vadisi ağacın üstü kelebekle kaplı

Kelebeklerin olduğu yer yemyeşil, minik şelalerden, göletlerden oluşan bir yer. Her yer kelebek, insan ve cırcır böceği sesi. O ses o kadar yüksek ki unutmak mümkün olmayacak.

Rodos Kelebekler Vadisi
Rodos Kelebekler Vadisi

Seven Spring

Çokça adını duyduğumuz Seven Spring‘e doğru ilerliyoruz. Kelebekler adanın batısında, biz doğusuna geçiyoruz yine. Seven Spring insan eliyle yapılmış daracık bir tünel, zifiri karanlık, ayağınızın altında serin sulara bata çıka ilerliyorsunuz. Yürüyerek beş dakika.

Yedi bahar
Seven Spring

Klostorofobisi olanlara göre bir yer değil. Yine yapay bir şelaleye ulaşıyorsunuz. Yine yüksek volüm cırcır böceği sesi. Giriş ücretli değil. Özellikle gitmeye gerek yok bence. Bizim ülkemizde çok daha güzelleri var. Rodos’ta diye bayılmışım gibi yapamıycam ama fotoğraflar çok güzel çıkıyor. Kabul etmek lazım.

Yedi bahar
Seven Spring

Panorama Taverna

Ladiko’dan çıkıp Lindos’a doğru giderken yol üstünde gördüğümüz bir taverna çok hoşumuza gidiyor ve akşam yemeğimizi burada yemeğe karar veriyoruz.

Panorama Taverna
Panorama Taverna

Harika müzikler çalıyor, yemekler çok lezzetli. Eğer yolunuz düşerse harika anbiansı, manzarasıyla Panaroma tavernaya uğramayı unutmayın.

Büyük Üstadlar Sarayı

Benim kale dediğim ama aslında Büyük Üstadlar Sarayı olan yapıya gidiyoruz. Girişi 6 euro ama 10 euro verirseniz bu sarayı, arkeoloji müzesini ve hastanenin olduğu yerleride gezebilirsiniz. Bu paket Üstadlar sarayından alınıyor. Oradan almazsanız diğer yerlerden satın alamıyorsunuz.

Büyük Üstadlar Sarayı
Büyük Üstadlar Sarayı

Sarayın avlusunda heykeller tüm heybetiyle karşınızda. Alt kattaki müzede fotoğraf çekmek yasak. Sarayda asıl olay üst katta. Yüksek merdivenleri çıkarken insan kendini eski döneme ışınlanmış gibi hissediyor.

Büyük Üstadlar Sarayı
Büyük Üstadlar Sarayı

Üstadın odası, salonlar, dev şömineler, yüksek tavanlar, yerlerdeki mozaikler, mobilyalar, heykeller… Sanki herkes gittikten sonra gerçek sahipleri çıkıp, şömineyi yakıp, masanın başında şarabını içecekmiş gibi geliyor. Terliklerimi çıkarıp sarayı çıplak ayakla geziyorum.

Şövalyeler Yolu
Şövalyeler Yolu

Şövalyeler Yolu

Saraydan çıkıp şövalyelerin yolundan yürüyoruz ama o kadar çok insan var ki. Adaya uçakların yanı sıra cruise gemileri geliyor. Bir de günlük gelen gemiler var. Dolayısıyla ada bir insan seli resmen.

Büyük Üstadlar Sarayı
Büyük Üstadlar Sarayı

Akşam adanın kuzey batısına dönüyoruz. Kumsalda dev dalgalar var. Yaşları çok küçük olan ergen grupları ayakta duramıyor. Kendini sulara atan, ayılan, bayılan. Daracık bir sokaktan çıkıyorlar. Nereden geliyor bu gençlik diye girdiğimizde tamamı ergenlerden oluşan gençliğin sokaklara taştığını, biz Old Town’da tavernada sirtaki tıngırdatırken gençliğin çılgın partilerde eğlendiklerini görüyoruz.

Büyük Üstadlar Sarayı
Büyük Üstadlar Sarayı

Rodos‘ta yanınıza almanız gereken en önemli şey rahat bir ayakkabı bence. Ada da o kadar çok taş var ki tüm sokakları bu taşlarla bezemişler. Sokaklar için ayrı bir fotoğraf turuna çıkmak gerekir. Ayrıca tüm beyaz elbiselerinizi alın gelin.

Old Town sokakları
Old Town sokakları

Ada genel olarak çok pahalı. Kos’tan 5 euroya aldığım taçlar burada 10 eurodan başlıyor.Helen elbiseleri 35 euro civarı ve transparan. Transparan olmayanları Lindos’ta gördüm ama bir elbise 50 eurodan başlıyordu. Adada bir mağazada sohbet ettiğimiz satıcı bu durumdan çok şikayetçi. “Turistler yüzünden bir ekmek bile 1 euro, sizin gittiğiniz tavernalara bir kere bile gitmedim daha” diyor.

 

Rodos sokakları
Rodos sokakları

Rodos’ta Toplu Taşımayla Gezilebilir mi?

Burada illa araç kiralamak zorunda değilsiniz. Turistlerin neredeyse hepsi Yeni Rodos’tan kalkan otobüsleri kullanıyor. Lindos için mantıklı ama Anthony Quinn’s Bay için ana yola kadar yürümeniz gerekecek. Bayağı uzun bir yol. Mandraki limanından kalkan gezi tekneleriyle koyları gezebilirsiniz.

Lindos Athena Tapınağı
Lindos Athena Tapınağı

Kişi başı 40 euro civarı. En ünlü plaj Faliraki plajını hiç bir adalı tavsiye etmedi. Gelip geçerken onlarca eğlence yeri ve kalabalığıyla kaçtığımız bir yer oldu. Kum plajları sevmediğimden de olabilir. Bir çıplaklar kampı varmış burada.

Rhode Adası
Rodos Adası

İlk gün Rodos’taki Acropolis’i Figen’e sorduğumda “napacaksın orada git kaleyi gez” demişti. Haklıymış. Birkaç sütun var onlarda restorasyonda. Agorayı motordan inmeden gezdik.

Yelkenliyle Rodos yolu
Yelkenliyle Rodos yolu

Bir yere yeni gittiğinizde hiç bir yeri bilmezsiniz ve bir şey ifade etmez sokaklar ama birkaç gün sonra hangi sokak nereye çıkıyor bilirsiniz. Oralı oluverirsiniz. Biz de bir kaç günlüğüne Rodos’lu oluverdik. Hatta bir ara dönmekten ümidi kesip arkadaşlar bile edindik. Biz Rodos’u çok sevdik.

Rodos Limanı
Rodos Limanı

Aklımda kalanlar: Old Town’un taş sokakları, Üstadlar sarayı, Lindos sokakları ve koyları, Anthony Quinn’s Bay koyu, binlerce kelebek, cırcır böceklerinin sesi

Aklımda kalan lezzetler: Panaroma tavernanın deniz mahsulleri, Old townda ki dondurma ama kulahı bile 1 euro. 4 top dondurmaya 9 euro verdik.