• Kadın Azmağı

Akyaka Gökova Körfezi’nde gizli kalmış bir cennet gibi. Akyaka ve Azmak Çayı her zaman görmek istediğim ama bir türlü gidemediğim yerlerden biriydi. Azmak Çayı’nda yapılan bir dalış belgeseliyse hala favorilerim arasındaydı. Doğa güzellikleri olan bir yer olarak düşündüğüm Akyaka beni kendine aşık etti öyle gönderdi. Yaşlandığım zaman yaşayacağım yeri buldum diye düşündüm. 

Akyaka’yı İlk Görüş

Akyaka’ya girdiğim andan itibaren değişik mimarisi beni çok şaşırtıyor. Bir Ege kasabasında görülmeyen, belki Karadeniz’de rastlayabileceğimiz evleri beni çok şaşırtıyor. Çatıların ve balkonların alt kısımlarında ahşap işçiliğinin çok çeşitli örneklerini görebiliyorsunuz.

Arkada ki dağlar, önde begomvillerle kaplı evler ve geniş caddeleriyle bambaşka bir yere geldiğimi anlıyorum. Sezon başlamadığı için sokaklar boş ve sakin. Çarşının içinde kendimize göre güzel bir apart bulunca çok seviniyoruz. Odamızın penceresinden uzaklarda ki deniz gözüküyor. Bahçesindeki meyve ağaçları penceremize kadar geliyor.

Server Apart tam merkezde cadde üstü olmasıyla da kolayca bulunabilecek bir konumda. Burada araçlar 15 dakikaya kadar ana cadde üzerinde durabiliyor. Bu süreyi geçerseniz ücret ödüyorsunuz. Aracınızı apartın arkasındaki otoparka ücretsiz olarak parkedebilirsiniz. Sezonda gittiğimde bir hayli kalabalıktı Akyaka.

Akyaka Kaya Mezarları

Akyaka’nın içinde Kadın Azmağı tabelasının altında bir de Kaya Mezarları yazısı var. Tabi ki gitmeden görmeden olmaz. Azmak Çay’ı boyunca devam eden restoranların bitiminde hemencecik orada. Yolun hemen kenarında. Roma dönemine ait bu Kaya Mezarları. Bu Kaya Mezarının tek sutünü var. Bitirilmemiş bir Kaya Mezarı bu. Herhangi bir ücret ödemiyorsunuz.

Bir bilgilendirme tabelası var. Bu tabela da yazanlara göre 2001 yılında bir alt yapı kazı çalışmasında kapalı bir oda mezarı bulunmuş. Roma dönemine aitmiş ve şimdiye kadar bu bölgedeki açılmadan, soyulmadan bulunan ilk ve tek oda mezarıymış. Mezar girişinde M.Ö.2ci yy’la ait bir yazıtta “Eudoros’un kızı Symbra’lı sevgili Menias, elveda.” yazıyormuş.

Mezarda yedi ayrı insan iskeleti çıkmış. Milattan önce ve sonrasına ait pek çok eser çıkarılmış. Bu da 600 yıllık dönem içinde pek çok kişi için kullanılmış anlamına geliyor. Bu bilgiler sadece beni mi heyecanladırıyor? O mezar bulunduğunda orada olmayı çok isterdim ya da açılırken. 2500 yıllık geçmişi olan Antik İdyma Kenti Akyaka’nın doğal güzelliklerinin yanında tarihi güzellikleriyle de görülmesi gereken bir yer olarak ön plana çıkıyor.

Kadın Azmağı

Azmak Çayı aslında bir yeraltı nehri. Akyaka gün yüzüne çıktığı yer. Burada her yerden su kaynıyor. Ördekler, çağıl çağıl sular, Azmak Çayı boyu restoranlar.. güzel burası çok güzel. Kadın Azmağı diyorlar buraya.

Dönüş yolunda Azmak çayının kenarında mola veriyoruz. Her yerden buz gibi su kaynıyor. Ördekler yüzüyor. Bir sakinlik bir huzur dolu burası. Azmak Çayı’nın orta derecede aktığı çok derin olmadığı bölüm olarak anlattılar.

Azmak çayının kenarında ki restoranlardan birinde bir şeyler yiyelim diyoruz. Fiyatlara çok dikkat edin derim. Bu tarz mekanlardaki olan hesap şişirme olayı burada yaşanıyor ve hiç hoş olmuyor. Biz itiraz edince fiyatta biraz düzeltme yapıyorlar.

Mekanlar güzel tam çayın kenarında. Akşam ışıklandırmasıyla Azmak Çayı daha da bir güzel gözüküyor. Ördekler yakınınıza kadar geliyor. Attığınız ekmekleri kapıyor. Kimse bilmesin kimse duymasın buraları diyor içimden bir ses. Sezonda ne kadar kalabalık olduğunu merak ediyorum. 

Akyaka, Kitesurf

Burada kitesurf yapabileceğiniz gibi aynı zamanda eğitim de alabilirsiniz. Akyaka kitesurf sporcularının eğitim alanı aynı zamanda. Uçsuz bucaksız bir sahilde atlayıp zıplıyorlarmış ama ben göremiyorum. Çünkü rüzgar yok. Daha sezon başlamadığı için okullar tam açılmamış.

Ortam süper gözüküyor. Sezonda ki halini gözümün önüne getiriyorum. Cıvıl cıvıl olmalı. Sporcularla dolu bir sahil. Akyaka içinde takıldıkları barlar da var. Dünyanın dört bir yanından buraya kitesurf yapmak için geliyorlar. Bir gün bu spora da merak salar mıyım bilmiyorum ama benim beden gücümü aşıyor gibi. Kimbilir? Belki yaparım.

Azmak Çayı Kano

Akyaka merkezden tekne turu yapabilirsiniz ama benim aklımdaki Akyaka’ya 10 dakika mesafedeki Akçapınar Köyü’nden başlayan kano turu. Tekne turu burası için hafif kalacak. Bu sebeple Akyaka’ya on dakika mesafede ki Akçapınar Köyü’ne gidiyoruz.

Geçtiğimiz ağaçlıklı aşıklar yolu öyle mest ediyor ki beni yeni yağmur yağmış olmasına rağmen ıslak yerlere oturup fotoğraf çektirmekten çekinmiyorum. Öyle bir güzel yol ki. Gerçekten çok güzel. Bıkmadan usanmadan söyleyebilirim. Köye geldik ama hava biraz soğuk.

Bahar buraya torpil geçmiş. Her yer kara dut ağacı, şeftaliler, limonlar.. kimse dokunmuyor. Neden acaba derken her yerin karadut ağaçlarıyla dolu olduğunu görüyorum. Bu kadar aromalı lezzetli karadut yememişimdir, hemde dalından. Yoldan geçen amcalara “ne kadar güzel köyünüz var” deyince “gelin ev verelim size” diyorlar.

Kano yapmak için kooperatifin oraya gidiyoruz ama hava bir hayli serin. Azmak Çayı buz gibi. Gözümüz yemiyor. Yarın sabah gelelim diyoruz ama tabiki gidilemiyor ve bir sonraki gelişimize kalıyor. Küçük ve büyük Amazon’u görmeyi çok istemiştim.

Sanırım yaşlandığımda yaşayacağım yeri buldum. Akyaka harika bir yermiş. Arkada yemyeşil dağlar, Akyaka’nın kendine has lambirili tavanlı evleri, buz gibi her yerden kaynayan Azmak çayı, denizi.. neresini anlatacağını şaşırıyor insan. Akyaka ve Azmak beni kendisine aşık gönderiyor. 

  • Bodrum Tekne

Ve şimdi Bodrum zamanı. Kış aylarında Couchrail’de açılan bir posttan tanıştığım Mehmet Bodrum’da ki teknesinde beni bekliyor. Bir kaç gün Mehmet’in teknesinde dinlenip yol yorgunluğu atmayı planlıyorum.

Balık ve İlk Tanışma

Mehmet teknesi Balık‘ı Bodrum Kalesi önünde Paşatarlası‘n da alargada tutuyor. Teknemi sattığımdan beri denizde yaşayamadım ve çok özlem duyuyorum. Bodrum’a indiğimde Mehmet ve arkadaşı Mali beni botla almaya geliyorlar. Tekneye girer girmez de beni bırakıp yan tekneye geçiyorlar. Bir anda kocaman bir gulet bana kalıyor. Ben de kendimi masmavi sulara bırakıyorum.

Tekne charter teknesi dizaynında. İki kapalı, üç açık kamara var. İki banyosu var. Arka havuzluk kocaman. Mutfakta fırın, buz makinası bile var. Yok yok yani. Akşam yemeği için çocuklara yardım edeyim diyorum ama “illa birşey yapmak zorunda mısın?” diyerek beni püskürtüyorlar. Alışmamışım bir şey yapmadan oturmaya.

Kendi teknemde devamlı pişir, taşır uğraşıp, bir taburenin üstünde üç yıl geçirdiğim için. Prensesler gibi baş köşede denizin ve Bodrum Kalesi’nin keyfini sürüyorum. Saçlarım iyot kokuyor. Öyle güzel bir maviliğin içinde ki tekne anlatamam. Bodrum Kalesi üzerinde gün batarken tekne usul usul salınıyor.

Amraa ve Tekne Ahalisi

Gün batarken soframız yan teknede ki Lisa ve Ege’yle şenleniyor. Lisa bir İngiliz. Bir tekne almış, yazları kendi teknesi Amraa’da yaşıyor ve daha 22 yaşında. Minnacık çıtı bir bir kız çocuğu. Yaptıklarına çok saygı duyuyorum.

Ben bir kaç günlüğüne gelmiştim ama günler günleri kovalıyor. Biz bir Lisa’nın teknesin de bir Mehmet’in teknesinde, gelen giden arkadaşlarla komin hayatı yaşamaya başlamışız. Kimi zaman güvertede, kimi zaman Lisa’nın teknesinde, kimi zaman kamarada uyuyakalmışız.

Kimse git demiyor. Ben de gideyim demiyorum. Akşamları mangallar yanıyor. Masraflara ortak olmak isteyince Mehmet’ten yediğim bakışla oturuyorum. Bir kuruş harcatmıyorlar bana.

Ve sonunda ertesi gün rüzgar çıkacağını öğreniyoruz. Yelken basıcaz. Balık 50 yıllık bir tekne. Klasik gibi bir şey. Bodrum Kalesi’nin önünden salına salına ilerlerken, açıkta aradığımız rüzgarı bulunca açıyoruz yelkenleri. Herkes ne yapacağını çok iyi biliyor. Bir sağa bir sola koşuşturuyorlar. Öyle güzel ki onları seyretmek. Yelken eğitimi almaya karar veriyorum.

Orak Adası

Orak Adası’na gidiyoruz. Bundan tam 26 sene önce yani bu çocuklar yokken gitmişim Orak Adası’na. O zamanlar Bodrum’da uzak rotaydı bu ada. İki türlü tur yapılırdı. Biri Akvaryum tarafı diğeri Orak Adası. Tam 26 sene sonra dönüşüm pek bir muhteşem oldu. Kuş bakışı bakıldığında tam bir orak şeklinde olduğu için bu isim verilmiş. Burada bir yerleşim yok. Sadece tavşanlar yaşıyor. Karayla bir bağlantısı yok. Bodrum’a iki saat mesafede.   

Öyle bir açık mavi hakim ki burada. Bembeyaz kumlarından olsa gerek. Bodrum’un Maldivleri diyorlar buraya. Yanınıza mutlaka bir maske, palet alın ve suyun altındaki bu maviliği, balıkları seyredin.  Yüzmelere, dalmalara, çıkmalara doyamadım ben. Başka teknelerle birlikte Orak Adası’n da konakladık bir gece. Bir mehtap altında uyuduk. Tepemizde yıldızlar, çocukların neşeli sesleri dalgaların sesine karışırken içim huzur doluyor. Denizde yaşamayı seviyorum.

Koyun girişinde, ortada kayalık bir alan var. Oraya yüzüyorum ertesi gün. Oradan bakıyorum Orak Adası’na ve koya ve teknelere. Muhteşem bir manzara. Burası tekne yolu ve hayli açıkta. Ben de tek başıma gitmemeliydim. Siz sakın gitmeyin. Dönüşte denizde konuştuğum insanlar kayalıkları soruyor. Oraya yüzdüğümü öğrenen adam duymayacağımı düşünerek olsa gerek “ne ciğer varmış kadın da” diyor. Extrem sporlar yaptığımı ne bilsin. 

Öyle dinlendirici ki. Haftaların yorgunluğu çıktı. Buraya günübirlik tekne turları çokça geliyor. Bu teknelerde en az 30 kişi oluyor. Gündüzleri çok kalabalık oluyor yani. Tavuk, balık, köfte menülerinden oluşan yemekle birlikte 100 lira. Bodrum’dan kalkıyorlarmış. Benim bulduğum dinginliği bulabilmek mümkün değil tabi ama burayı görebilmek için bir yol. 

Ben teknede dalıp çıkıp güneşlenirken bizim çocuklar arkada, gölgede yemek yapıyor. Sohbet ediyor. Bir ara Mehmet yanıma gelip diyor ki:” Diğer teknelerden devamlı sana bakıyorlar. Kim bu kadın? Hepsinde onlarca insan varken sen tek başınasın. Biz de arkada yemek yapıyoruz çalışanlar gibi” diyor. Vay arkadaş para versen yapamazsın. Gülüyorum ve keyfini çıkarıyorum. 

Couch Sistemi

Mali ve Ege Bodrum’lu. Çocukluklarından beri hep teknelerde çalışmışlar. Enfes yemekler yapıyorlar. Mehmet İzmir’in köklü ailelerinden. Mehmet benimle yaşıt sayılır. Birkaç gün öncesine kadar hiç birini tanımıyordum. Nasıl güvendin? diyenler olacaktır. İnsan kendini belli ediyor. Couchrail sistemi de referans sistemiyle çalışıyor. 

Türkiye’de kullanılan Facebook üzerinden çalışan bir grup bu. İnterrail grubunun yan kollarından biri diyelim. Benim gibi gezenleri barındırıyor bünyesinde. Tabi benim gibi 5 gün kalınmıyor. Bir ya da iki gece dinlenmek, uyumak, duş almak için konaklıyoruz normalde. Tekne olayı çok ekstrem oldu zaten. Normalde konakladığımız yer bir ev oluyor. 

Dönerken muhteşem gün batımında yine yelken basıyoruz. Gece karanlığında yelken basmak çok değişikmiş gerçekten. Ben o gece ayrılacaktım tekneden. Bodrum’da yaşayan bir arkadaşımla buluşacaktım ama çocuklar sağa sola dağılınca, döndükleri saat geç olunca ve tekne de yeni insanlarla dolunca gidiş sabaha kalıyor. Alargadayız çünkü. Biri beni karaya botla çıkarmazsa yüzerek çıkmam gerekir.

Son gecemizde eğlencenin en hası yaşanıyor. Çoktandır bu kadar gülmediğimi farkediyorum. Ertesi gün ayrılırken yüreğimde bir burukluk olmadı değil. Onlar ne hissetti bilmiyorum ama ben alışıvermişim böyle yaşamaya. Eski hayatımdan alışık olduğum için sanırım. Birkaç gün için geldiğim teknede 5 gece 6 gün kalmışım. Kimse git dememiş, sanırım benimde gidesim gelmemiş.

Benim Sofyam

Bodrum’da yaşayan Emel ablamla buluşup çok sevdiğim Akbük koyuna gidiyoruz. Teknemi Bodrum’da yaşayan birine satmıştım. Akyarlar’da olduğunu biliyorum. Son halini görmek için onu aradığımda “Akbük’e demirliyorum” diyor. Kafamı çevirdiğimde koya demir atıyordu. Dünya hakikaten çok küçük.

Benim güzel kızım Marmara’nın pis sularından kurtulmuş Ege’nin mis gibi berrak sularında yüzüyordu. İnsanın içi bir burkuluyor ki anlatamam. Yüzerek Sofya’ya gidiyorum. Öyle güzel olmuş ki. Puruvasında oturup özlem gideriyorum. Bu Bodrum maceram iki tekne arasında geçiyor. Akşam günü en güzel yerde Gümüşlük’te batırıyoruz.

Çok güzel anılar, yeni arkadaşlıklar, dinlenmiş bir bedenle ayrılıyorum Bodrum’dan yine gelmek üzere ve ne kadar teşekkür etsem az kalıyor…

  • Didim Apollon Tapınağı

Didim yollarına düştüğümde akşam üzereydi ve ben İzmir’deydim. İzmir Didim arası 142 km ve iki saat gibi bir süre yolda bağıra çağıra şarkı söyleyerek geçiriyorum. Akşam vakti Didim Altınkum’a ulaştığımda senelerdir görmediğim kuzenimle buluşuyoruz.

Didim’de ki kapalı yol nasıl insan dolu. Seçimlerden dolayı tatile çıkmamış herkes artık Ege sahillerini doldurmuş durumda. Herkes aynı anda tatile çıkmış. Bense uzun zamandır yolda olmanın verdiği yorgunlukla kendimi bir eve atmanın peşindeyim. Birkaç gün dinlenip, birikmiş yazılarımı yazıp sonrasında Didim’i keşfe çıkmayı planlıyorum. Hava çok sıcak.

Didim Altınkum Sahilleri

İlk keşif yerim Altınkum sahilleri oluyor. Sezonun tam ortasında olmak kalabalığın tam kalbinde olmakla eşdeğer. Tüm Altınkum sahillerini şezlong ve şemsiyeler kaplamış durumda. Deniz sığ. Yürü yürü ıslanmak mümkün değil. Çocuklu aileler için güzel olabilecek bu tarz yerler benim için pek dinlendirici olmuyor.

İlk hedeften pek umutlu değildim zaten. Sorup soruşturup Akbük‘ün daha bakir ve güzel olduğunu öğreniyorum. Öğle sıcağında bir arabada yolculuk etmek pek kolay değil. Akbük tarafına doğru giderken dayanamayıp ilk sapaktan sapıveriyorum. Burası Didim‘e çok yakın siteler bölgesi. Rüzgar o kadar kuvvetli ki çok fazla yer aramaya gerek görmüyorum. Bir ıslanmak, bir güneşlenmek artık beni mutlu edecek bugün.

Buranın denizide sığ ve kum. Bugün daha fazla bir şey aramamam gerektiğini düşünürken daha ayağımı suya sokamadan yangın çıkıyor. Arabayı toprak yola bırakmıştım. Zeytinlikler o tarafa doğru yanmaya başladı. Koşarak arabayı çıkarıyorum oradan. Ben gelirken bir aile mangal yakmaya çalışıyordu. Rüzgar kuvvetli esince ilk çalılığa, derken zeytinliğe sıçrıyor.

Bir yangının ilk çıkış anına tanık olmuş biri olarak söyleyebilirim ki saniyeler içinde yayılıyor. İtfaiyenin gelmesi 15 dakika sürmüş olmalı. Bana sorsanız saatler sürdü. Gelen küçücük itfaiye bu kocaman yangını nasıl söndürecek derken kısa sürede söndürüyorlar.
Rüzgarından, denizinin sığlığından, yangınından yılan ben sıcağın hafiflemesiyle Apollon Tapınağı için yola koyuluyorum. Kafamda ki de buydu zaten.

Didim Apollon Tapınağı

Saat yediye kadar açık olan tapınağı çok merak ediyorum. Apollon Tapınağı hemen merkezde. Yürüyerek bile gidilebilecek bir mesafede. Benim gittiğim saatte az insan vardı. Arabamı kolayca park edebildim. Sadece bir saatim var gezmek için. Giriş ücreti 5 lira. Parmaklıkların ardından bile görülebiliyor.

Yılan saçlı kadın Medusa‘nın peşindeyim. Tam gün batımı saatlerinde Apollon Tapınağı‘n da olmak çok güzel bir şey. Burası bir antik şehir değil. Bir kehanet merkezi, kehanetin tanrısı Apollon‘a adanan bir tapınak. Öyle yüksek sütunları görünce insan şöyle bir bakakalıyor. Tripotum ve ben, elbisem ve rüzgar çok güzel kareler yakalamama sebep oluyor. Tripotu gören insanların kenara çekilip fotoğraf için müsade etmelerine teşekkür ediyorum.

Tapınağın içinde dolaşıyorum. Koridorlardan geçiyorum, geniş avlulardan. Uzakta tamamlanmamış Medusa heykelleri görüyorum. Hala yılan saçlı kadını bulamadım. Çok da büyük bir yer değil aslında ama yok işte. Tamamlanmamış heykeller yerlerde duruyor. Gidip yanlarına oturuyorum. Dokunuyorum. Konuşuyorum. Hiç biri mutlu değil. Büyük bir endişe, kaygı var gözlerinde. Neden bu şekilde yapıldılar?

Gün batarken sütunların ardından görevlilerin düdük sesleri mabedin kapandığını haber veriyor. Neden daha erken gelmediğime üzülüyorum. 

Ve İşte Karşınızda MEDUSA

Son çıkışta solda Medusa‘yı görüyorum sonunda. Meğer hemen girişteymiş. Ben sutünların heybetiyle ışığa uçuşan kelebekler gibi koşuştururken o benim hemen ardımda kalmış. Daha büyük olduğunu düşünmüştüm. Medusa zincirlerin ardında. Yanına yaklaşmak yasak. Dokunmak yasak.

Güneşte terste olunca birlikte fotoğraf çekmek pek keyifli olmuyor ama çok da dert değil. Göz göze gelmek daha önemli. “Ne anlatıyorsun” diyorum. Nedir bu endişenin sebebi? Yılan saçlı kadın mitolojik efsanelere göre kadın kıskançlığına kurban gitmiş ve başı kesilerek öldürülmüş.

Korku, hayret ve dehşet ifadelerinde heykelleri yapılan Medusa‘da ben endişe gördüm. Tapınağın kapanmasıyla ardıma baka baka çıkıyorum. Dokunamadığım için gözlerimle veda ediyorum. Endişelenme diyorum artık endişelenme. Hepsi geçti. Didim’de akşam olurken ben Medusa‘nın etkisindeyim.

Akbük Saplı Ada

Ertesi gün bir gün önce gidemediğim Akbük için yollardayım. Didim Akbük arası 21 km. Yolda Akbük‘e giderken bir ada görüyorum. Saplı Ada‘ymış. İnsanların sudan yürüyerek adaya çıktıklarını görünce ben de geçmek istiyorum. Ağaçların arasından bir toprak yol iniyor ve arabanızı parkedebiliyorsunuz. Gölge yerler kapılmış.

Akbük Koyu içerisinde bu  Saplı Ada. Bileklerime kadar gelen suyun içinde adaya geçiyorum. Ne kadar da güzel. Adaya çıktığımda burada yaşayan birinin de olduğunu görüyorum. Kendine bir dünya yaratmış. Adanın etrafında şöyle bir dolaşınca denize girmek için pek keyifli olmadığını görüyorum ama manzara çok güzel. Deniz taşlık ve yosunlu.

Manzaranın tadını çıkardıktan sonra karaya geri yürüyüp deniz keyfi yapıyorum. Su biraz soğuk gibi. Dışarısı çok sıcak. Bu sene nereye gitsem su bir türlü ısınmadı.

Didim ve Altınkum birbirine çok yakın. 5 km 9 dakika gibi bir yakınlık. Altınkum oteller bölgesi gibi. Sahil boyu oteller var. Didim’de kapalı yol turistlerin alışveriş ve yürüyüş rotası. Çok kalabalıktı benim için. Denizi çocuklu aileler için çok uygun. Ben kayalık ve taşlık seviyorum. Birden derinleşen deniz seviyorum. Didim’de sevdiğim en güzel yer Apollon Tapınağı oluyor. Bir daha gelirsem Medusa‘ya gelirim

  • Sığacık Tekne

Sığacık hep adını duyduğum ama nedense gitmediğim bir yerdi. Sığacık koyları Ege’nin en güzel koylarınını da barındırıyor. Arkadaşım Sığacık’da ki arkadaşının teknesine davet edince zaten İzmir’de olan ben koşa koşa gidiyorum.

Bir akşam vakti İstanbul’dan gelen arkadaşımı İzmir havaalanından aldıktan sonra Sığacık‘a doğru yol alıyoruz. Sığacık Teos Marina’ya gidebilmek için Seferihisar tabelasından girmeniz gerekiyor.  Seferihisar tabelasını kaçırınca da kendimizi karanlık, ıssız köy yollarında buluveriyoruz. İzmir Sığacık arası 51 km olabilir ama biz onu bir hayli uzattık.

 

Teos Marina

Bir gece vakti geldiğimiz Teos Marina’da yolculuğumun üçüncü Ali’siyle tanışıyorum. Yola çıktığımdan beri her yerde bir Ali abi buldum ve bu Aliler beni çok mutlu etti. Ali ve ailesiyle kısa bir tanışma ve sohbetten sonra ertesi gün için uykuya çekiliyoruz.

Ben yine bir teknede açık havada uyuyacağım için çok mutluyum. Sabah olmasıyla birlikte Teos Marinayı gündüz gözü görebiliyorum. Birbirinden güzel yelkenliler yeni gelin gibi süzülüyor. Gün doğumunu yakalayıp sessizliğin tadını çıkartıyorum.

Bugün biz yelken yapıcaz. Ben yelken yapmayı bilmiyorum ama onları arı gibi koşuştururken seyretmek, göğe o bembeyaz yelkenleri çekmek bende bir coşkuya sebep oluyor. İlk durağımız bizimkilerin Bodrum, yabancıların Jason, yerli halkınsa Deniz Yıldızı dediği koy oluyor.

Suya atladığımız yerde küçük bir mağara ve delikli bir taş var. Mağaranın tepesi delik daha doğrusu. Tüm gün çocuklar gibi dalıp çıkıyoruz. Teknemiz Bavarya46 yelkenlisi. Mutfak ve yaşam alanları oldukça kullanışlı. Ali kaptanın eşi bize harika yemekler hazırlamış. Akşam güneş batarken harika sohbetler eşliğinde yemeklerimizi yiyoruz.

Gecenin geç saatine kadar süren sohbetlerimize binlerce yıldız eşlik ediyor. Güvertede yatıp bu bin milyon yüz yıldızcığı seyrediyoruz.

Papaz Boğazı Koyu

Ertesi gün kahvaltı sonrası Ali bizi kocaman bir mağaranın olduğu Papaz Boğazı Koyu‘na götürüyor. Teknelerle mağaranın içine giriyorlarmış. O kadar büyük yani. Yakınında bir yere demirleyip botla mağaraya gidiyoruz. Gerçekten o kadar büyük ki.

İnsanlar içine girip yolu kaybedip ölüyorlarmış. O sebepten mağaranın belli bir yerinden sonrasını taşlarla kapatmışlar. Biz yanımıza fener almadığımız için belli bir yerden sonrası zifiri karanlık oluyor. Bir botla mağaranın içinde gezinmek çok farklı bir duygu. Kendimi bir filmin içine düşmüş defineciler gibi hissediyorum.

Mağaradaki su bir hayli soğuk ama atlamadan duramıyorum. Mağaranın genişçe olan bölümünde dalıp çıkıyorum. Suyun altından da efsanevi bir görüntüsü oluyor. O kadar çok video ve fotoğraf çekiyoruz ki. Gün içinde mağaranın pek çok ziyaretçisi oluyor.

Turkuaz Koyu

Sonrasında mağaranın az ilerisinde Turkuaz Koyu diye bir yerden bahsediliyor. Botla orayı görmeye gidiyoruz. Maldivler gibi bir rengi var. Diğer koylar biraz rüzgarlıyken burada yaprak kımıldamıyor. Botla bu turkuaz sularda salına salına ilerlerken muhteşem görselliğin tadını çıkartıyorum.

Buraya karadan bir geliş yok. Ancak denizden ulaşabilirsiniz. Turkuaz Koyu‘nun dibi biraz balçıkımsı ve beyaz olduğu için deniz bu renk gözüküyor. Artık akşam olmak üzere ve biz dönmeliyiz. Aksiyonsuz dönmek şanıma yaraşmaz.

Dönüş yolunda botun yakıtı bitiyor. Arkadaşım kürek çekmeden asla bir macerayı bitiremez. Neyse ki tekne uzakta değil, çok rüzgar yok da biraz biz kürek çekiyoruz, biraz yelkenli bize geliyor ve ortada bir yerde buluşuyoruz. 

Dönerken yelken açma fırsatını da yakalıyoruz. En öndeki yelkene genova diyorlar. Onu açması kolay ama diğerleri eğitim gerektiriyor. Ben seyirciyim. Arı gibi koşuşturmalarını izliyorum. Öyle eğlenceli ki. Yelkenlerle sayısız fotoğraf çekiyorum.

İlk başta olmayan rüzgar daha sonra çıkıyor ve biz bir hayli hızlı gidiyoruz. Önümüzdeki yıllarda yelken eğitimi almam gerektiğine karar veriyorum. Bu eğlenceye seyirci kalamam. Marinaya yaklaşırken gün batıyor ve günü batırmanın huzuruyla limana giriyoruz.

Günlük gezi tekneleri bu koylara mutlaka uğruyormuş. Birkaç tanesi biz oradayken geldi zaten. Günlük gezi tekneleri Teos Marina’dan her gün kalkıyor. Böyle bir turu 60 liraya yapabilirsiniz. Daha birkaç koya daha uğruyorlar.

Şu korsan tekneleri gibi dekore edilmiş teknelerden bahsediyorum. Çok sevmesem de herkesin teknesi yok ve buralara gelmenin başka çaresi de yok. Tekne turu yapmak için çok güzel bir rota. Bu koyları görmelisiniz.

  • Eski Foça

Hayallerimizi süsleyen ” küçük bir balıkçı kasabasına yerleşelim” cümlesinde adı geçen kasaba Foça’dır bence. Henüz bir genç kızken motorla çıktığım Ege turunda en çok zaman geçirdiğim yerdir Foça. Akdeniz foklarının ve muhteşem gün batımlarının memleketi Foça aynı zamanda bir tarih de barındırıyor.  Eski Foça evleri, çiçek, böcek, deniz ve yeni bir masal, yeni bir macera…

 

Foça’da Gece

Bir gece yarısı geldiğim Eski Foça da ne tarafa gideceğimi bilemeden ilk bulduğum yere parkedip gezerek keşfetmek istiyorum. Çok yorgunum. Eski Foça da küçük deniz dedikleri bir bölge var. Orayı soruyorum. Asıl Foça orası. Meyhaneler, küçük balıkçı kayıkları, insanlar, hediyelik eşyacılar… Bir kaç kişiye sorunca yat limanına parkettiğimi anlıyorum. Benim gideceğim yer diğer tarafta.

Küçük dar sokaklardan, eski taş evlerden, begonvilli kapılardan geçiyorum. Bir taraftan beni merak eden arkadaşımı telefonda sakinleştirmekle meşgulüm. Daracık sokaklardan çıktığım nokta aradığım balıkçı kayıkları, küçük meyhaneleri ile küçük deniz. Bir otel aramalıyım ama önce dinlenmem de gerek. Tam merkezde büyük palmiye ağacının altında oturacak yer var. Biraz oturup balıkçı kayıklarının denizde salınışını, biraz öteden gelen müzik seslerine karışan anason kokuları eşliğinde manzaranın tadını çıkarıyorum.

Gece bir hayli geç oluyor. Ara sokaklara dalıp otel bakınıyorum. Neredeyse hiç yok. Pansiyon gibi bir yere fiyat soruyorum. İnternetsiz klimasız kahvaltısız 100 lira ve hakikaten kötü. Zaten sabah erkenden kalkıcam, gecenin bir yarısı oldu yatarım arabada diyorum. Yola çıkarken bunu göze alarak çıktım zaten. Gecenin bir yarısı yanlız başına gelmiş bir kadın mecburiyetini gözünde gördüğüm pansiyon sahibi beni daha tanımıyor.

Sahilin solundan kalenin dibinden yürüyünce arabayı bıraktığım yat limanının oraya ulaşıyorum. Arabayı küçük denizin arkasındaki otoparka koyuyorum. Oldukça büyük, ücretsiz bir otopark yapmışlar. Bu kadar çabuk arabaya park yeri bulduğuma ben bile inanamadım. Biraz müzik, biraz internette takılmaca derken uykunun sıcak kolları beni sarıyor. Bagaj kamp malzemelerimle dolu. Arka koltukta kocaman bavulum var. Bana kalan ön koltuklar, el freni ve vites üstü. Öyle bir deliksiz uyku çekmişim ki, haftalardır evimde sırça köşklerde uyuyamadığım kadar derin bir uyku.

Bir Foça Sabahı, Birinci Ali Abi Hikayesi

Gün aydınlanıp da sokakların güzelliği ortaya çıkınca kendimi başka bir ülkede gibi hissediyorum. Hayatımda gördüğüm en berrak balıkçı barınağıydı sanırım. Kahvaltı edeceğim bir yer bulmak için dolanırken palmiyenin orada serpme kahvaltı yazısını okuyunca ani bir kararla geri dönüyorum. Ali abiyle o an gözgöze geliyoruz. O an şarjlarım bitik, bense açtım. Diyorum ki “siz bana bir bardak limonlu su verseniz, bunları şarja taksam, bir sokakları dolanıp fotoğraf çekip gelsem ve sonra kahvaltı etsem olur mu?

Tüm isteklerimin cevabı kocaman bir “evet“. Ali abi Palmiye Cafenin sahibiymiş. Palmiye Cafe’den dümdüz küçük denizin sağından ilerleyince gece otel bulmak için tam ters taraflarda dolandığımı görüyorum. Bir sürü irili ufaklı otel varmış ve çok da güzeller. Geceliği 100 liradan başlıyor. İnternet, sıcak su, klima var çoğunda. Yeni Foça tarafına giderken Eski Foça’nın hemen çıkışında bakınca görülebilen ağaçlık bölgede kamp alanlarının da olduğunu öğreniyorum.

Foça da ki eski taş evler, pencerelerden sarkan çiçekler, zevkil ev sahiplerinin süslediği balkonlar kartpostal gibi. Sanki kocaman bir fotoğraf var ve ben o fotoğrafın içine girdim, dolaşıyorum. Sanki bir Yunan adasının ara sokakların da kayboluyorum. Sanki bu ülkeden değilmiş gibi. Sanki başka bir yere ışınlanmışım gibi. Sakin küçük bir balıkçı kasabasına yerleşmek dedikleri bu olsa gerek.

Ben sokakları dolaşıp bu harika evleri fotoğraflayıp dönüyorum. Bana muhteşem bir kahvaltı hazırlıyorlar. Ali abiyle böyle başlıyor hikayemiz. Bir taraftan kahvaltı ederken bir taraftan da Ali abiye neyi görmeden gitmemem gerektiğini soruyorum. Ali abi tüm sorularıma büyük bir sabırla cevap veriyor. Yol tarif ediyor. Bir sürü Foça broşürünü elime sıkıştırıveriyor. Turizm information bürosu gibi mübarek.

Kahvaltı bir kişinin bitirebiceği gibi değil. Yemek atılmasına, ziyan olmasına çok üzülürüm ben hep. “Yazık oldu” diyorum. Ali abi diyor ki “üstünü örteriz, geldiğinde devam edersin öğlen. Nasılsa powerbanki almaya geleceksin.” Siz hiç böyle bir işletme sahibi gördünüz, duydunuz mu? Ali abimle bir fotoğraf bile çekmemişiz. Yanarım yanarım ona yanarım.

Phokaia

Ben her şeyin eskisini sevdiğim gibi Foça’nın da eskisini severim. Akdeniz foklarının yaşam alanı Foça. Şimdilerde 10 tane foka ev sahipliği yapan Foça da fokları görmek imkansız gibi anlatılana göre. Akdeniz foklarının korunması için pilot bölge ilan edilmiş ayrıca. Meşhur Siren kayalıkları da fokların yaşam alanıymış. Tekne turlarıyla gidilebilen Siren kayalıklarını bu sefer göremedim ama gittiğim yerlerde hep geriye bir şey bırakırım ki tekrar gitmeye bahanem olsun.

Eski adı Phokaia yani fokdan geliyor. Ünlü çizgi film Pokohantas gibi bir isim değil mi? Foça’nın sembolü de Roma Phokaia‘nın önemlerinden beri fokmuş. Paraların üstünde bile bu amblem görülüyormuş. Son yıllarda yapılan kazılarda ilk kurulan yerin aslında surların dışında kalan güneydeki yamacın üzerinde olduğu anlaşılmış. Belki de tunç çağında kurulmuş Phokaia kim bilir. Bugün ki lisenin olduğu yerde eskiden bir Athena tapına olduğuna dair bilgiler var.

Tam tepede hem küçük limana hem de kente hakim bir noktadaymış ama şimdilerde yok hiç bir şey. Liman kutsal alanı Kalenin o tarafta. Açık hava kaya tapınağı Tanrıça Kibele’ye adanmış. Tanrıçanın kabartma ve heykelleri hala orada bulunuyor. Beş kapılar kalesi tüm Foça’ya hakim eskiden de Osmanlının kayıkhanesiymiş.

Buradan iniverdi mavinin kollarına bir imparatorluğun elleri küreklerle… şeklinde tasvir edilen Kale gece ışıklarıyla sizi eski çağlara ışınlayıveriyor.

İki tane Osmanlı camisi varmış. Önce onları görmeye gidiyorum. Kafamı kaldırsam görecekmişim aslında. Arabayı tam da caminin altına parketmişim. Hatta altında uyumuşum. Sonra Osmanlı mezarlığına gidiyorum. Osmanlı Mezarlığının bir tabelası yok. Sağlık ocağı tabelasını görünce ot kaplanmış bir yola giriyorumama kapı asma kilitlerle kapalı.

Yol sorduğum birisi bana burayı İzmir Belediyesi’nin aldığını ve kapılarını da kilitlediğini anlatıyor. Benzincinin arkasından dönersem parmaklıkların ardından bile olsa içeriyi görüp fotoğraflayabileceğimi söylüyor. Foça da ki tek benzincinin arkasında. Kapısı kilitli. İçeri girmek yasak.

Türk dönemi mezarları arasında bütünlüğünü korumuş olmasından dolayı oldukça büyük önemi olan bu mezarlıkta saptanabilen en eski mezar Kanuni Sultan Süleyman dönemine aitmiş. Her gittiğim yerde pazar gezmeyi çok seven ben dalıveriyorum pazara. Salı günü Foça’nın pazarı. Bunu not edelim. Gıda tarafına bayıldım. Bir evde kalıyor olsaydım kimse beni tutamazdı.

Foça Yeldeğirmenleri ve Pervin

Sonra Dedem otelin köşesinden doğru yukarı yeldeğirmenlerine yol alıyorum. 18-19 yy da inşa edildiği düşünülen değirmenler Foça’ya kuş bakışı bir tepede Değirmentepe de bulunuyor. Nasıl bir rüzgar var anlatamam. Uçuyorum. Tam telefonda arkadaşlarıma “kimsecikler yok fotoğraf çektirecek” derken üç genç geliyor.

Selam sabahtan sonra fotoğraf kısmına gelip ne eğleniyoruz sonra Pervin’le. Pervin benim fotoğraflarımı çekiyor. Başıboş gezdiğimi öğrenince “aa sen gezegensin” diyor. Önce gülüyorum. Şaka yaptığını düşünüyorum ama sonra azeri olduğunu öğrenince anlıyorum ki gezegen demek gezgin demek. Ben bir GEZEGENİM.

Foça’nın içinden çok rahat denize girilebiliyor. Kumluk bir kumsaldan çocuklu bebekli deniz severler denizin tadını çıkartıyor. Bir de yol boyunca platform gibi hazırlanmış merdivenle inilen ahşap güneşlenme yerleri hazırlamışlar. Oradan denize girmek daha keyifli görünse de tam yol kenarı olduğu için biraz çekiniyorum. Ben çekinsem de güneşlenen ve denize girenler vardı birkaç kişi. Sezonda tamamen dolu olacağını tahmin edebiliyorum.

Foça Tekne Turları

Burada bir çok tur teknesi de mevcut. Birkaç kişiye sorunca beni Merhaba Foça adlı tekneye yönlendiriyorlar. Orhan Kaptan sabah 11 de gidilen, akşam 5,30 da dönülen, Siren ve Atatürk kayalıklarını da içeren tüm koylara girdiklerini anlatıyor.

Balık ve salata menüsü dahil 50 lira böyle bir tur. 10 liralık turlar İstanbul da ki boğaz turları gibi. Gidip geliyormuşsun sadece. Yüzme molası vs olmuyormuş. Maalesef ki Foça’dan bugün ayrılıyorum. Arkadaşım Ildır’a, yanına gitmem konusunda çok bastırdı. Ben bir gün daha kalmayı ve bu tekne turuna çıkmayı çok isterdim. Belki benim yerime siz çıkarsınız diye şuraya Orhan Kaptan’nın telefonunu bırakayım: 0534 620 20 80.

Ali Abim Beni Evlat Ediniyor

Ali abimin yanına dönüyorum. Sabah ki kahvaltı o kadar çoktu ki “üstünü örtelim öğlen gel devam et” demişti ya Ali abi. Yiğit iki dakika önce toplamış ben gittiğimde. Masayı siliyordu. Beni görünce bir alt dudağını ısırıp “eyvah” değişi vardı. Kurban olurlar.

Ali Abi hemen yenisini getirtiyor. Bu sefer denize nazır bir masaya oturup Foça’nın manzarasını hafızama kazımakla meşgul oluyorum. Kalkarken de para almıyor Ali abi. “Sabah ödedin ya” diyor. Bir kahvaltı aldım, 22,5 lira ödedim. İki öğün yedim içtim. Şarjlarımı doldurdum. Muhabbetlerine ortak oldum. Harika tavsiyeler ve yönlendirmelerle Foça‘yı gezdim, tanıdım.

Foça da palmiyenin orada ki Palmiye Cafe’nin sahibi Ali abi emekli öğretmenmiş. Emekli olmuş ama hala öğretiyor, hala insanları seviyor. Yol ne güzel insanlar katıyor hayatıma. Beni kısa süreliğine evlat edinen Ali Abimi görmeye tekrar gelmeliyim mutlaka.

Küçük, Sakin Bir Koy Arayışım

Rüzgarın da yardımıyla öğlen sıcağında gezdiğim Foça da öğleden sonra oluyor ve sıcak artık dayanılır gibi değil. Küçük deniz de minik bir deniz molası vermiştim zaten ama artık günün yorgunluğunu atmak ve ıssız bir koy bulmak zamanı. Yeni Foça yoluna doğru ilerleyince birkaç beach tabelası önünden geçiyorum. Pek beach insanı olmadığım için kendi kafama göre takılabileceğim bir yer arayışındayım.

Orhan Kaptan ve Ali abi bana  diye bir yerden bahsetmişlerdi. Foça’ya 15 dakika uzaklıkta burası ama ücretli olmuş. Onların haberi yok tabi. Arabayı parketmek bile 10 lira. O da saat 4 olduğu için. Hafta içi araba girişi 30 TL hafta sonu 40 TL diyor kapıdaki çocuk. 1 kişi çadır kurmak 30 TL. Burasının özel bir mülk olduğunu, arabamı yukarıda ana yolda bıraksam bile para ödeyeceğimi söylüyor.

Bu koyları denizleri kim kiraya veriyor? Bizim denize girmemize kim engel oluyor? Kıyı kanunlarında deniz halkındır derken biz neden hep bir savaş vermek zorundayız bilmiyorum. Kendisine teşekkür edip ayrılıyorum.

Tekrar Eski Foça tarafına doğru dönerken oldukça geniş bir seyir terasını farkedip manzaraya bakayım bari diyorum. Bir bakıyorum aşağıya, aradığım ısısız koy orada beni bekliyor. Birkaç araba parketmiş hatta. Burası kocaman elektrik direklerinin olduğu yer. Öyle daha kolay bulabilirsiniz. Ya da herkes bulmalı mı bilemiyorum.

Arabayı yukarıda bırakıp deniz ayakkabılarımı giyip aşağıya inişe geçiyorum. Böyle yerlerde deniz ayakkabısıyla inmekte fayda var. Neyle karşılaşacağımızı bilmiyoruz. Sahipsiz kaldığına göre taşlık ve zor girilen bir deniz çıkabilir. Yukarıdan gördüğüm minicik koyda bir aile var. Ben hemen onun yanında ki üç tarafı duvar gibi önü küçük bir kumsal olan sadece bana ait yere iniyorum.

Duvar gibi kayalıklardan inmek dikkat istiyor yalnız. Üç ay kayalardan inme eğitimim bir işe yarıyor sonunda. Deniz de beklentimin tersine girilmesi kolay ve tam benim sevdiğim gibi çıkıyor. Günün bonusu bu oluyor.

Açıyorum müziğimi, seriyorum havlumu, yüzüyorum, dalıyorum, çıkıyorum, güneşleniyorum. Başımda para için bekleyen, onu içer  misin? bunu yer misin? diyen yok. Bana kural kaide hatırlatan yok. Kuralda benim kaidede. Kural tanımaz adımı bilmiyorsunuz tabi. Yaramaz bir kız olduğumu da. Çoğu yerde insanların gözleriyle bile uslu dur bakışı attığını da.

Foça da Gün Batımı

Gün batmadan iki gündür peşinde koştuğum gün batımı için koşturmalıyım şimdi. Bu kadar tembellik ve keyif yeter. Tam üstümü değiştirip gitmek üzereyken kayaların üstünde 3 adam ve kucaklarında ki birkaç çocuk beliriveriyor. “Gidiyorum zaten” diyorum ve koyumu onlara emanet ederken nerede deniz kestanesi var anlatıyorum ki kimseye zarar gelmesin.

Hızlıca Foça’ya dönüp yiyecek içecek bir şeyler alıyorum. Bir ara sokaktan aldığım ve harika bir ambiansı olan kebapçının kartını maalesef kaybetmişim. Çok güler yüzlü bu insanlar beni affetsinler. Kebapları harikaydı. Gün batmak üzere ve ben koşuyorum artık.

Foça’nın meşhur günbatımı, Siren Kayalıkları manzarasının peşindeyim günlerdir ama öğrendiğim kadarıyla karadan görülemiyormuş. Ali Abi ve diğer sorduğum her Foçalı beni yeldeğirmenlerinin ardında ki restoranlarında olduğu yere gönderiyor. Foça’yı tepeden gören bu yerin manzarası harika.

Tabi ki bir restorandan manzarayı seyretmiycem. Sandalyemi ve masamı açıp, yemeklerimi masaya dizip, gün batımına karşı yerimi alıyorum. Fotoğraf için kırık tripotumu açmaya çalışırken bir araba duruyor. Hayat böyle bir şey. Harika bir çift benim fotoğraflarımı çekiyor. Yalnız olmama hayret edip “sen yine de tek dolaşma” diyorlar. Bir şey olmayacağını anlatamıyorum.

Onlar giderken ve ben manzaranın tadını çıkartırken bir araba duruyor ve içinden gündüz koyumu teslim ettiğim adamlar çıkıyor. Çıkmışlar yani. Yanıma gelip “hani kestane yoktu ayağıma battı” deyince farkediyorum onların olduğunu. Dünya mı küçük Foça mı bilemedim de ben kestane yok demedim ki. Kestaneyi nasıl çıkarmaları gerektiğini tarif ediyorum.

Bu arada gün muhteşem bir şekilde batıyor. Bana içecek ikram ediyorlar. Kim demiş yalnız olduğumu. Henüz genç bir kızken 25 sene önce motorla yaptığım rotaları bunca yıl sonra tekrar yapıp, nelerin değiştiğini ya da zaman durmuşçasına nelerin değişmediğini gözlemliyorum bu yolculuklarımda. Hasret gideriyorum.

Foça hatırladığımdan daha da güzel kalmış. Hoşçakal Foça, güzel insanların yaşadığı bu toprakları bu denizi yüreğim çok sevdi. Günü de batırdığıma göre Ildır’a doğru hareket vakti. Bir başka Ali Abi’yle tanışacağımı bilmeden düştüğüm yolda açalım müziği ve bir sonraki yazı da buluşalım o zaman, de haydi

Foça Belediyesini şimdiye kadar gördüğüm en güzel tanıtım broşürü için kutluyorum. Öyle güzel betimlemeler var ki broşürü komple alıp yazasım geldi.

  • Şahindere Kanyonu, Altınoluk

Hürriyet Seyahat, yazar Bahar Gündoğdu

Hürriyet Seyahat’te yayımlanan yazımın daha detaylı hali

Altınoluk sahilde miskin miskin plajda güneşlenirken bir arkadaşa denk gelip tavsiyesini aldığımız Şahindere kanyonuyla birden bire canlanıveriyoruz. Şahindere Kanyonu Kaz dağlarının bacasıymış ve Şahindere kanyonunun buz gibi bir suyu varmış. Çok merak uyandırınca ertesi gün gitmeye karar veriyoruz
 

Şahindere Kanyona Ulaşım

Şahindere Kanyon girişi
Sabahın erken saatlerinde önce Altınoluk köyüne çıkıp, Edremit körfezi manzaralı bir yer bulup, harika gözlemeleriyle kahvaltımızı ediyoruz. Sonrasında hemen kanyon yolundayız. Altınoluk Yapı Kredi bankasının sağından girdiğinizde yol sizi götürüyor. Kanyonun çok yakınına kadar evler siteler kurulmuş durumda. Hatta insanlar sabah yürüyüşlerini kanyona doğru yapıyor. Zeytin ağaçlarının içinden kıvrıla kıvrıla ilerliyoruz. Yolu bulması çok zor değil. Çok az bir miktar ödeyip, arabamızı park edip yürümeye başlıyoruz.
Şahindere Kanyonu’nun Manzaralarına Doyulamıyor

Şahindere Kanyonu Kaz Dağlarının Bacası

Kaz Dağları Milli Parkı içinde olan kanyon 26 km uzunluğunda. Normalde izinsiz kanyonda yürüyüş yapmak tehlikeli ve yasak.  Bölgeyi bilmeyenler kanyonda çok kolay kaybolabilirmiş. Şelaleye kadar yürümek için rehber almak gerekmiyor.  Diğer kanyonlar gibi ahşaptan yürüyüş yolları yok.  Dünyanın oksijen yoğunlaşması olarak en zengin yerlerinden biri olan Kazdağları bunu kanyonlarına borçlu. En çok da Şahindere kanyonu bir baca görevi yapmakta. Denizden aldığı iyotu dağın zirvesine taşıyor, yamaçlardaki dağ havasını da sahile. Böylece bölgede büyük bir oksijen çadırı oluşuyor.

Şahindere Kanyonunun içi fotoğraf için çok elverişli
Bu özelliklerinden dolayı endemik bir yapıya sahip 800 civarı bitki çeşidi bulunuyor. Şahindere kanyonunda pek çok şifalı ot bulunuyor ama toplamak yasak. Eğer meraklıysanız ancak fotoğraflarını çekebilirsiniz. Mis gibi havayı ciğerlerimize çeke çeke, muhteşem manzaralardan geçe geçe, buz gibi suların içinde yer yer suya atlayarak, fotoğraf çekerek ilerliyoruz.

 

Kanyonda suya komple girmeden de yürüyebilirsiniz

İsterseniz suya girmek zorunda değilsiniz.  Dizinize kadar paçanızı sıvamanız yeterli. Benim gibi suya girmeyi seviyorsanız mayonuz havlunuz ve derede yürümeye elverişli ayakkabılarınız mutlaka olsun.  Terlikle zor bir yürüyüş olur.

 Kanyonun içinde yer yer sudan geçmeniz gerekebiliyor.

Şahindere Kanyonunda Yüzmek gibisi yok

Ben her zamanki şelale ve gölde yaptığım gibi elbiselerimle atlıyorum suya. Burada ateş yakmak yasak ama piknik yapabilirsiniz. İlk girişte piknik masaları var ama ilerledikçe yok. Lütfen çöp bırakmayın. Yarım saat gibi bir sürede müsade edilen şelaleye kadar yürüyoruz. Burada kendini suya atmamak mümkün değil. Havuzlarda ki gibi renkli fayanslarla verilen bir renk değil bu. Doğanın koynundayız ve her şey doğanın bir şaheseri. 

Şahindere Kanyonu ve Buz Gibi Suları

Kireçsiz bir suyu bulunan kanyon masmavi ve buz gibi suyuyla bizi kendine hayran bırakıyor. Şelale dediysem çok heybetli yukarılardan dökülen bir su gelmesin aklınıza. Küçücük bir yerden çağlıyor ama döküldüğü yerde oluşan gölcük hem manzarasıyla hem de yüzmek açısından gerçekten harika bir yer.

Şahindere kanyonunda daha öteye gitmeye izin yok

Etrafı kayalık ve yemyeşil ormanların içindeki bu yer oldukça geniş. Kanyonun buz gibi suyunda üşüyünce güneşte ısınabileceğiniz yerler var. Kaz dağlarının oksijenine, Şahinderesi kanyonunun buz gibi sularına, mavi ve yeşilin kaynaşmasına veda edip gitme zamanı.

 

Eğer yolunuz o taraflara düşerse mutlaka uğramanız gereken bir yer. Tüm gün geçirilebileceği gibi birkaç saatte gezip çıkabileceğiniz bir yer. Altınoluk’tan Akçay istikametine giderken Altınoluk çıkışına doğru olan yolda solunuzda kalan dağlara iyi bakın. Dışarıdan hiç belli olmuyor ama içerisinde gizli bir cennet var. 

Aklımda kalanlar: Hiç çöp olmaması, kanyonun buz gibi masmavi suyu, şelalesi, yemyeşil ağaçları ve enteresan kökleri