• Eski Foça

Hayallerimizi süsleyen ” küçük bir balıkçı kasabasına yerleşelim” cümlesinde adı geçen kasaba Foça’dır bence. Henüz bir genç kızken motorla çıktığım Ege turunda en çok zaman geçirdiğim yerdir Foça. Akdeniz foklarının ve muhteşem gün batımlarının memleketi Foça aynı zamanda bir tarih de barındırıyor.  Eski Foça evleri, çiçek, böcek, deniz ve yeni bir masal, yeni bir macera…

 

Foça’da Gece

Bir gece yarısı geldiğim Eski Foça da ne tarafa gideceğimi bilemeden ilk bulduğum yere parkedip gezerek keşfetmek istiyorum. Çok yorgunum. Eski Foça da küçük deniz dedikleri bir bölge var. Orayı soruyorum. Asıl Foça orası. Meyhaneler, küçük balıkçı kayıkları, insanlar, hediyelik eşyacılar… Bir kaç kişiye sorunca yat limanına parkettiğimi anlıyorum. Benim gideceğim yer diğer tarafta.

Küçük dar sokaklardan, eski taş evlerden, begonvilli kapılardan geçiyorum. Bir taraftan beni merak eden arkadaşımı telefonda sakinleştirmekle meşgulüm. Daracık sokaklardan çıktığım nokta aradığım balıkçı kayıkları, küçük meyhaneleri ile küçük deniz. Bir otel aramalıyım ama önce dinlenmem de gerek. Tam merkezde büyük palmiye ağacının altında oturacak yer var. Biraz oturup balıkçı kayıklarının denizde salınışını, biraz öteden gelen müzik seslerine karışan anason kokuları eşliğinde manzaranın tadını çıkarıyorum.

Gece bir hayli geç oluyor. Ara sokaklara dalıp otel bakınıyorum. Neredeyse hiç yok. Pansiyon gibi bir yere fiyat soruyorum. İnternetsiz klimasız kahvaltısız 100 lira ve hakikaten kötü. Zaten sabah erkenden kalkıcam, gecenin bir yarısı oldu yatarım arabada diyorum. Yola çıkarken bunu göze alarak çıktım zaten. Gecenin bir yarısı yanlız başına gelmiş bir kadın mecburiyetini gözünde gördüğüm pansiyon sahibi beni daha tanımıyor.

Sahilin solundan kalenin dibinden yürüyünce arabayı bıraktığım yat limanının oraya ulaşıyorum. Arabayı küçük denizin arkasındaki otoparka koyuyorum. Oldukça büyük, ücretsiz bir otopark yapmışlar. Bu kadar çabuk arabaya park yeri bulduğuma ben bile inanamadım. Biraz müzik, biraz internette takılmaca derken uykunun sıcak kolları beni sarıyor. Bagaj kamp malzemelerimle dolu. Arka koltukta kocaman bavulum var. Bana kalan ön koltuklar, el freni ve vites üstü. Öyle bir deliksiz uyku çekmişim ki, haftalardır evimde sırça köşklerde uyuyamadığım kadar derin bir uyku.

Bir Foça Sabahı, Birinci Ali Abi Hikayesi

Gün aydınlanıp da sokakların güzelliği ortaya çıkınca kendimi başka bir ülkede gibi hissediyorum. Hayatımda gördüğüm en berrak balıkçı barınağıydı sanırım. Kahvaltı edeceğim bir yer bulmak için dolanırken palmiyenin orada serpme kahvaltı yazısını okuyunca ani bir kararla geri dönüyorum. Ali abiyle o an gözgöze geliyoruz. O an şarjlarım bitik, bense açtım. Diyorum ki “siz bana bir bardak limonlu su verseniz, bunları şarja taksam, bir sokakları dolanıp fotoğraf çekip gelsem ve sonra kahvaltı etsem olur mu?

Tüm isteklerimin cevabı kocaman bir “evet“. Ali abi Palmiye Cafenin sahibiymiş. Palmiye Cafe’den dümdüz küçük denizin sağından ilerleyince gece otel bulmak için tam ters taraflarda dolandığımı görüyorum. Bir sürü irili ufaklı otel varmış ve çok da güzeller. Geceliği 100 liradan başlıyor. İnternet, sıcak su, klima var çoğunda. Yeni Foça tarafına giderken Eski Foça’nın hemen çıkışında bakınca görülebilen ağaçlık bölgede kamp alanlarının da olduğunu öğreniyorum.

Foça da ki eski taş evler, pencerelerden sarkan çiçekler, zevkil ev sahiplerinin süslediği balkonlar kartpostal gibi. Sanki kocaman bir fotoğraf var ve ben o fotoğrafın içine girdim, dolaşıyorum. Sanki bir Yunan adasının ara sokakların da kayboluyorum. Sanki bu ülkeden değilmiş gibi. Sanki başka bir yere ışınlanmışım gibi. Sakin küçük bir balıkçı kasabasına yerleşmek dedikleri bu olsa gerek.

Ben sokakları dolaşıp bu harika evleri fotoğraflayıp dönüyorum. Bana muhteşem bir kahvaltı hazırlıyorlar. Ali abiyle böyle başlıyor hikayemiz. Bir taraftan kahvaltı ederken bir taraftan da Ali abiye neyi görmeden gitmemem gerektiğini soruyorum. Ali abi tüm sorularıma büyük bir sabırla cevap veriyor. Yol tarif ediyor. Bir sürü Foça broşürünü elime sıkıştırıveriyor. Turizm information bürosu gibi mübarek.

Kahvaltı bir kişinin bitirebiceği gibi değil. Yemek atılmasına, ziyan olmasına çok üzülürüm ben hep. “Yazık oldu” diyorum. Ali abi diyor ki “üstünü örteriz, geldiğinde devam edersin öğlen. Nasılsa powerbanki almaya geleceksin.” Siz hiç böyle bir işletme sahibi gördünüz, duydunuz mu? Ali abimle bir fotoğraf bile çekmemişiz. Yanarım yanarım ona yanarım.

Phokaia

Ben her şeyin eskisini sevdiğim gibi Foça’nın da eskisini severim. Akdeniz foklarının yaşam alanı Foça. Şimdilerde 10 tane foka ev sahipliği yapan Foça da fokları görmek imkansız gibi anlatılana göre. Akdeniz foklarının korunması için pilot bölge ilan edilmiş ayrıca. Meşhur Siren kayalıkları da fokların yaşam alanıymış. Tekne turlarıyla gidilebilen Siren kayalıklarını bu sefer göremedim ama gittiğim yerlerde hep geriye bir şey bırakırım ki tekrar gitmeye bahanem olsun.

Eski adı Phokaia yani fokdan geliyor. Ünlü çizgi film Pokohantas gibi bir isim değil mi? Foça’nın sembolü de Roma Phokaia‘nın önemlerinden beri fokmuş. Paraların üstünde bile bu amblem görülüyormuş. Son yıllarda yapılan kazılarda ilk kurulan yerin aslında surların dışında kalan güneydeki yamacın üzerinde olduğu anlaşılmış. Belki de tunç çağında kurulmuş Phokaia kim bilir. Bugün ki lisenin olduğu yerde eskiden bir Athena tapına olduğuna dair bilgiler var.

Tam tepede hem küçük limana hem de kente hakim bir noktadaymış ama şimdilerde yok hiç bir şey. Liman kutsal alanı Kalenin o tarafta. Açık hava kaya tapınağı Tanrıça Kibele’ye adanmış. Tanrıçanın kabartma ve heykelleri hala orada bulunuyor. Beş kapılar kalesi tüm Foça’ya hakim eskiden de Osmanlının kayıkhanesiymiş.

Buradan iniverdi mavinin kollarına bir imparatorluğun elleri küreklerle… şeklinde tasvir edilen Kale gece ışıklarıyla sizi eski çağlara ışınlayıveriyor.

İki tane Osmanlı camisi varmış. Önce onları görmeye gidiyorum. Kafamı kaldırsam görecekmişim aslında. Arabayı tam da caminin altına parketmişim. Hatta altında uyumuşum. Sonra Osmanlı mezarlığına gidiyorum. Osmanlı Mezarlığının bir tabelası yok. Sağlık ocağı tabelasını görünce ot kaplanmış bir yola giriyorumama kapı asma kilitlerle kapalı.

Yol sorduğum birisi bana burayı İzmir Belediyesi’nin aldığını ve kapılarını da kilitlediğini anlatıyor. Benzincinin arkasından dönersem parmaklıkların ardından bile olsa içeriyi görüp fotoğraflayabileceğimi söylüyor. Foça da ki tek benzincinin arkasında. Kapısı kilitli. İçeri girmek yasak.

Türk dönemi mezarları arasında bütünlüğünü korumuş olmasından dolayı oldukça büyük önemi olan bu mezarlıkta saptanabilen en eski mezar Kanuni Sultan Süleyman dönemine aitmiş. Her gittiğim yerde pazar gezmeyi çok seven ben dalıveriyorum pazara. Salı günü Foça’nın pazarı. Bunu not edelim. Gıda tarafına bayıldım. Bir evde kalıyor olsaydım kimse beni tutamazdı.

Foça Yeldeğirmenleri ve Pervin

Sonra Dedem otelin köşesinden doğru yukarı yeldeğirmenlerine yol alıyorum. 18-19 yy da inşa edildiği düşünülen değirmenler Foça’ya kuş bakışı bir tepede Değirmentepe de bulunuyor. Nasıl bir rüzgar var anlatamam. Uçuyorum. Tam telefonda arkadaşlarıma “kimsecikler yok fotoğraf çektirecek” derken üç genç geliyor.

Selam sabahtan sonra fotoğraf kısmına gelip ne eğleniyoruz sonra Pervin’le. Pervin benim fotoğraflarımı çekiyor. Başıboş gezdiğimi öğrenince “aa sen gezegensin” diyor. Önce gülüyorum. Şaka yaptığını düşünüyorum ama sonra azeri olduğunu öğrenince anlıyorum ki gezegen demek gezgin demek. Ben bir GEZEGENİM.

Foça’nın içinden çok rahat denize girilebiliyor. Kumluk bir kumsaldan çocuklu bebekli deniz severler denizin tadını çıkartıyor. Bir de yol boyunca platform gibi hazırlanmış merdivenle inilen ahşap güneşlenme yerleri hazırlamışlar. Oradan denize girmek daha keyifli görünse de tam yol kenarı olduğu için biraz çekiniyorum. Ben çekinsem de güneşlenen ve denize girenler vardı birkaç kişi. Sezonda tamamen dolu olacağını tahmin edebiliyorum.

Foça Tekne Turları

Burada bir çok tur teknesi de mevcut. Birkaç kişiye sorunca beni Merhaba Foça adlı tekneye yönlendiriyorlar. Orhan Kaptan sabah 11 de gidilen, akşam 5,30 da dönülen, Siren ve Atatürk kayalıklarını da içeren tüm koylara girdiklerini anlatıyor.

Balık ve salata menüsü dahil 50 lira böyle bir tur. 10 liralık turlar İstanbul da ki boğaz turları gibi. Gidip geliyormuşsun sadece. Yüzme molası vs olmuyormuş. Maalesef ki Foça’dan bugün ayrılıyorum. Arkadaşım Ildır’a, yanına gitmem konusunda çok bastırdı. Ben bir gün daha kalmayı ve bu tekne turuna çıkmayı çok isterdim. Belki benim yerime siz çıkarsınız diye şuraya Orhan Kaptan’nın telefonunu bırakayım: 0534 620 20 80.

Ali Abim Beni Evlat Ediniyor

Ali abimin yanına dönüyorum. Sabah ki kahvaltı o kadar çoktu ki “üstünü örtelim öğlen gel devam et” demişti ya Ali abi. Yiğit iki dakika önce toplamış ben gittiğimde. Masayı siliyordu. Beni görünce bir alt dudağını ısırıp “eyvah” değişi vardı. Kurban olurlar.

Ali Abi hemen yenisini getirtiyor. Bu sefer denize nazır bir masaya oturup Foça’nın manzarasını hafızama kazımakla meşgul oluyorum. Kalkarken de para almıyor Ali abi. “Sabah ödedin ya” diyor. Bir kahvaltı aldım, 22,5 lira ödedim. İki öğün yedim içtim. Şarjlarımı doldurdum. Muhabbetlerine ortak oldum. Harika tavsiyeler ve yönlendirmelerle Foça‘yı gezdim, tanıdım.

Foça da palmiyenin orada ki Palmiye Cafe’nin sahibi Ali abi emekli öğretmenmiş. Emekli olmuş ama hala öğretiyor, hala insanları seviyor. Yol ne güzel insanlar katıyor hayatıma. Beni kısa süreliğine evlat edinen Ali Abimi görmeye tekrar gelmeliyim mutlaka.

Küçük, Sakin Bir Koy Arayışım

Rüzgarın da yardımıyla öğlen sıcağında gezdiğim Foça da öğleden sonra oluyor ve sıcak artık dayanılır gibi değil. Küçük deniz de minik bir deniz molası vermiştim zaten ama artık günün yorgunluğunu atmak ve ıssız bir koy bulmak zamanı. Yeni Foça yoluna doğru ilerleyince birkaç beach tabelası önünden geçiyorum. Pek beach insanı olmadığım için kendi kafama göre takılabileceğim bir yer arayışındayım.

Orhan Kaptan ve Ali abi bana  diye bir yerden bahsetmişlerdi. Foça’ya 15 dakika uzaklıkta burası ama ücretli olmuş. Onların haberi yok tabi. Arabayı parketmek bile 10 lira. O da saat 4 olduğu için. Hafta içi araba girişi 30 TL hafta sonu 40 TL diyor kapıdaki çocuk. 1 kişi çadır kurmak 30 TL. Burasının özel bir mülk olduğunu, arabamı yukarıda ana yolda bıraksam bile para ödeyeceğimi söylüyor.

Bu koyları denizleri kim kiraya veriyor? Bizim denize girmemize kim engel oluyor? Kıyı kanunlarında deniz halkındır derken biz neden hep bir savaş vermek zorundayız bilmiyorum. Kendisine teşekkür edip ayrılıyorum.

Tekrar Eski Foça tarafına doğru dönerken oldukça geniş bir seyir terasını farkedip manzaraya bakayım bari diyorum. Bir bakıyorum aşağıya, aradığım ısısız koy orada beni bekliyor. Birkaç araba parketmiş hatta. Burası kocaman elektrik direklerinin olduğu yer. Öyle daha kolay bulabilirsiniz. Ya da herkes bulmalı mı bilemiyorum.

Arabayı yukarıda bırakıp deniz ayakkabılarımı giyip aşağıya inişe geçiyorum. Böyle yerlerde deniz ayakkabısıyla inmekte fayda var. Neyle karşılaşacağımızı bilmiyoruz. Sahipsiz kaldığına göre taşlık ve zor girilen bir deniz çıkabilir. Yukarıdan gördüğüm minicik koyda bir aile var. Ben hemen onun yanında ki üç tarafı duvar gibi önü küçük bir kumsal olan sadece bana ait yere iniyorum.

Duvar gibi kayalıklardan inmek dikkat istiyor yalnız. Üç ay kayalardan inme eğitimim bir işe yarıyor sonunda. Deniz de beklentimin tersine girilmesi kolay ve tam benim sevdiğim gibi çıkıyor. Günün bonusu bu oluyor.

Açıyorum müziğimi, seriyorum havlumu, yüzüyorum, dalıyorum, çıkıyorum, güneşleniyorum. Başımda para için bekleyen, onu içer  misin? bunu yer misin? diyen yok. Bana kural kaide hatırlatan yok. Kuralda benim kaidede. Kural tanımaz adımı bilmiyorsunuz tabi. Yaramaz bir kız olduğumu da. Çoğu yerde insanların gözleriyle bile uslu dur bakışı attığını da.

Foça da Gün Batımı

Gün batmadan iki gündür peşinde koştuğum gün batımı için koşturmalıyım şimdi. Bu kadar tembellik ve keyif yeter. Tam üstümü değiştirip gitmek üzereyken kayaların üstünde 3 adam ve kucaklarında ki birkaç çocuk beliriveriyor. “Gidiyorum zaten” diyorum ve koyumu onlara emanet ederken nerede deniz kestanesi var anlatıyorum ki kimseye zarar gelmesin.

Hızlıca Foça’ya dönüp yiyecek içecek bir şeyler alıyorum. Bir ara sokaktan aldığım ve harika bir ambiansı olan kebapçının kartını maalesef kaybetmişim. Çok güler yüzlü bu insanlar beni affetsinler. Kebapları harikaydı. Gün batmak üzere ve ben koşuyorum artık.

Foça’nın meşhur günbatımı, Siren Kayalıkları manzarasının peşindeyim günlerdir ama öğrendiğim kadarıyla karadan görülemiyormuş. Ali Abi ve diğer sorduğum her Foçalı beni yeldeğirmenlerinin ardında ki restoranlarında olduğu yere gönderiyor. Foça’yı tepeden gören bu yerin manzarası harika.

Tabi ki bir restorandan manzarayı seyretmiycem. Sandalyemi ve masamı açıp, yemeklerimi masaya dizip, gün batımına karşı yerimi alıyorum. Fotoğraf için kırık tripotumu açmaya çalışırken bir araba duruyor. Hayat böyle bir şey. Harika bir çift benim fotoğraflarımı çekiyor. Yalnız olmama hayret edip “sen yine de tek dolaşma” diyorlar. Bir şey olmayacağını anlatamıyorum.

Onlar giderken ve ben manzaranın tadını çıkartırken bir araba duruyor ve içinden gündüz koyumu teslim ettiğim adamlar çıkıyor. Çıkmışlar yani. Yanıma gelip “hani kestane yoktu ayağıma battı” deyince farkediyorum onların olduğunu. Dünya mı küçük Foça mı bilemedim de ben kestane yok demedim ki. Kestaneyi nasıl çıkarmaları gerektiğini tarif ediyorum.

Bu arada gün muhteşem bir şekilde batıyor. Bana içecek ikram ediyorlar. Kim demiş yalnız olduğumu. Henüz genç bir kızken 25 sene önce motorla yaptığım rotaları bunca yıl sonra tekrar yapıp, nelerin değiştiğini ya da zaman durmuşçasına nelerin değişmediğini gözlemliyorum bu yolculuklarımda. Hasret gideriyorum.

Foça hatırladığımdan daha da güzel kalmış. Hoşçakal Foça, güzel insanların yaşadığı bu toprakları bu denizi yüreğim çok sevdi. Günü de batırdığıma göre Ildır’a doğru hareket vakti. Bir başka Ali Abi’yle tanışacağımı bilmeden düştüğüm yolda açalım müziği ve bir sonraki yazı da buluşalım o zaman, de haydi

Foça Belediyesini şimdiye kadar gördüğüm en güzel tanıtım broşürü için kutluyorum. Öyle güzel betimlemeler var ki broşürü komple alıp yazasım geldi.