• Ovacık Sahil

Delikli Koy’da sohbet ettiğimiz bir İzmirli Ovacık taraflarında güzel kimsesiz bakir koylar olduğundan bahsetmişti. Alaçatı da bir kahvaltı sonrası Ovacık tabelasını görünce hatırlayıveriyorum. Ovacık tabelasından giriveriyorum. Dümdüz tarlaların arasından kıvrıla kıvrıla ilerliyoruz. Navigasyona göre Ovacık Köyü 8 km uzaklıkta.

Ovacık Sahile Nasıl Gidilir?

Navigasyona Ovacık yazınca sizi köye götürüyor. Köyde birilerine sorunca Çeşme otobanının altında ki tünelden karşıya geçmemiz gerektiğini anlıyoruz. Köylüler buna köprü diyor. Siz normal bir köprüden geçeceğinizi düşünmeyin. Otobanın altından geçiyorsunuz ve sonra sağa sonra da sola dönüp denizi görünceye kadar devam ediyorsunuz.

Yol bir derenin kenarından devam ederken sahilde son buluyor. Sol tarafınız da kapsamlı bir beach, sağ tarafta ise uçsuz bucaksız, kimsesiz, sahipsiz, bakir plajlar. Navigasyonsuz gelmek biraz karışık. Navigasyona Before Sunset Beach diye yazınca sizi götürüyor. Daha kolay gidebilirsiniz.

Alaçatı’ya 12 km uzaklıkta, Çeşmeden 8,5 km… Biz gitmeden buradaki Before Sunset Beach’i bilmediğimiz için kaybola kaybola geldik. Sıcak da da pek çekilmedi ama vardığımız yer manzarasıyla ve kimsesizliğiyle gönlümüzü aldı. Dönerken çıktığımız yoldan anladık ki köye girmeden buraya gelmek daha kolay.

Ovacık Plajları

Karavanını buraya sabitlemiş birileri bile var. Çeşme’ye bu kadar yakın ve kimseciklerin olmadığı bir yer bulmak harika bir şey. Bu taraflar hep rüzgarlı ve denizi oldukça serin. Denizin dibi kum.

Çocuklu aileler daha çok tercih edebilir. Ramazan bayramında Çeşme Ilıca plajını çok beğenmiştik ama o kadar çok insan vardı ki. Burası Ilıca plajına çok benziyor.

Benim gibi başınızda bekleyen birilerini sevmiyorsanız burası tam size göre. Eğer beach tarzı bir şey istyorsanız o da var. Yiyecek, içecek bir şeyler getirmeseniz bile bu beachten satın alabilirsiniz.

Uçsuz bucaksız sahilde yürürken kayalıkları görüyoruz. Doğal gölgeliğimiz de hazır. Ben güneş severim. Gölgeye kaçmam hiç ama çantaları koymak için çok faydalı oluyor.

Doğayla baş başa kamp yapmak için çok uygun ancak tek tük ağaçların altında ya karavan var ya da sabit çadırlar var. Çadırla geldiğiniz de güneşin alnında kamp yapacağınızı unutmayın. 

Kimsesiz bu sahilde kendimi kaptırıp suyla öyle çok oynuyorum ki giderken ayrılmak çok zor oluyor.

Çeşme ve Kalesi

Çeşme’ye çok yakınız. Otobanın altından geçip buraya geldik. Şöyle bir Çeşme’ye uğrayıp 505 yıllık tarihiyle Çeşme Kalesi’ni de gezebilirsiniz. Galerileri çok güzel ve gezmeye değer. 

Çeşme Kalesinin dışında sizi önce Cezayırlı Gazi Hasan Paşa karşılıyor. Farklı galerilerde bir çok tarihi eser sergileniyor. Yukarılara çıkıp Çeşme’ye tepelerden bakabilirsiniz. Muhteşem bir manzarası var. Giriş 8 lira, bana yine bedava. İş Bankası Kredi kartları müze kart olarak kullanılabiliyor.

16’ncı yüzyıl başlarında Piri Reis’in haritasına işaretlenen kaleyi 1671’de gören Evliya Çelebi, ünlü eseri Seyahatname’de şöyle anlatmış:
Deniz kıyısında bir alçak kaya üzere; batı tarafı deniz, doğu tarafı bayırlı sahra ve dağdır… Kale içindeki hanelerin hepsi batı tarafından Sakız Adası’na doğru denize nazır elli adet toprak örtülü evlerdir. Dizdarı ve 185 neferi hep bunda otururlar. Kalesi dörtgen şekilli, taş yapılı Hoşa-bad kalesidir. Bu kale doğudan batı tarafına uzunlamasına olub boyu yokuş aşağı hendek kenarınca iki yüz adımdır ve genişliği yüz elli adımdır. Bu hesap üzere kale çepeçevre yedi yüz adımdır. Üç tarafı derin hendektir. Lakin batı tarafı kayalarını deniz dövdüğünden hendeği yoktur. Kıbleye (güneye) bakan varoşa açılır sağlam demir kapası vardır. Hendek üzerinde zenberekli asma köprü ile geçilir köprü vardır. Bu kapu tarafı iki kat kale divandır. İç kalenin batıya nazır bir demir kapusu var ki, üzerinde tarihi yazılı olan kapudur. Bu kapudan içeri bir kat demir kapu daha vardır. İç kale böylece iki kat kapu olmuş olur. Bu iki kapunun üstünde Sultan İkinci Bayezıd’ın üst kat camii var.”

Bir yerleri gezerken hiç adımlayarak anlatmak aklıma gelmemişti. Anlatım öyle güzel ki üstüne ben bir şey yazmak istemedim. Biraz deniz, biraz tarih, biraz güzel manzaralar, bir tutam huzurdu aradığımız. Bugünde bulduk çok şükür

Ildır pek çok film ve dizi filme ev sahipliği yapmış küçük bir Ege kasabası. Ildır’ın sakin huzurlu ortamı, muhteşem gün batımları, Gerence Körfezi gerçekten görülmeye değer. Daha önce Ildır’a hiç gelmemiştim ve bu kadar dingin, bu kadar güzel olabileceğini hayal edememiştim. Oraya gitmeden de bu kadar kalbi güzel insanla tanışacağımı bilmiyordum. İlk giderken bir kişiydim ama sonra giderek çoğaldık. 

 

İkinci Ali Abi Hikayem

Ramazan Bayramını kalabalıktan uzak, sakin bir köşede geçirmek gibi bir planım vardı. Uzun zamandır yolda olduğum için arkadaşlarımla çok özleşmişiz ki kalkıp yanıma geldiler. Birkaç günlük tatilde Gerence Körfezi‘nde kamp yapmayı planlıyoruz. Günkent Sitesinin arkasındaki sitenin içinden Gerence Körfezi£ne inilen toprak bir yol var. İki araba önlü arkalı gidiyoruz.

Yolun bittiği noktada bir kulübe görüyorum. Arabadan inip köpeğini seven adama selam veriyorum ve diyorum ki  “Nereye çadır kurarsak sizi rahatsız etmeyiz?” Adam diyor ki; “Gelin evin önüne kurun” Ben “Yok artık daha neler” derken adam diyor ki “gelin benim evde kalın. Ben iki gün kızlarımı ve torunlarımı görmeye İzmir’e gidicem“. Ben “olur” diyorum ama sadece bir dakika önce tanıştık. Ben bile bu kadar hızlı nasıl olur dedim kendime hayret ediyorum.

Sonrası daha da hızlı akıyor. Bana evini gezdiriyor. Teknede ki yaşamdan bildiğim 12 volt elektrikle çalışan aletler, güneş enerjisi gibi bir takım şeyleri anlatıyor. Dalından topladığı domates ve biberleri gösterip “yiyin” diyor. Dolapları açıp kendi yaptığı içkileri gösterip “için” diyor. “Köpeğe biz bakarız” diyorum. Daha sonraki günlerde köpeğin adını hatırlayamayınca Gül kocaman köpeğe devamlı “Minnoş” deyip bizi gülmekten öldürüyor. Köpeğin adı Bozki. Bütün bunlar Metehan arabayı parkedip gelinceye kadar 5 dakika içinde oluyor. Metehan “çadırları nereye kuralım” derken ben anahtarı uzatıp “evimiz” diyorum. Burada kalıcaz. “Nasıl yani” diyor. “Öyle işte” diyorum.

Gerence Körfezi’nin Abileri

Bu körfezde yalnız başına yaşayan bir kaç adam var. Bize evini açan bu koca yürekli adam Ali abi, arka tarafında bir otobüsü kendine ev yapmış olan Bülent abi, adada yaşayan Fevzi ve ileri ki koyda yaşayan Yusuf abi. Neden böyle bir hayatı tercih ettikleri, neler olduğu muamma. Ali abi çok mutlu, gülünce gözlerinin içi gülen bir adam. Bana bir şey olmuş da burada inzivaya çekilmiş gibi gelmedi. Hepsinin evi tekerlekli çünkü belediye sabit evlere izin vermiyor. Öyle bir yerleşilmiş ki bu kulübelerinde bir yere gidebilecek durumu yok.

Ali abi bize ileride ki koya gitmemizi söylüyor. Daha güzelmiş denizi. Ali abinin kulübesinin bulunduğu noktadan denizi takip edince 10 dakikalık bir yürüyüşle koya ulaşıyoruz. Arkadaşlarım bütün gece yol geldiler ve yorgunlar. Gül yüzme bilmiyor. Üç dakika içinde yüzme öğrenen ilk insan olarak tarihe adını altın harflerle yazabiliriz.

Öğleye doğru Ali abi çıkıp geliyor. “Öğlen yemeğine gelmediniz” diyor. Şehir hayatında öyle hasret kalmışız ki böyle insanlara. Biz şaşkınız. Bizimle biraz sohbet ettikten sonra vedalaşıp gidiyor. Akşama kadar denizde kalıyoruz. Öyle güzel ki. Akşam kulübemize geldiğimizde Ali abi çoktan gitmiş. Anahtarı gösterdiği yerden alıp eve yerleşiyoruz. Bizim için temizleyip bırakmış.

Erythrai Antik Kenti

Akşam gün batımını Ildır köyünün yukarılarında olan Erythrai Antik Kenti’nde yapmayı planladık. Gerence Körfezi Ildır köyüne 3,5 km uzaklıkta. Köyün içinde ki tabelaları takip ederek yukarılara tırmanıyoruz. Erythrai Antik Kenti ücretli değil. Kapısı yok. Dışarıda arabayı bırakıp enginar tarlalarının içinden geçip önce antik tiyatroya ulaşıyoruz.

O kadar bakımsız kalmış ki her yerini otlar bürümüş. Yarı yıkık merdivenlerinden tırmanıp tepelere ulaşmaya çalışıyoruz. Burasını kimse önemsememiş. Kaderine terkedilmiş gibi bir hali var. İnsanın içi acıyor. Ildırı Köyü, Erythrai Antik Kenti’ne evsahipliği yapmakta. Erythrai Karaburun Yarımadası’nın en eski yerleşim bölgesi. Tarihte kurulan 12 İon kentinin en önemlilerinden birisi. Erythrai kentinin ilk kurucusu Giritli Rhadamanthes’in oğlu Erythros. Kentin ismi de Yunanca “kırmızı” anlamına gelen Erythros’tan türediği, toprağının kırmızı olmasından dolayı Kızıl Kent anlamında Erythrai kullanıldığı düşünülmekte. Erythrai’ya sırasıyla Atina Krallığı, İonlar, Lidyalılar, Persler, Büyük İskender, Bergama Krallığı, Roma, Bizans ve Osmanlılar hakim olur. Hangi dönem olursa olsun Ege Denizi’ndeki ticari önemini kaybetmez.

Tam tepeye çıkınca muhteşem bir gün batımına şahit oluyoruz. Deniz, içindeki adalar, batan güneş… Sayısız fotoğraf karesi çıkıyor. Tepenin diğer tarafından Ildır’ı seyrediyoruz. Tam tepeye kocaman bir bayrak dikmişler. Öyle güzel bir manzara oluşturuyor ki.

Ali abi marangozmuş. Öyle güzel bir mutfak yapmış ki. Kulübesi İkea evleri gibi minicik ve işlevsel. Sabahın altısında doluyla karışık öyle bir yağmur yağıyor ki gürleyen gök yerleri titretiyor. Çakan şimşekler ödümüzü patlatıyor. Ali abi kulübesini bize vermese bu yağmurda perişan olacakmışız.

Biz bu küçük kulübede bir kaç gün oturduğumuz yerden muhteşem gün batımları seyrettik. Harika sofralar hazırladık. Adaya yüzdük. Kendimize ait bir koyumuz oldu. Hep güldük ama hep. Biz burada çok mutlu olduk. Önemli olan içinde yaşadığımız binalar değil, içinde yaşadığımız kocaman yüreklerdi. 

Ayıbalığı Koyu

Sonraki iki günümüzü çevreyi gezerek geçiriyoruz. Yakınlarda Çeşme ve Alaçatı var. Diğer tarafta Mordoğan ,Karaburun. Mordoğan tarafındaki günümüzde Ayıbalığı koyunu söylüyorlar. Ayı balıklarının ürediği yermiş. Mağaralar varmış. Oraya giden yol üstüne bir beach kondurmuşlar. 40 lira vermeden gidilemiyor. Arkasında minik bir halk plajı da var. Oradan suya girip burnu yüzerek geçerek mağaralara gidiyoruz.

Baştan hava çok güzeldi ama bir anda hava kapatıyor ve buz gibi oluyor. Kısa sürede de tufan gibi bir yağmur başlıyor. O masmavi Ayıbalığı mağaralarının tepesinden suya atlamak hayal oluyor. İşin kötüsü Gül yüzmeyi yeni öğrendi ve karadan dönebileceğimiz bir yol yok. Bir elinden Metehan diğer elinden ben tutup yüzerek karaya çıkıyoruz. Eşyalarımızın yanına ulaştığımız da artık sel götürüyor her yeri ve çok soğuk. İnsanlar kafelere sığınmış, kafedekiler kimseyi salmıyor. Hesap toplamaya çalışıyor.

Böyle bir kaostan kurtulup yola düştüğümüzde yola damla yağmur düşmediğini görüp hayret ediyoruz. Ayıbalığı Koyu‘na tekrar gidip fotoğraflamak ve yazmak için başka bir gün tekrar gitmeyi planlıyorum. Son günümüzde Ali abi gelmiş. “Ali abi biz çadırları nereye kuralım” diyorum. “Ya ne çadırı oturun işte” diyor. “O zaman senin çadırı nereye kuralım” deyince bir kahkaha kopuyor.

Son Akşam Yemeği

Son akşam da balıklı uzolu bir masa kuruyoruz. Ali abi bize evini açtığı gibi elimizi cebimize de attırmıyor. Kızıyor.  Gözümüzden yaşlar gelinceye kadar gülüp eğleniyoruz. Zaten bu üç günümüzde o kadar çok güldük ve eğlendik ki. Ertesi gün arkadaşlarımı yolcu ediyorum. Bir gün daha kalıp Ildır’dan ayrılırken sabah kahvaltı için Ildır köyünde duruyorum.

Dolmuşlarında kalktığı minicik meydanında bir börekçi var. İçeri girip börek çöreklere bakıyorum. Börekçide ki adam “Nerelisiniz” diyor. İstanbullu olduğumu öğrenince yüzü buruşuyor. O da İstanbul’dan taşınmış buraya. “Ben İstanbul’a aşığım” deyince inanamıyor ve “Her zaman burada konuşacak insan bulamıyorum lütfen oturun. İlk defa birisi İstanbul’u seviyorum dedi” diyor.

O sırada dolmuşu kaçıran biri giriyor. “Tanıyor musunuz” diye soruyorum. Aldığım evet cevabı üstüne “eğer beklerseniz sizi Alaçatı’ya götürebilirim. O tarafa gidiyorum zaten” diyorum. Börekçi abimle yoğunluğundan oturup konuşamasak da bana getirdiği hiç bir şeyden para almıyor. Üstüne bana kolyeler hediye ediyor. En son elinde topladığı çiçeklerden minicik bir demetle bana öyle güzel dualar, temenniler ediyor ki tüylerim diken diken, gözlerim dolu dolu oluyor.

Videoya alamadığıam çok üzülüyorum sonraları. Arabaya bindikten sonrada elinde bir bardak su görüyorum. Baktığımı görünce “arkandan dökücem” diyor. Hayatımda hiç ardımdan su dökenim olmamıştı. Hiç bu kadar sevgiyi iliklerime kadar hissettiğim de olmamıştı. Ne börekçinin adını hatırlıyorum ne de adamın adını. İletişim bilgilerimi bir kağıda yazıp bırakmıştım. Belki günün birinde beni ararsa tekrar konuşabiliriz.

Ildır Köyü

Ildır’dan aldığım yolcumla önce köyü geziyoruz. En son Fatmagül’ün Suçu Ne dizisi burada çekilmiş.  Ildır’da okulun orada kamp yapmak için güzel yerler olduğundan bahsediyor. Beni tepelere çıkartıyor. Fotoğraflarımı çekiyor. Tepelerden denizi seyrediyoruz. Bir ada var. Adı Zeki Müren adasıymış. Zeki Müren zamanında o adayı satın almak istemiş ama devlet satmamış. Adı da öyle kalmış.

Yol boyu Ildır’dan aldığım yol arkadaşım Şeref’le sohbet ediyoruz. Aslen Erzurumlu olan Şeref bir arkadaşının düğünü için İzmir’e gelmiş senelerce önce ve çok beğenmiş. Fizik öğretmeniymiş. Tayinini Alaçatı’ya aldırmış. Devler ona Ildır’da lojman vermiş. Annesi ve babasını da getirmiş. Şuan babası memleketteymiş.

Evde annem var, sizi misafir etmek isteriz” diye kaç kez söyledi bilmiyorum. Yolcumu Alaçatı’da bırakıp yoluma devam ederken şu birkaç günde kaç tane yüreği dev, elindekileri başkalarıyla paylaşan, gülünce gözlerinin içi gülen iyi insanla tanıştım diye düşünüyorum. Ildır’da iyi insanlar yaşıyor. Denizi, havası çok güzel. Evleri ve köyü muhteşem. Biliyorum ki Ildır’a tekrar gelmeden duramıycam artık.