• Asklepion

Bergama Ölümsüzler Şehri, Asklepion ve Akropol

Bademli’ye giderken bir arkadaşım arayıp neden Bergama’ya gitmiyorsun diyor. Harika fikir diyorum. 2014 yılında UNESCO Dünya Miras Listesi alınan Bergama çok yakınımda. Bergama sağlık Tanrısı Asklepion’un eviymiş. Aynı zamanda eczacılıkta kullanılan ilk yılanlı sembol burada kullanılmış. Benim gibi antik şehirleri eski medeniyetleri seviyorsanız bu kadar yakına gelmişken asla kaçmayacak bir fırsat. 

Bergama’ya Nasıl Gittim?

Bademli’den çıkıp Bergama’ya varmam 2 saatimi alıyor. Bergama İzmir’in bir ilçesi. Ben yolda navigasyonla gitmeyi seviyorum. Hem ne kadar yolum kaldığını görüyorum hem de kaybolmuyorum. Bergama merkeze gelince Asklepion ve Akropol tabelaları sizi karşılıyor. Arabayla ilerlerken tepeden şehre hakim Antik Kent’i görebiliyorsunuz. 

Asklepion Antik Kenti

Asklepion Antik Kenti  tepede. Arabayla tırmanarak çıkıyorsunuz. Tabelalar yeterince açıklayıcı. Şehrin içinde ki tabelalar sizi yönlendiriyor. Kaybolmuyorsunuz. Asklepion Antik Kenti‘ne giriş 20 TL. Benim İşbankası kartımla bana ücretsiz. Girişinde oldukça büyük bir otoparkı ve hediyelik eşya dükkanları var. Öyle bir rüzgarlı ki kafamda ne şapka duruyor ne bir şey. Saat 4 civarı.

Ben antik şehri gezip Foçada ki gün batımına yetişmeyi planlıyorum. Başta plan böyleydi. Daha kapı da önce cüzdanımı arabada unuttuğumu görüyorum. Sonra tripotla içeri giremeyeceğimi öğreniyorum. Tripotla girilince profsyonel çekime giriyormuş ve Kültür Bakanlığından izin almak gerekiyormuş.

Yalnız olduğumu, fotoğrafımı çekecek birisine ihtiyacım olduğunu, cep telefonuyla çekeceğimi bir türlü anlatamıyorum. Ben de çare tükenmez. Böyle saçma şeylerde beni durduramaz. Daha Bahar’ı tanımamışlar. Bademli de ki harika kadından aldığım heybe çanta bunun içinmiş. Hiç bir şey tesadüf değil. Koca heybe çantamın içine tripotu attığım gibi tekrar antik kent kapısındayım.

Akslepion‘la tanışın. Ölümsüzler sehri. Ölüm giremez ve vasiyetnameler açılmazmış. Tanrı Apollon’un oğlu olan Asklepios sezeryanla doğan ilk çocukmuş. Apollon eve pek uğramayınca karısı karnı burnundayken kaçmış. Apollon buna çok sinirlenmiş ve yakalayıp diri diri ateşe atmış. Sonradan doğacak çocuğu aklına gelince ateşten çıkartmış ve Asklepios sezeryanla alınmış.

Daha sonra Asklepios otlarla şifa dağıtan Kherion’un yanında yetiişmiş. Sağlık tanrısı olmuş. İnsanları ölümden kurtarmaya başlayınca ölüm tanrısı Hades Zeus’a şikayet etmiş ve Zeus meşhur yıldırımıyla Asklepios’u öldürmüş. Bu sebepten midir bilinmez ölümsüzler şehri olması.

Öyle bir rüzgar var ki devamlı tripot devriliyor. Telefonun kenarı bile çatlıyor. Küçük çaplı bir sinir krizi geçirmiş olabilirim ama emeklerime değiyor. İstediğim kareleri yakalıyorum. Keyfim yerinde. Akşam gün batımını Foça’da yapmak istediğimden bahsetmiştim. Zamanımı ona göre ayarlamıştım. Tam antik kent bittiyor ve ben çıkışa yöneliyorum ki kafamı kaldırıp yukarıda ki Akropol’ü görüyorum. “Lanet olsun dostum, buraya kadar gelip bunu görmeden gidemezsin” diyorum. Hem de kaç kere. Koş Bahar koş. Hemen gidip 7’ye kadar açık olduğunu öğrenip rahatlıyorum.

Bergama Akropol Antik Kenti

Asklepion’dan kolayca gidilebilecek gibi görünmesine rağmen aşağıya şehre inmeniz gerekiyor. Orada ki tabelaları takip edince de kıvrıla kıvrıla dik bir yokuşu tırmanıyorsunuz. Bir de teleferik var. Gidiş dönüş 20 lira. Arabayla harika manzaralardan geçiyorum. Dolana dolana tırmana tırmana yukarı çıkılıyor. Akropol’ün arkası Kestel Baraj Gölü.

Buraya giriş 25 lira ve benim banka kartım dolayısıyla yine para ödemiyorum. Geçen sene Rodos da Lindos antik şehre 12 euro vermiştim. Burasıyla kıyaslarsam param boşa gitmiş. Bergama dehşet güzelmiş. Bergama Antik Şehri bir sağlık merkezi olarak biliniyor. Eczacılığın piri Galenos M.Ö. iki bin yılında Bergama’da doğmuş.

Eczacılıkta günümüzde hala kullanılan yılanlı sembol ilk defa Bergama da kullanılmış. Su sesi ve telkin yoluyla tedaviler yapılırmış. Akropol’e çıkan dağın yamacında bir antik tiyatro var. Gördüğüm en büyük antik tiyatro. Bir merdivenden bir karanlık deliğe iniyorsunuz ve bir tünelden tiyatroya çıkıyorsunuz.

Burada eskiden bir de Zeus Sunağı varmış. 1865 de yapılan kazılarda Alman arkeologlar tarafından Almanya’ya taşınmış. Dönemin padişahı tarafından hediye edildiği, tek tek sökülüp gemilerle Berlin’e taşındığını ve orada yeniden inşa edildiğini dinliyorum. İçim cız ediyor. Böyle bir şey nasıl hediye edilebilir. Berlin’de ki Pergamon Museum’da sergileniyormuş.

Bu taraflarda hiç bir antik kentte tanıtım broşürü yok. Körleme geziyorsunuz. Kültür Bakanlığı‘nın buraya broşür göndermediklerini söylüyor görevliler. Tüm bu bilgileri kapıdaki görevlilerden, internetten ve bir arkeolog arkadaşımdan öğreniyorum. Gezerken insan boş boş bakıyor ne olduğunu bilmeden.

%12 sarjım var. Powerbank bitik. Tripotum kırık. Selfie çubuğumu arabada unuttum. Deli gibi bir rüzgar var, uçuyorum. Daha başıma ne gelebilirdi? Hani gezerken fotoğrafların içine onlarca insan girer ve insan sinir olur ya. İki antik şehirde de fotoğrafımı çektirecek bir allahın kulu yok. Tek şansım bir kol boyu. Her şeye rağmen %32 şarjla iki antik kent gezip, onlarca fotoğraf ve video çekiyorum. Bence oldu.

Bergama Evleri, Köftesi, Piyazı

Akşam olmak üzere ve Foça’da gün batımı yalan oldu. Tüm gün kayıp şehirler, tanrıların tapınakları derken bırak yemek yemeyi su içmeyi bile unuttum. Şehre inip biraz sokakları dolaşıp fotoğraf çekmeyi ve bir şeyler yemeyi düşünüyorum. Bergama halısı diye bir şey varmış. Almamak için kendimi çok zor tutuyorum. 

Meşhur Bergama evlerini görmek istiyorum.  Bir sokaktan girip viran bir evi fotoğraflarken bir teyze bana çok kızıyor. “Git aşağıda düzgün evleri çek. Yıkılacak evi ne çekiyorsun. Niye geliyorsunuz. Evinize gidin” diyor. “Peki” diyorum. Ne diyim. Sokaklarda burayı gezmeye gelen turistleri görmek beni çok sevindiriyor. Küçük oteller var.

Geceliği 70 lira olan Odyssey Guest House’u gezme şansımda oluyor. Terliklerimi çıkarıp giriyorum. Sahibi için bir ev çünkü orası. Eğer kalacak olsam kesinlikle burada kalırdım. Sahibi terasına kadar gezmeme izin veriyor. Harika bir manzarası var. Eşyaları eski dönemleri çağrıştırıyor. Buradaki evler sokağın her iki tarafını da görüyormuş.

Ayrıca “Bergama’ya gelmişken köfte, piyaz ve kemalpaşa tatlısını yemelisiniz” diyor. Onu dinlediğim için çok mutluyum. Çarşıya inip Çiçeksever Kebap Salonu’na oturuyorum. Birkaç kişiye sordum burayı söyledi. Minicik bir dükkan. Evet köfte ve her şey çok lezzetli ama o domatesin tadını unutmam mümkün değil. En son ne zaman gerçek bir domates yediğimi bilmiyorum. Tahinli kemalpaşa sen nasil bir lezzetsin? Biten şarjlarımı doldururken yediğim yemekle yorgunluğum iyice çıkıyor.

Benim atladığım dikkat etmediğim hataya düşmeyin sakın. Tüm gün zamanla yarışırken denizden çıkınca üstüme geçirdiğim bir elbiseyle dolaşmışım. Elbisenin transparan olması her ne kadar turiste alışık olsalarda küçük bir Anadolu kasabası için fazla iddialı olmuş. Her şey bitmiş ve artık giderken farketmiş olmam da traji komik. Gün de battığına göre Foça’ya doğru gidebilirim artık.

İlgili yazı

Yorum Yaz

Your email address will not be published. Required fields are marked *